TKP’nin kafesine emperyalizmin köftesini nasıl soktum?*

Yasakçı TKP gözetiminde ve Piraye Kafe’de McDonald’s köfte nasıl yenir?!

Ah, şimdi Ali Haydar Nergis aramızda olacaktı ki bana iyisinden bir giydirip, kalıbıma uygun dönek kostümü biçecekti; ama o şimdi başka yerde…
Fakat belli olmaz, bulunduğu yerden yine bir salvo yapıp bize eski günlerimizi hatırlatır…
Lakin, bu yazıyı okuduktan sonra Ali Haydar’ı aratmayacak biçimde sütre gerisinden havan atışlarına maruz kalacağımı da biliyorum; varsın, olsun, ben yine de yazayım…
Aslına bakarsanız, benim yaptığım olacak şey miydi sanki?
Camiye gidip abdestsiz namaza durmak dahi af görür de bu görmez…
Eceli gelen it cami duvarına işermiş, misali ben de gittim gittim, Türkiye Komünist Partisi’nin Kadıköyü’ndeki Nâzım Hikmet Vakfı’na ait Piraye Kafe’ye ABD emperyalizminin köftesini soktum.
Dünya komünist hareketi bundan zarar görmüş olmalıdır, ama n’apayım, bir kere yapmış bulundum; yapmasaydım iyiydi ama…
Durun, durun, önce bir dinleyin; bakın nasıl oldu:
Güya yaz tatili için kendimizi 30 derecelerde pişen İstanbul’a attığımız Temmuz ayının ilk haftasından beri oğlum Ali Nâzım’la beraberim…
Ali’nin ciddi derecede, hatta ölümcül sayılabilecek bir gıda alerjisi var.
O nedenle her şeyi yiyemediği gibi, altı yaşındaki kerata bunun farkında olduğundan, domuzuna bir yemek seçicisi oldu.
ABD ve Kanada’da alışageldiğince, ona en güvenli görüneni McDonald’s’ın çifte köftesidir.
Sadece peynirli olanı, “no catch-up, no mayanoisse, no pickles, no onions” siparişimizin olmazsa olmazı…
Bugünlerde Kadıköyü Moda’da barındığımızdan, bize en yakın konaklama yeri sayılabilecek, bu sıcaklarda püfür püfür esen Ali Suâvi Sokak’taki Piraye Kafe’ye, yani TKP’yle organik bağı bulunan bir çay bahçesine gidiyoruz; üstelik, çocuklar için iyi kötü bir salıncaklı, kırık dökük bir çocuk parkı da var.
Şu sıralarda kabul günlerimi orada yapıyorum, tanışlarımla buluşuyor, hasbıhâl ediyorum; lakin çay 1 lira 50 kuruş, pek komünistçe değil…
Son ziyaretlerimden birisinde McDonalds’dan alınmış cheeseburger-peynirli köfteyle, elimi kolumu sallayarak Piraye Kafe’ye girdik, Ali’yle birlikte bir masada bahçe rüzgârına göğsümüzü bağrımızı açtık, sonra da köftenin sarıldığı ambalaj paketini…
Ânında, üstüne kızıl t-shirt giydirilmiş, altındaysa Amerikan blujini olan bir garson peydâ oldu; ardında, galiba üç genç daha…
Gençler sanıyorum partinin gençlik örgütündendir: Devrim yapmaya karar vermiş bir azim içindeler…
Garson, arkadan gazı almış vaziyette, seslendi:
“Burada Amerikan emperyalizmine ait hiçbir ürün tüketilemez!” dedi; emir kesindi…
Devam etti, “Derhal onu buradan çıkarın, yahut çöpe atın!”
Mao’nun Kültür Devrimi’ndeki kızıl muhafızcıklar olsa, bu kadar olur…
Hemen toparlanıp oradan ayrılasım geldi ama dur bakalım diye inat edip, kaldım.
McDonald’s’ın kesekâğıdını araladım, Ali Nâzım ona sandviçini vereceğim diye ağzını açtı, ona bekle dedim.
Sonra, ekmek arası köfteyi paketinden çıkarıp, en âdisinden kâğıt peçetelerden birisine sardım, emperyalizmin ambalajını da oradaki çöp kutusuna fırlattım.
Böylece TKP’nin kontrolündeki çöp kutusuna girmekle, emperyalist köfteyi sarıp sarmalayan kâğıt ambalaj tarihin materyalist çöplüğünde layığını bulmuş oldu.
Ardından, garsona dönüp sordum:
“Bak, sandviçin ekmeği Konya’nın durum buğdayından yapılma, halis Türk buğdayıdır…”
Garson ve ardındaki Sovyet Konsomolü taklidindeki gençler dinliyordu:
“İçindeki köfte Afyon mezbahalarında kesilmiş, hâlis mulis, Türk danasının kıymalık yerlerinden… Celepler McDonald’s’ın satınalmacılarına satmış olmalıdır… Peyniri ise Ezine malı kaşar, mandıracı McDonalds’a bu ürünü vermek için kapıda beklemiştir, ne de olsa para peşin yahut çek verdiyse garanti…. Al sana milli cinsinden bir sol köfte…”
Garson ve konsomol komünisti delikanlıların buna itirazı artık olamazdı, zira Ali Nâzım da çoktan köfteyi lüpletmeye başlamıştı; arada çocuk mevzu bahis…
Sesleri kesilen konsomol delikanlıların yüzünde tebessüm belirdi, yaptıklarının komikliğine kendileri de gülüyordu anlaşılan…
Devam etme sırası bendeydi, ayağımda NIKE ayakkabılar var, onları gösterdim:
“Bak, bunlar Amerikan malı, istersen kapıda çıkarıp öyle içeri gireyim…” dedim… “Ama kısa soket çoraplarım da Amerikan malı, hay Allah!”
Yazlık kısa pantolonum WRANGLER markadır, onu da gösterdim, “Komünizm uğruna kıçımdaki pantolonu da kapıda çıkarmalıydım aslında…” dedim…
Kolumdaki saat TIMEX markadır, bileğimi uzatıp, “Bunu Amerikan WalMart’larından aldım, en iyisinden Amerikan malıdır” deyince, garson yalnız kaldı, konsomol hızla dağılışa geçti, Berlin Duvarı yıkılmış gibi oldu…
Yalnız kalan garsona yüklenmesi kolaydı artık: “Üzerimdeki t-shirt OXXO’dur, üzerine afiyet!”, diye sürdürdüm, “İstersen onu da çıkarıp çöpe atayım, ha ne dersin!”
Garsonun diyeceği bir şey yoktu, ama sorularıma da doğru yanıtlar verdi:
“Ayağındaki kot blujin ne markadır, bakiiiim?” diye sorunca, cevabı gecikmedi: Levi’s giyiyormuş…
İçtiği sigarayı da öğrenmezsam çatlardım: Winston!
Winston cigara tüketen garson, “Hocam, aslına bakarsan” dedi, “Ben de severim McDonald’s köftesini, ama ekmek parası be hocam… Parti öyle istiyor…”
Parti öyle istiyorsa, yapacak bir şey yok; hem de bu ekmek parasıdır!
Bir dahaki sefere Piraye Kafe’ye emperyalist köfteyle gitmeyeceğiz, emekçi garson kardeşimizi de üzmeyeceğiz, mesele böylece hâllolacak…

_____________

EDİTÖRÜN NOTU: ABD ve Kanada Temsilcimiz Mahmut Şenol’un Türkiye gözlemleri…
msenol34@yahoo.com
Mahmut Şenol, Kadıköyü, İstanbul, Temmuz 2012-07-21

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × three =