Tıkanan süreç ve KCK’nin yeniden yapılandırılması

Tıkanan süreç ve KCK’nin yeniden yapılandırılması

0
PAYLAŞ

PKK yönetiminde meydana gelen değişimin politik olarak doğru okunması önemlidir. KCK sisteminin değiştirilerek yeniden organize edilmesi ve Cemil Bayık’ın eş bakanlığa esasen başkanlığa getirilmesi hem PKK, hem de devlet bakımından neyi ifade ediyor? Bu soruya verilecek yanıt aynı zamanda bugünkü politik sürecin doğru okunmasıyla ilişkilidir. Ayrıca Öcalan-Bayık arasındaki derin ilişkinin politik arka planı anlaşılmadan soruya doğru yanıt vermek epeyce zordur. Bugünkü tablonun ortaya çıkması esasen, ‘barış’ adı verilen ama pratikte hiçbir karşılığı olmayan tek taraflı sürecin getirdiği çıkmaz ve tehlikeler karşısında belki de politik ve askeri olarak alınması gereken adımların en önemli halkasıdır.

Sürecin Tıkanmaya Evirilmesi

Devlet ile Öcalan arasında başlayan ve gerçekten içeriğinin ne olduğuna dair kimsenin somut bir fikir sahibi olmadığı sürecin kendisi esasen tek taraflı gelişti. Devlet tek bir adım atmazken, PKK geri çekilme dahil olmak üzere çok önemli adımlar attı. Hiçbir karşılığı olmayan bu sürecin özellikle Kürtler tarafından ‘müzakere’ veya ‘görüşmeler’ olarak yansıtılmasının ciddi bir hata olduğu ortaya çıktı. Somutlaşmış her hangi bir müzakere ve devletin politik temsilcileri adına yürütülen bir görüşme yokken, Kürt tarafının bunu öylesine ‘müzakere’ sürecinin birinci aşaması olarak lanse etmesi ve hatta ikinci aşamaya geçmesi gibi politik realiteyle ilişkisi olmayan değerlendirmeler yapması, aslında içte oluşan hayal kırıklığı gizlemeye yönelik ajitasyon sloganı olarak şekilleniyor.

Devlet, Kürtlerden taviz istiyor. Bütün adımlar Kürtler tarafından atılsın diyor. Birinci aşama olarak tanımlanan süreç tamamen PKK tarafından yaşama geçirildi. Elinde tuttuğu esirleri serbest bıraktı, tek taraflı ateşkesi ilan etti ve Kürt silahlı güçlerin Güney Kürdistan’a çekme kararı aldı. Birinci aşama denen süreç, PKK’nin stratejik hâkimiyetini bir bakıma bırakması olarak değerlendirilebilinir. PKK’nın çok zorlu mücadeleler ve büyük kayıplar vererek elde tutmayı başardığı bölgelerde, bugün, Türk ordu birlikleri hızla konumlanmaktadır. Eğer bu süreç politik olarak bir kazanıma dönüşmezse, sürecin bir askeri yenilgiye doğru evirilmesi olasılığı da söz konusudur.

İkinci aşamanın devreye girmesi için AKP’nin ve devletin somut adımlar atması gerektiği sık sık vurgulanıyor. Ancak devlet olduğu yerde konumunu korumak istiyor. Sadece uluslararası ilişkileri dikkate alarak küçük ve değersiz adımlarla sorunun içinde çıkmayı planlıyor. Kürtlerin stratejik ve varlık nedenleri olan taleplerini görmezden geliyor.
Devlet, ne Öcalan ne de PKK ile resmi düzeyde müzakere yapmıyor/yapmayı da pek düşünmüyor. Yapılmak istenen Öcalan ve PKK muhatap alınmadan, Kürt sorununa ilişkin uluslararası güçlerin ve özellikle AB’nin belirlediği bazı koşulları kabul ederek işin içinde çıkmaktır. Uzun vadedeki plan; önce PKK’yi sonra Öcalan’ı işlevsizleştirmektir.

Devlet, PKK’nin askeri güçlerinin tamamının Güney Kürdistan bölgesine geçişinden emin olduktan sonra, çok daha kapsamlı askeri saldırılara yönelecektir. Buna dair önemli hazırlıklar yaptığı gizlenmiyor. PKK, mevcut gelişmelerin çok yönlü sonuçlar doğuracağının farkındadır. Bölgesel ve uluslararası alanda PKK’ye yönelik askeri, politik ve ideolojik alandaki çok yönlü kuşatmanın artarak devam edeceği biliniyor. Özellikle bugünkü sürecin başarısız kalması, Kürtler ve PKK bakımından yeni bir dönemin başlaması demektir ki, bunun askeri ve politik sonuçları tahmin edilenden çok daha ağır olacaktır. Uluslar arası güçler de PKK’nin silahlı bir güç olarak Kandil’de kalması kabul görmeyecektir.

Öcalan Bakımından Sorun Çok Boyutludur

Öcalan doğrudan inisiyatif koyarak başlattığı bu sürecin başarısız olması, özellikle Öcalan’ın politik liderlik rolünü tartışmalı bir duruma getirebilir. MİT ile Öcalan arasında yapılan görüşmelerin hukuksal-resmiyet düzeyine dair somut bir bilgi bulunmuyor. Öcalan ile devlet adına katılanların yaptığı görüşmelerin, resmiyeti yansıtan hiçbir tutanak da yok. Öcalan ile devlet adına gelen görüşmelerin her hangi bir somut belgeye dayanmadığı için, hangi tür ortak kararın alındığına dair bir belge bulunmuyor. BDP adına giden heyetlerin elinde kamuoyuna sunacağı somut bir belgenin olmadığı, görüşmelerin sözlü olarak yürütüldüğü anlaşılıyor. Bölgesel ve uluslar arası siyaset, kişisel güven üzerinde değil, resmiyet üzerinde yürütüldüğünü bilmeyen yoktur. Ayrıca Öcalan ile görüşme yapan kişilerin güvenlik yetkisi olan ama esasen devleti adına politik yetkilileri olmadığı artık anlaşılmış durumda.

PKK askeri güçlerinin sınır dışına çekilme süreci doğrudan Genel Kurmaya Başkanlığı tarafından izleniyor. Kürt silahlı güçlerinin geri çekilme işlemi tamamlandıktan sonra, devlet çok kapsamlı bir saldırıya yönelecektir. Özellikle Medya Savunma Alanlarına tahmin edilenden çok daha kapsamlı askeri saldırılara girişilecektir. Kalekollar, barajlar gibi saldırı projeleri uzun vadeli planlardır. Ancak Genelkurmayın hazırlıkları yakın döneme ait olacaktır. Özellikle ABD’den aldığı yeni bomba türlerin özelliklerine dikkat edildiğinde bunu anlamak için büyük askeri uzman ve stratejisiysen olmaya gerek yok. Özellikle PKK’nin askeri güçlerinin Güney Kürdistan bölgesine çekilişi netleştiğinde, saldırılara yönelik hazırlıklar çok daha hızlı yapılacaktır. Bütün veriler bunu gösteriyor.

AKP’nin de ikinci aşamaya yönelik tek bir adım atmaması dahası gündemlerinde böylesi bir sorunun bulunmaması bütün süreci alt üst etmeye başladığını gösteriyor. İkinci süreci daha çok politik partiler yürütecekti. Kürt tarafının sorumluluğu BDP’de olacaktı. Ama gelinen aşamada AKP, BDP’yi muhatap alarak böyle bir süreç için her hangi bir adım atmış değil ayrıca atmayacak. BDP’nin iki de bir hükümet açıklama yapacak gibi değerlendirmelerin başta Kürtler tarafından ciddi ve inandırıcı bulunmuyor. Bundan çok daha önemlisi Öcalan’ın BDP heyeti ve kardeşi Mehmet Öcalan ile göndermiş olduğu mesajların içeriği okunduğunda İmralı ile yapılan görüşmelerin tıkandığını dahası devletin süreci fiilen bitirdiği anlamına geliyor.

İşin doğrusu şudur: Devletin başlattığı bir süreç yok. Kürtler tek taraflı adımlar attılar. Devlet, sözlü olarak söylediği bazı koşulları yerine getirmek için Öcalan’a bir kısım şartlar ileri sürdü. Öcalan tarafından kabul edilen bu şartlar, Kandil tarafından esasen kabul görmemesine rağmen uygulandı. Öcalan, sürecin sorumluluğunu üstüne aldı.
Peki ortaya çıkan ne oldu?

Birincisi, Devlet, iyi niyet belirtisi olarak KCK tutuklularını serbest bıkacaktı. Öyle ki, Öcalan, ‘ben dahi herkes özgür olacak’ dedi. Öcalan kendisinin serbest bırakılacağına inandırıldı. Ancak süreç tersine işliyor.

İkincisi, Öcalan, kendisiyle görüşen heyetin devleti temsil ettiğine inandı. Görüşmeye gelenlerin AKP ve Cemaat’in üstünde güçler olduğu algısına kapıldı. Gelenlerin verdiği mesaj ve yansıtma da öyleydi. Öcalan’ın sık sık ‘ben devletle görüşüyorum’ algısı buradan geldi. Bu çok açık bir yanılgıdır ve bu yanılgı hala devam ediyor. Öcalan ile görüşen devlet değil, devletin istihbarat güçleridir.

Üçüncüsü, AKP, BDP heyetini dizayn ederek inisiyatifin kendisinde olduğu mesajını veriyordu. Öcalan’da, BDP de buna küçük bir tepki göstermiş olsalar da mevcut durumu kabullenmek zorunda kaldılar.

Dördüncüsü, İstihbarat adına gelen ekip, Öcalan ile çözüm değil, aslında Öcalan üzerinde tasfiyeyi derinleştirmek sağlayan tam bir uzman ekiptir. ‘Kandil’e 200-300 uçak kaldırılır’ cümleleri de aslında çok açık bir tehdit ve teslim alma politikasının bir başka yönünü oluşturuyor.
Beşincisi, Öcalan’ın mesajlarında anlaşılan, söz konusu heyetin İmralı’ya pek gitmediği anlaşılıyor. Bunun politik mesajı şudur: ‘Biz ihtiyaç hissettiğimiz zaman geliriz. Karar verici Öcalan değil, heyettir. Görüşmeleri Öcalan’ın, PKK’nin veya BDP’nin ihtiyaçlarına göre değil devletin ihtiyaçlarına göre yapılır.’ Böylelikle Öcalan’ın heyetin gelmesi için ısrarcı olmasını sağlamak. Bunun arka planında ise, heyet geldiğinde Öcalan’ın önüne yeni koşullar koymaktır.
Altıncısı, devlet adına geldiği söylenen kişiler Öcalan’ı kendi politik çizgisi ekseninde yönlendiremezse, bu kez Öcalan’ı itibarsızlaştırılma eksenli psikolojik savaşı yoğunluklu olarak devreye girecek. Bunun ilk adımı atıldı. Örneğin önce Öcalan 2-3 kadın mahkûm istiyor, şimdi ise Öcalan evlenmek istiyor’ propagandasına eviriliyor. Bunun arkası gelecektir.

Şu ana kadar geçen süreç ele alındığında inisiyatif ne Öcalan’da ne de PKK’de. Devlet, kendi belirlediği politika çerçevesinde ilerliyor. Bunu da başarılı bir şekilde yerine getirdi. Öcalan da bunu çok net olarak algıladı. Kendisi üzerinde bir demokratik çözüm politikası geliştirilmediği, tersine Kürtler ve PKK üzerindeki etkisi kullanılarak tasfiye politikasının devrede olduğunu gördü. Öcalan bu oyuna gelmeyeceğini deklare ederek, devlet ile görüşmelerin fiilen bittiğini ve kandırıldığını anlatmak istedi. Sorunun bunun çok ötesinde PKK’nin çok kapsamlı operasyonlarla tasfiye edilmesi en azında politik ve askeri gücünün önemli oranda kırılması sağlanarak ‘zararsız’ hale getirilmesi hedefleniyor.

Tek Taraflı Sürecin Bitişi

Öcalan, aşamalı bir tarzda ilerleyerek demokratik çözümü gerçekleştireceğine inandı. Bunu yaparken de, PKK adına kendisini tek muhatap olarak gösterdi. Yani benimle bu sorunu çözebilirsiniz. PKK, BDP gibi temel aktörler de Öcalan’a bağlı hareket ettiler. Dahası Kürt Hareketi böyle olması gerektiğini söyledi denebilir. Bu bir yanılgıdır. Öcalan’ın başkanlığında bir heyet olarak görüşmelerin sürdürülmesinin politik ve sosyal anlamı ve değeri tahmin edilenden çok daha fazla olacaktı. Ayrıca devletten de politik bir heyet yok. Bu bakımdan Öcalan’ın müzakereler bölümüne geçildi değerlendirmesi de bir yanılgı oldu. Bir başka nokta, mademki devletin resmi bir heyeti ile görüşülüyor, bütün görüşmelerin iki heyet tarafından yazılı dokümanlar olarak kayıtlara geçilmesi gerekirdi. Peki, karşılıklı heyetler olarak yapılan resmi görüşmeler var mı? Bilen yok. Devlet ilişkilerinde kişisel güven olmayacağı, uluslar arası ilişkilerin en temel kurallarından biridir. Bu bakımdan devlet resmiyetine dayanan görüşmeler resmi belgeler ve ilkeler üzerinde yürütülür. Dünyadaki bütün barış ve müzakere görüşmelerine bakıldığında bunu çok kolaylıkla anlarız.

Ortaya çıkan veriler şunu gösteriyor; devlet, ikinci aşama denilen bir süreci başlatmak istemiyor. Öcalan’a verilen sözlerin hiçbiri yerine getirilmiş değil. Görüşmelerde kesilmiş gibi görünüyor. Öcalan bu mesajı çok net olarak okudu. Sürecin tehlikeli bir tarzda ilerlediğini, kendisi dâhil çok kapsamlı bir tasfiye sürecine girildiğini fark etti. Öncelikli olarak Kürtlerin politik iradesini güvenceye alacak çok somut bir adım atılması gerektiğini gördü ve bunu hemen uygulamaya koydu denebilir.

Cemil Bayık’ın KCK Eş Başkanlığına Getirilmesi Çok Stratejik Bir Hamle

Öcalan, demokratik çözüme inandığı ve devletin bu yönde bir politika geliştireceğini düşündüğü için, KCK ve PKK’nin yeniden yapılandırmasında daha çok politik yönü gelişkin kadroları ön plana çıkartmayı planladı. Özellikle Oslo görüşmeleri dikkate alındığında Mustafa Karasu, Sabri Ok gibi yönetici kadroların bu dönemde öne çıkmasını ve sürece örgütlemesi gerektiğine dair izlenimleri görmek mümkün. Görüşmelerden hemen sonra, özellikle M. Karasu’nun politik olarak çok daha fazla ön plana çıkması, esasen sürecin mantığıyla ilgiliydi. Ancak gelişmeler bu çerçevede ilerlemedi ve devlet PKK’nin tasfiyesi üzerinde yoğunlaştı ve Öcalan bu gerçeği fark etti ve gördü. Doğal olarak ortaya çıkan pozisyona göre yeni politik-örgütsel bir konumlamayla yanıt verilmesi zorunlu hale geldi denebilir. Bunun en üst düzeyde yanıtı da Cemil Bayık’ın ilk kez bu düzeyde konumlandırılması oldu.

PKK kolektif bir kadro hareketidir. Ancak tek tek kadroların oynadığı rol hareketin tarihinde özel bir öneme sahiptir. Cemil Bayık’ın Kürt hareketi içerisinde bu düzeyde konumlandırılması, aynı zaman da onun örgüt içindeki konumu ve doğal önderlik rolüyle ilgilidir. Cemil Bayık, PKK’nin kurucularından biri olmasının çok ötesinde Kürt Hareketi’nin bugünkü askeri ve politik güce ulaşmasını sağlamada çok büyük bir rol almış biri olarak bilinir. Özellikle Öcalan’ın tutuklanarak İmrayı’ya konulmasından sonra PKK’nin bütün stratejik halkalarını belirleyen kişi olarak geri planda durdu. Çoğu kez hiçbir somut görevi olmamasına rağmen PKK’nin yönelimlerini belirleyen kişi oldu. Öcalan, PKK’nin geleceği bakımından belki de güvendiği en önemli kişidir. Öcalan’ın ‘Bir Halkı Savunmak’ isimli kitabında Bayık için şu cümleleri kullanır: “Merkezin en dürüst kadrolarından biridir… Bu hareketin yüzde 50’sini ben, yüzde 25’ini Cemil, yüzde 25’ini diğer arkadaşlar yarattı” değerlendirmesinde bulunur. 1999 yılından sonra ise belki de bu hareketin ayakta kalmasında Bayık’ın tahmin edilenden çok daha önemli bir rolü oldu. Özellikle ‘ideolojik alandan sorumlu olması, PKK’nin yönünü belirlemede önemli bir işlev üstlenmesini sağladı. PKK içinde çok net söylenebilir ki, Cemil Bayık sürece müdahale etmemiş olsaydı, Osman Öcalan, PKK’yi ele geçirip tasfiye edebilirdi.

Oslo Görüşmeleri sırasında ‘başkanı kandırıyorlar, oyalıyorlar, bunu izin vermeyiz’ çıkışı aslında sürecin kapandığını ve ‘devrimci halk savaşının başladığının’ mesajı olarak algılandı. Öcalan, Cemil Bayık’ın kabul etmediği her hangi bir adım atmayacağı bilinir. Bayık’da Öcalan’ın harcanmasına asla izin vermez. Bu bakımdan Öcalan ile Bayık arasındaki ilişki diğer hangi bir yöneticiyle olan ilişkinin dışında ve kendine özgüdür.

Bayık’ın ilk kez bu düzeyde konumlandırılmasının birkaç önemli yönü daha bulunuyor. Öcalan devletin izlediği tasfiye politikasının sonuçlarını görmeye başladı. Bayık’ın bu düzeyde konumlandırılması, devletin Öcalan’ın da tasfiye edilerek PKK’nin bitirilmesine yönelik izlenen politikaya verilen bir yanıttır. Bunun politik anlamı şudur: Aslında Öcalan, pratik ve politik önderliği, PKK’nin ve kendisinin de en çok güvendiği yol arkadaşına teslim etmesidir. Öcalan’ın sık sık vurguladığı, ‘ben içerideyim, pratik önderlik yapamam’ yaklaşımını fiilen yaşama geçirmiş olmasıdır. Öcalan, Kürt halkının ve PKK’nin doğal lideri olarak varlığını devam ettirecektir. Dahası Öcalan’ın bu rolü sosyo/politik bir realite haline gelmiş bulunuyor. Ancak pratik/politik önderliğin yaşama geçirilmesi sorumluluğunu fiilen Bayık’a aktarmış oldu.

Bir başka önemli nokta, Osman Öcalan deneyiminde ortaya çıktığı gibi PKK’nin ideolojik bir sapmaya karşı PKK’nin çekirdek kadrosu olarak bilinen ‘Ankara Grubu’nun çok daha aktif ve etkin kılınmasıdır. Böylelikle hem politik, hem de ideolojik tasfiye veya sapmaya karşı Kürt Hareketinin geleceğinin güvenceye alınmasına yönelik bir örgütsel ve politik konumlandırma olarak algılanabilir.

Bugünkü sürecin bittiği ilan edilirse, bundan sonraki bütün gelişmelerin muhatabı ne Öcalan, ne de BDP olacaktır. Kandil ve Bayık olacaktır ve çok daha kapsamlı bir çatışmalı sürecin oluşması veya gelişmesi demektir. Karayılan’ın da HPG’nin başına getirilmesi yeniden yapılandırma sürecin askeri ayağını oluşturuyor. Bu Karayılan’ın geriye çekilmesi değil, tersine askeri alanın çok daha üst düzeyde güçlendirilmesi olarak ele alınmaktadır. Bu bakımdan medyanın Karayılan’ı ‘barış’ grubu, Bayık’ı ‘savaş’ grubunda gösterip aralarında çelişki olduğu iddiasının gerçekçi olmadığı biliniyor.

PKK, Ortadoğu coğrafyasında 40 yıldır mücadele eden bir hareket olarak, toplumsal gelişmeleri iyi okuyor. Devletin stratejik yönelimlerini de çok iyi biliyor ve gelişmelerin nereye doğru evirildiğinin farkındadır. Çok yönlü bir hazırlık içindedir denebilir.

Devlet, politik yönelimi gerçekten ‘demokratik bir çözüme evirirse, PKK’nin yanıtı bugünkü süreci devam ettirmektir. Ama devletin politikası esasen çözümsüzlük ve tasfiye eksenli olduğu için KCK-PKK süreci bu duruma göre yeniden yapılanıyor.

Süreç çok zorlu ve karmaşık geçecektir.

________________

* Gokyuzu9@aol.com

BİR CEVAP BIRAK

19 − sixteen =