Tüketicinin Erkan Abisi’ne açık mektup

Merhaba Erkan Abi nasılsın? Seninle aynı yaştayız ama Hürriyet’teki köşenden esinlenip sana hep “abi” diyorum. Geçen yazdan bu yana görüşemedik. Önce sana iyi haberlerim var. Aşkolsun! Adı Aşk Olsun…” başlıklı bir belgesel roman yazdım. Türkiye ve İngiltere medyasını anlatıyorum. Kitapçıda gözüne ilişirse al lütfen. Bizim Hürriyet’te beraber çalıştığımız 1998-2000 döneminden de şöyle bir söz ediyorum. Kusura bakma senin adın geçmiyor ama medya ile ilgili bir çalışmam var, söz veriyorum en azından bu mektubu o çalışmaya alacağım…

Neyse, bu kadar övünmek yeter. Seni her gördüğümde ilk sorduğum soruyu sorayım. Oğlun Mehmet nasıl? Umarım iyidir?

Sen de annemi sorarsan geçen yıl bir kez daha beyin ameliyatı oldu ama şimdi daha iyi. Bugünlerde de biraz kaygılı… Hürriyet’te beraber çalıştığımız döneme ilişkin, işveren sigortalarımı yatırmadığı için yargıyla başvurmuştum. Annem de mahkemeye benim şahidim olarak gelecek. Hakime, “Benim oğlan Hürriyet’te haftanın 6 günü sabah 9 – akşam 6 çalıştı. Akşam 6 dediğime bakmayın, genellikle gözlerim yollarda kalırdı. Habere gittiğinde gece geç saatlerde dönerdi… Patronu oğlumun sigortalarını yatırmamış…” diyecek. Kaygısında haklı tabii kadın. Ahir ömründe hiç mahkeme yüzü görmemiş. Babam aksi bir adamdı ama hiç polisle, mahkemeyle işi olmadı.

Erkan Abi, emeklilik için çalışma sürem yetiyor ama Hürriyet sigortamı yatırmadığı için emekli olamıyorum. İlk günlerde dava açma düşüncesi bana çok soğuk gelmişti. Sana da uğrayıp hatırını sorduğum geçen yaz İnsan Kaynakları Müdürlüğü’nü de tekrar ziyaret etmiş ve sigortamı yatırmalarını tekrar rica etmiştim. Müdür şirketin genç avukatlarından birisini çağırmış, avukat da kendisine güvenle “Bizi dava edin! Ancak davayı kazanırsanız sigortanızı yatırırız…” demişti. Ben de son derece iyi niyetle “Keşke başka bir formül bulsaydınız” demiş ve seçeneksiz olarak odadan ayrılmıştım…

Erkan Abi Ben bu davayı kişisel çıkarlarımdan dolayı açmıştım. Hani spekülasyon peşinde falan da değilim. Sonuçta kol kırılacak yen içinde kalacaktı.

Neyse Erkan Abi ne diyorduk? Evet, annemden söz ediyorduk. Zaten annemi mahkemede göreceksin. Avukatımın gönderdiği mahkeme belgelerinde Hürriyet’te işveren benim sigortaya hak sahibi olmadığımı, dışarıdan telifli çalıştığımı öne sürmüş. (Yazının bu yerinde değerli okurlarımın bir şeyler fısıldadığını duyuyorum). Sen Erkan Çelebi, Ekonomi Müdürü Vahap Munyar, yine servisteki eski iş arkadaşlarımdan Nurten Erk ve senin yeğenin Emre Özpeynirci de bana karşı, işveren lehine şahitlik yapacaklarmış. Valla sizin adlarınızı görünce gözlerim yaşardı…

Vahap Bey’e de ayrı bir mektup yazacağım çünkü ne de olsa koskoca müdür ve gazetecilerin özlük haklarına sahip çıkan dayanışma kuruluşu Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Başkan Vekili…

Yalnız benim anlamadığım beraber aynı atmosferi soluduğumuz iş arkadaşlarım olarak, gözlerime bakarak ne diyeceksiniz ki mahkemede? Nurten ve Emre “Faruk’un haberleri bizimkinden farklı olarak tartılıp biçilir sonra terazi ne gösterdiyse telif yazılırdı” ya da “O dışarıdan pehlivan tefrikası yazardı” mı diyecekler?

Yahu bu telaş ne? Neredeyse servisin yarısı bana karşı mahkemeye gelecek… Ben koskoca Medya Tower’a saldırmadım ki. Hakkımı istedim. Vermediler. Üstelik “Mahkemeye git” dediler. Gittim. Bu kadar basit bir özlük hak için iki müdür ve iki çömezin şahitliği de nereden çıktı? “Ben şahitlik yapamam kardeşim” desen seni kim işten atardı Erkan abi?

Her neyse Erkan abi hepinizin adını görünce şaşırdım ama Nurten ve Emre’ye kızmadım. Genç insanlar. Gazetede onları iyi bir kariyer bekliyor. Onlarla Hürriyet’in yemekhanesinde çok muhabbetimiz olmuştu. Severdim kendilerini. Ben de bu vesileyle iş arkadaşlarımın yükselmelerine birer omuz vermişim, çok mu? “Hem hayat bu! Koşarken karıncalara basılır” değil mi? Yok karınca kararınca dersen benim gibi “alternatif medyacı” olursun ki o da her yiğidin yiyeceği nane değil…

Şimdi ben Mehmet’i gördüğümde babasının iyi bir gazeteci olduğunu söyleyeceğim. Hani Sezar’ı öldür ama hakkını yeme! Ama şu babasının “şahitlik” olayını nasıl anlatacağım?

Bak ne diyeceğim, oğlana iyi bir hediye aldığın gün, punduna getir ve uygun bir bahane ile sen durumu anlat. Aman gözünü seveyim bahanen de “yalan” olmasın. Eğer Mehmet şahitlik gerekçeni kabul ederse, ben de seni anlayacağım…

Peki de Erkan Abi, ben annemi nasıl ikna edeceğim? İşte onu bilmiyorum? Çünkü hayatında hiç yalan söylememiş bir kadına mahkemede “yalancı” konumuna düşürttürsen valla gelir yüzüne tükürür. Hani güzel güzel anlatsam, desem ki “Anne bak işverenin avukatları, şimdi biz çalışanların düştüğü şu anı görüyor ve ellerini ovuşturup sinsi sinsi gülüyorlar. Yapma gözünü seveyim…” Dinlemez! Osmanlı kadın. Hani kibardır, şimdiye kadar kimsenin yüzüne de tükürdüğü de duyulmadı falan ama işin işine yalan dolan girdi mi ne yapacağı belli olmaz…

“Hem” diyorum Erkan Abi, “Türkiye’nin AB’ye uyum yasaları tartışılıp duruluyor ya… Türkiye’de sigortasız eleman çalıştıran şirketler de kendilerine bir çeki düzen vermeli artık. Bizim sektörde bizden sonraki gazeteciler de patronun ‘dediğim dedik çaldığım düdük’ dönemi yerine hukuk devletinde hukukun üstünlüğü güvencesinde yaşamalılar. Eğer ben davayı kazanırsam, işveren bundan sonraki adımlarına da dikkat eder. Yalnız genç kuşak mı? Senin gibi emekli olduktan sonra bile gazetede bir formülle çalışanlar da haklarının kolayca gaspedilemeyeceğini bilirler.”

Erkan Abi, bak ben neler düşünüyorum, siz neler yapıyorsunuz? Hani yüz kızartıcı bir suç işlesem arkadaş markadaş takma çık mahkemede karşıma. Hak arayan mağdura, üstelik eski iş arkadaşına karşı patronun yanında şahitlik yapılır mı?

Olmadı Erkan Abi, Olmadı! İşverenin diyeti, para cezası. Belgelendirmede yanlışlık olmuş der. Öder geçer. Bundan dolayı batmaz da. Ben mahkemeyi kaybedersem, “Hakkımı alamadım ama mücadele ettim” derim. Yerinmem de… Üstelik “Krala çıplak” dediğim için gazeteci yeleğimi onurla giymeyi sürdürürüm. Ve bir gün Hürriyet’in makus talihi değişince benim gibi “gazeteci gibi” gazeteciye her zaman ihtiyaçları olacağını da bilirim. Ya siz ne yapacaksınız?

Hayat bu… Patronlar bizi nasıl tükediyor değil mi? Ama sana pes valla. Sanki bunu bilircesine taa başında köşene de uygun bir isim koymuşsun: Tüketicinin Erkan Abisi… Keşke tüketilenin abisi olsaydın…

Eskiden seni çoook severdim Erkan Abi… Mahkemede görüşmek üzere… Haaa yanına mendil getirmeyi de unutma…

NOT: Değerli okurlarım bir sonraki yazım “Hürriyet Ekonomi Müdürü Vahap Munyar’a açık mektup…”
Bu arada Erkan Çelebi ile iki laf etmek isteyen okurlar için: ecelebi@hurriyet.com.tr

Önceki haberRehn: Türkiye’nin AB süreci yolunda
Sonraki haberErken yola çıkana bedava bilet
Faruk Eskioğlu
1958’de Akşehir’de doğdu. Parkalı dönemin tanıklığını yaptı. 1979’da AİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirdi. 1984’de Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nde ‘master’ yaptı. THA’da gazeteciliğe başladı. 1985’de yerleştiği Londra’da da medya okudu ve film yapımcılığı kursları aldı. Nokta İngiltere Temsilciliği yaptı ve Hürriyet Londra bürosunda görev aldı. 1998’de Türkiye’ye döndü. Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’nde haberci ve star.com.tr’de ekonomi editörü olarak çalıştı. 2001 ekonomi krizinde Londra’ya döndü ve gazeteciliğini sürdürdü. 2005 Ocak’ında dünya haberleri veren acikgazete.com’u kurdu. 2007'de "Aşkolsun Adı aşk olsun!" başlıklı belgesel romanı Türkiye'de yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here