Terorist

Güncel politik yazı yazmayı sevmem. Bu yüzden de, özellikle sıcak politik gelişmeler ortamında anakronik bir konuma düştüğüm olur sık sık. Yine de söyleyeceğim bir şey yoksa, sırf güncel yazı yazmak için yazmam. Daha önce de defalarca belirtiğim gibi, köşe yazarı ya da gazeteci değilim. Doğam, bu mesleklerle pek uyuşmaz. Ama insan bazen yazmak zorunda kalıyor.

Son zamanlarda en çok kullanılan sözcüklerden biri “terorist”.  TDK’nın 1998 baskısında “terorist” sözlüğü şöyle tanımlanıyor: “Bir siyasi davayı kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak, cana ve mala kıyacak davranışlarda bulunan kimse, yıldırmacı, tedhişçi.”

Bu tanıma, El Kaide kadar ABD ve İngiliz ordusu (ve tüm ordular tabii); PKK kadar Türk ordusu da uyuyor. Çünkü ABD ve Türk ordusu da, aynı rakipleri gibi, “bir siyasi davayı kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak, cana ve mala kıyacak davranışlarda bulun”maktadırlar.

Üstelik, Türk ordusu, ABD ordusundan da farklı olarak (ABD’de zorunlu askerlik yoktur, askerler maaş için asker yazılmaktadırlar), PKK tarafından öldürülen askerlerin ölümünden PKK kadar sorumludur. Çünkü bu çocuklar askere, isteklerinin hilafına, zorunlu (yani zor yoluyla) olarak gitmişlerdir. O genç yaşta, Hakkari’nin bir yerinde, hiç tanımadıkları, davalarının ne olduğunu doğru dürüst bilmedikleri “teroristleri” öldürmek için zorunlu olarak görevlendirilmişken ölmeyi hiç düşünmemişlerdi elbette. Kim düşünür ki! Kamuoyunun önünde sahte gözyaşları döküp, cenaze namazlarında pek hüzünlenmiş pozları takındıktan sonra, arkamı döner dönmez unutmak için değil, ama ölen bu çocuklara (“mehmetçik edebiyatını hiç sevmem) gerçekten içim yanıyor. Aynı, öldürülen Kürt çocuklara içim yandığı gibi. Aslında aralarında hiçbir gerçek çatışma, sınıf ayrımı olmayan bu çocuklar birbirlerini öldürmek zorunda kaldılar. Gerçek teroristlerin emirleriyle!

Üstelik ortada bir de büyük haksızlık var. Siz bu çatışmalarda hiçbir zenginin ya da yüksek rütbeli subayın çocuğunun öldüğünü duydunuz mu? Duyamazsınız. Ağabeyimin askerliğinden iyi bilirim,  onların hepsi orduevlerinde torpilli askerlik yapıyor. Stalin’i hiç sevmediğimi herkes bilir. Ama o hiç değilse oğluna torpil geçmeme faziletini gösterebildi. Kızıl Ordu’da pilot olan oğlu II. Dünya Savaşı sırasında savaşırken öldü. Ya “bizim”kiler? Ben “şehit” ailelerinin yerinde olsam tepedekilerden önce bunun hesabını sorardım. Hatırladığım kadarıyla bir asker babası bunu sesli olarak da dile getirmişti.

Kişisel olarak, bu savaşta tarafsızlığımı ilân ediyorum. Daha doğrusu gerçekte hangi tarafta olduğumu ilân ediyorum. Ne Türkiye ordusunun tarafındayım, ne PKK’nın. Her ikisinin de “terorist” (egemenlerin kullandığı bir deyim olduğu için tırnak içinde yazmayı tercih ediyorum) olduğunu, bu coğrafyada yaşayan fakir fıkara çocuklarını öldürdüklerini, zulüm yaptıklarını düşünüyorum. Benim tarafım, her iki tarafın tepedekilerine karşı, öldürülen Türk ordusu askerleri ve PKK gerillalarıdır. Benim tarafım, egemenler tarafından politik hesapları için birbirine düşürülmeye çalışılan Türk ve Kürt halklarıdır. Ben, Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkısını dinledi diye Beyoğlu sokaklarında kovalanan gencin tarafındayım. Çocuklarının ardından gözyaşı döken yoksul ana babaların tarafındayım.

Birinci Dünya Savaşından kalma ünlü bir slogan vardır. Güncel sıcak gelişmelerin orta yerinde, pratik çareler önerenlerin, Türkiye’nin sınırötesi harekâtı için akıl verenlerin inadına, hiç de güncel değilmiş gibi görünen bu sınıfsal sloganı hatırlatmak bana tek gerçekçi davranış gibi görünüyor: “Kulübelere barış, saraylara savaş.” Bunu, hangi milliyetten olursa olsun tüm yoksullara, ezilenlere barış, tüm sömürücülere savaş diye de okuyabiliriz. Birbirine silah sıkmak zorunda kalan yirmi yaşındaki gençler el sıkışıp tepelerindeki efendilere, yöneticilerine karşı çıktıkları an, işte o an gerçek barışın yolu açılmış olacaktır ve inanın o an, tepedekilerin, yerleşik çıkarlarını korumak için can havliyle birbirlerine sarıldıklarını göreceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eleven − 5 =