Tolstoy ve Sartre

Ancak Tolstoy tüm dünyada büyük yankılar uyandıran romanları, inanılmaz servetine rağmen ruhunda çelişmeler ve arayışlar olan bir yazar.Aslında bir yazarı yazar yapan şey de onun fikirlerindeki, ruhundaki bu çelişmeler ve arayışlardır elbette.


Tolstoy’un hayatın anlamına yönelik fikrinde, ruhunda yükselen sorusunu, Hıristiyanlık inancına duyduğu güvensizliğini ve hayatının son dönemlerinde Müslümanlığa yönelişini kendi yazdıklarından okuduğumda ister istemez aklıma geçtiğimiz sene doğumunun 100. yılını kutladığımız ve Tolstoy’un tam karşısına oturtabileceğimiz J.P.Sartre geldi.


Tolstoy ve Sartre.İki büyük yazar, fikirlerinde ve ruhlarında arayışlar yaşayan iki büyük yazar, iki kudretli yazar..


Bu iki büyük insan bize ilk bakışta uzlaşmaları imkansızmış gibi görünselerde bunun gerçekten böyle olduğunu söylemek pek doğru olmaz bence.Çünkü bu  iki yazarın sanatlarını inceliyecek olursak, özellikle romanı kendi  maksatlarında kullanış tarzları yönünden aralarında inkâr edilemiyecek bir benzerlik buluruz.Bir bakıma ikisi de aynı işi yapmıştır.İkisi de en geniş manâsında felsefeyi romana sokmuşlardır.Ancak bu iki yazar arasında onları tam karşı karşıya oturtacak çok büyük bir ayrılık da vardır.Şöyle ki:


Kudretli yazar, kendini en iyi anlayan yazardır.Bu bakımdan Sartre Tolstoy’dan daha üstündür.Sartre kendini anlamaya çalışır.Oysa ki Tolstoy kendini anlamaya çalışmaktan çok bir şeye inanmaya çalışmıştır.İnanmak iyi bir şeydir ama güçtür.Bu anlamda ben Sartre’a inanmam, severim onu.Hem de oldukça çok severim. Zira şimdiye kadar hiç kimsenin yapamadığını ve gelecekte de hiç kimsenin bu kadar güzel yapamıyacağı bir işi başarmıştır o. Sartre benim için cesaret sembolüdür.Sartre’ın duyduklarını herkes duyabilir ama herkes söyliyemez.Cesaret isteyen bir iştir bu.Hem de çok büyük bir cesaret.Çünkü işin içinde bir davayı bir anda kaybetmekte vardır.Daha açık söyliyelim: İşin içinde cehennemde yanmakta vardır.Ama ne olursa olsun Sartre kendini anlamaya çalışır ve davalar burada kazanılır, burada kaybedilir der.


Bunun karşısında Tolstoy’un hayatını dikkatle izleyenler görecektir ki, o ömrü boyunca bir şeye inanmak istemiştir.Hiçbir şeye inanamamasının korkunçluğunu Tolstoy’da biliyordu elbette.Onun için tutundu, avundu, aldandı.Sonunda bütün bu aldanışlarını pek pahalıya ödedi.İhtiyar yaşında evinden kaçtı.Zaten karısı ile de anlaşamıyordu.13 çocuğu vardı.Bütün insanları sevelim diyordu.Karısını sevemiyordu.Bu gibi insanlar için manevi çöküntü diye bir şeyin söz konusu olduğunu sanmıyorum.Fakat madden bitmişti.İhtiyardı.Yolda hastalandı ve küçük bir tren istasyonunda aramızdan ayrılıverdi.


Tolstoy’un kaçışı manâlıdır bence.Tolstoy neden kaçmıştır? Evinden mi? Toplumdan mı? Kendinden mi?Şüphesiz kendinden, kendi mağlubiyetinden. Tolstoy hayatın sonunda bir de bakmıştır ki; koca bir ömür sonunda bile tıpkı Faust gibi hâlâ hayat denilen şu maceraya başladığımız andakinden fazla bir şey bilmemektedir.Böyle bir insan için bu acı gerçeğe katlanmak, mağlubiyeti kabul etmek ne derece güçtür siz bunu tasarlayın


Fikrinde,ruhunda yükselen sorulardan kurtuluşu kaçmakta bulan Tolstoy bu hareketiyle biraz Sartre’dan yana olmuştur gibi geliyor bana. Davalar burada kazanılır ve burada kaybedilir.


Bahar Gidersoy bahar_cagdas@yahoo.com
                      


 



 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.