Tüketim toplumu milliyetçiliği

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde milliyetçiliğin ekonomik boyutu küreselleşmeye paralel olarak geri plana atılırken, siyasal ve kültürel boyutu ön plana geçiyor.


Milliyetçilik, birçok kişiye göre an azından bir ideoloji olarak modern çağların, hatta sadece son iki yüzyılın yani sanayi devriminin bir ürünüdür ve dolayısıyla çok yeni bir kavramdır. Bu yaklaşıma göre milliyetçilik ilk olarak İngiltere ve Fransa’da, daha önce unsurları oluşmaya başlamış olan millet olgusundan sonra ve burjuvazinin iktidarı meşrulaştırmak için ortaya çıkan bir ideoloji ve onun yol açtığı bir harekettir.


Oysa tarihsel arka plana baktığımızda bunun böyle olmadığını milliyetçiliğin çok eskilere dayandığını açıkça görürüz. Çünkü milliyetçiliğin en eski çağlardan beri insan fıtratına yapışık bir biçimde mevcut olduğunu ve hatta o fıtratı oluşturan bir unsur oluşunu, hem siyaset hem de düşünce alanında açıkça görmek mümkündür. Eflatun ve Aristo bu konuda verilebilecek önemli örneklerdir: Eflatun ve Aristo’nun çağlarında kendilerini Hellen, ülkelerini ise Hellas olarak adlandıran Grekler, kendilerini diğer milletler ve kavimlerden üstün görür, hem kendilerine ve hem de ülkelerine kuvvetli bir asabiye ile bağlı olurlardı. Mesela, Aristo, dünyanın insanlarla meskûn bölgelerini (Eucumonia) ana hatlarıyla üçe ayırmaktadır: Hellas, Avrupa ve Doğu. Avrupalıları geri zekâlı, Doğuluları ise korkak bulan Aristo’ya göre ideal insan tipi Hellen, ideal ülke ise Hellastır. Aristo’nun bu yaklaşımında, milliyetçiliğin adeta temel kurucu unsurlarından olan “vatanseverlik” (patriotizm) üzerinden nasıl kıvamlı bir milliyetçilik yapıldığı açıkça görülmektedir.


Milliyetçiliğe yönelik bu tarihsel perspektiflerden sonra günümüze dönüp söz konusu kavramın geldiği son noktayı, ülkemiz bağlamında irdeleyelim. Son yıllarda faşist diktatör A. Hitler’in “Kavgam” kitabıyla başlayan ve Metal Fırtına, Şu Çılgın Türkler vb kitaplarla adeta teorik bir milliyetçi külliyat oluşturma çabaları hız kazandı. Gelinen noktada bu çabaların toplumsal yansıması olarak bazılarının faşizan duygularının kabardığını görmekteyiz. Mevcut süreçte bu gerçeklik temelinde gelişen milliyetçilik hareketleri özünde olumsuz ve paradoksal bir çelişkiyi de beraberinde getirmektedir.


Siyaset bilimci Fuat Keyman’nın jargonuyla söylersek “tüketim toplumu milliyetçiliği” yapanlar son kertede statükoyu korumaya ve “piyasa yapmaya” yaramanın ötesine geçememektedir. Öte yandan bu tür güruhların vatanseverlik adına yaptıkları şoven çıkışlar toplumsal düzlemde çeşitli sorunların yaşanmasına yol açmaktadır. Hukukçu, Baskın Oran’ın belirttiği gibi milliyetçilik söylemi içinde, bir ulus (millet), yüceltilirken onun tarihi yeniden yazılırken yada ister gelişmiş ister azgelişmiş ülkelerde, gerek ezilmişliğe son vermek için gerekse bütünselliği sağlamak için bu tür bir söylem kullanırken, diğer unsurlara yada “öteki” uluslara yönelik pejoratif bir tanımlama söz konusu olur. Bu şekilde milliyetçilik, kolaylıkla şoven veya ırkçı bir nitelik alabiliyor.


Bu da ister istemez ülke içindeki diğer unsurların veya “ötekileştirilenlerin” tepkisini çekiyor yada tepkisinin doğmasına yol açıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde milliyetçiliğin ekonomik boyutu küreselleşmeye paralel olarak geri plana atılırken, siyasal ve kültürel boyutu ön plana geçiyor. Bu saptama, son yıllarda ülkemiz özelinde maalesef pratiğe geç(iril)miştir. Hafızalarımızı geçen yıla götürüp bayrak krizinde şaha kalkan milliyetçi kitleleri ve bunu fırsat bilip başka şeylerin propagandasını yapmaya çalışanları bir kez daha hatırlayalım:


Geçtiğimiz yıl bayrak kriziyle adeta uykularından uyanan milliyetçi kitleler soluğu meydanlarda almışlardı. Ülkenin dört bir yanında bayraklı mitinglerle Türkiye halkına “Türk” propagandası yapmaya çalışılmıştı. Tabi bu süreçte Türkiye solunun sessiz kalması elbette ki dikkat çekicidir ve bunun etkisiyle bayrağa daha bir milliyetçi tutumla sarılan bazı kesimlerin meydanlara inmesi de çelişkili bir durumdur. Çünkü aynı kesim, ki bayrağa ve bağımsızlığa gönülden bağlı olan (?) bu kesim Amerikan bayrakları İncirlikte dalgalanırken yada Cuma namazı sonrasında İstanbul’un göbeğinde İslam devletini ve şeriatı simgeleyen Yeşil renkli bayraklar açılırken sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Keza aynı şekilde Irakta askerlerimizin başına çuval geçirilirken bu zihniyet ve ateşli savunucuları nedense ortalıkta görünmüyorlardı. Ta ki, Çatlı-Ağca karışımı Polat Alemdar denen Türk versiyonu Rambo, sinema filmiyle çuvalın intikamı alıp hikâyeden de olsa Ahmet İnsel’in deyimiyle “milliyetçi güruhların” incinen ulusal gururlarını okşayana kadar. 


Yıllardır kendilerini ülkenin gerçek sahipleri zanneden ve egemenlik alanlarında istedikleri politikaları uygulama şansı bulanlar, şimdilerde AB politikalarından adeta vampirin ışıktan korktuğu gibi korkmaktadırlar. AB eksenli politikalarla her alanda demokratikleşmenin sağlanması elbette ki bazı kesimlerin işine gelmeyecektir. Çünkü meydan artık onların değil ve o karanlık dünyaları aydınlanmak üzeredir. İşte asıl sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Statükoculukta ısrar edenler, kendi dışındakilerini “öteki”leştiren, demokratikleşmeden korkan kısaca egemenlik alanları daralan kesimler mevcut süreçte ellerinden geldiği ölçüde ülkede bir çatışma ortamı yaratmak istemektedirler.


İşte tamda bu noktada şovenist bir Türk milliyetçiliğin geliştirilmek istendiğinin ve bir takım manipülasyonların da etkisiyle hedef olarak ilkel bir Kürt milliyetçiliğinin seçildiğini görmekteyiz. İşte asıl tehlike buradadır ve bu seçim maalesef birilerinin kazancı olurken tüm Türkiye halkının kaybı anlamına gelir. Dolayısıyla bu süreçte ne şovenist bir Türk milliyetçiliği ne de ilkel bir Kürt milliyetçiliği çözüm olamaz ve bu noktada sağduyulu beyinlere her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Çünkü dünya her alada hızla yapısal-sosyal-kültürel değişimler yaşamaktadır. Küresel anlamda çeşitli birlikteliklere ihtiyaç doğmaktadır. Dolayısıyla Nihal Atsızın “dünyadaki herkes türkün düşmanıdır” şeklinde özetlenecek paranoyak/ırkçı felsefesi, elbette ki böyle bir süreçte geçerliliğini yitirecektir.


Sonuç olarak Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyet seviyesine çıkmak için yapay gündemlerle, ötekini dışlayarak, demokratikleşmeden korkarak politika üretemeyiz. Kaldı ki, yıllardır bu topraklarda yaşayan iki kardeş halkın Atatürk’ün hedeflediği noktaya ulaşma adına daha çok kenetlenmesi gerekir. Böylesi bir amaç doğrultusunda AB perspektifli politikaları uygulamak ve demokratik, hukukun üstünlüğünü her alanda özümseyen, temel insan haklarını içselleştiren bir demokratik bir Türkiye oluşturmak zorundayız. Çünkü dünya hızla değişirken bizler kendi sığ dünyamızda kalamayız.        


* Araş. Gör.


E-mail: dozyakisir@gmail.com


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.