Toplumsal algılamada asimetri

PAYLAŞ

“Asimetri” sözcüğü oldukça moda halde. İktisatta “asimetrik enformasyon” kavramı çoktanberi kullanılıyordu. Geçen gün Genelkurmay Başkanı da “asimetrik psikolojik harekât”tan söz etti. Bu yaygın moda ifadeyi, ben de bugün, “asimetrik algılama” olarak kullanmak istiyorum. Kavramın amaca ne derece hizmet ettiğine yazının sonunda birlikte karar verelim.

Son seçimlere giderken, bazı çevreler, ruhunu muazzab edercesine, rahmetli İdris Hoca’nın “Düzenin Yabancılaşması” kitabını ortaya çıkarıp, kitabın ana fikri olan, halkın çoğunluğu ile işbaşına gelen siyasal yapıların sol olduğu fikrini halkın kafasına çakmaya çalıştılar. Bu görüşe göre, her mahallede bir milyoner yaratmayı hedefleyen, parti programına ilk defa özelleştirmeyi koymuş olan Demokrat Parti sol yaftalı olacaktı. Hatta, bu görüşe göre, halkın çoğunluğu ile meclisi ele geçirmiş ve dünyayı kana boyamış olan büyük faşist Hitler de sol bir kişilik timsali idi! Eğer, demokrasinin tek koşulu halkın çoğunluğu olmuş olsa idi, ne anayasalara ne Anayasa Mahkemes’ine, hatta ne de Danıştay’a ihtiyaç duyulurdu.

Maalesef, varolan iktidarın algılaması tam da bu doğrultuda olduğundan, parti kapatmayı da meclis kararına, Anayasa Mahkemesi üyelerinin atanmasını da meclis kararı altına almaya çalışmakta, hatta Anayasa’ya aykırı olduğu hukukçular tarafından belirtilen ceza yasası değişikliğini de gece yarısı yapabilmektedir. Böyle bir sistemin adı da, “demos” ve “kratos” sözcüklerinin bileşiminden oluşan “demokrasi” olabilir, ama bu durumda bu sözcüğün başına, işin özünü ve gerçeği betimlemek üzere “despotik” sıfatını da koymak gerekir. Böyle bir demokrasi anlayışında, bir gecede Ceza Yasası değişikliği de yapılabilir, bir gece yarısında Irak’ı işgal kuvvetlerinin Türkiye topraklarından çıkmasına da karar verilebilir, ama Anayasa’da ve Seçim Yasası’nda istenen ve makul değişiklikler yapılmaz. Böyle bir siyasal yapı, Anayasa Mahkemesi’nin “kesin yargı”sı ile laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu saptanmış olmasına rağmen, bunun gereğini yapma durumuna da girmez; çünkü, tüm despotik yapılanmalar elini kolunu bağlamadan, son sözün kendilerinde kalmasını isterler! Böyle bir siyasal yapı liderine, doğal olarak, çeşitli uluslararası nişanlar verilir. Halk da bu nişanları anlamlı ve gerçek zanneder! Böyle bir siyasal yapı, meşruiyetini toplumsal uzlaşma yasalarından değil de, emperyalistlerin beslemesi ve emri altındaki liderlerin cemaatlarından alarak icraat yapıyorsa, buna gerçek demokrasi değil, “siyasal baskı” denir ve böyle bir ortamda siyasal meşruiyetin temeli ortadan kalkar.

Türkiye emperyalizmin uydusu pozisyonunda savruluyorken; merkez ekonomilerin ekonomik kriz sıkıntılarının büyük kısmını yüklenme hizmetine yönelik olarak, küresel kriz karşısında gerekli önlemleri vaktinde almıyorken; alınan bazı gecikmiş önlemlerde de sermaye –hatta yabancı sermaye- çıkarlarını koruyorken, hâlâ silahlı kuvvetlerin siyasete karşı bir harekâtta bulunacağını vehmetmek, eğer gündem saptırması değilse, ciddî bir paranoya emaresi olarak görülmelidir!
Geçen gün bir TV kanalında değerli dostum Dr Atila Özsever, çok yerinde bir saptama ile, askerî darbelerin, sermaye birikim modelinin değişimi, emekçilerin güçlü mücadele koşulunun varlığı, anarşik olayların halkı bezdirecek düzeye ulaşması ve dış güçlerin çıkarları doğrultusunda hakekâtı destekler olarak, dört önemli koşula bağlı olduğuna parmak bastı. Bunların hiçbiri şu anda geçerli değilken, silahlı kuvvetlerin siyasete karşı bir eylem yapması oldukça zor gözükmektedir. Ama, Batı’nın Türkiye üzerindeki emelleri doğrultusunda –belki bu da benim paranoyamdır!- TSK’nıhn etkisizleştirilmesi gerekmektedir. Hatta aynı çevreler, aktif ve eleştirel parlamenter yapı da istememekteler. Hatta aynı çevreler güçlü bir Anayasa Mahkemesi ve Danıştay da istememekteler. Zira, tüm bu farklı karar odaklarının temizlendiği bir ortamda, kendine liderliği yakıştıran deneyimsiz ve heyecanlı bir tip güçlü Batılı liderler ile ülke meselelerini konuşma hevesine kapılır. Böyle bir görüşmeden kimler ne elde eder, bu konu üzedrinde biraz düşünmek gerek!

Burada bir noktaya açıklık getirmek gerekmektedir. Hiçbir Batılı ülke ile karşılaştırmaya dahî yer vermeden, açıkça şunu saptamamız gerekiyor ki, silahlı kuvvetlerin siyasete karışması hiçbir şekilde benimsenemez ve tasvip edilemez. Böyle bir durum söz konusu olduğunda da, toplumsal tepki yanında, diğer tüm gerekli işlemler de devreye sokulmalıdır. Bence bu nokta önemlidir; şöyle ki, son foto-kopya belge olayında da görüldüğü üzere, bir yandan iç ve dış emperyalist kışkırtıcılar bir tarafa bırakıldı, diğer yandan siyasal yapının tüm icraatının sonucu sadece sandığa terk edildi, ama söz konusu belge için bir kuruma, TSK’ya saldırıldı. Bu saldırı, TSK’yı siyasetten uzaklaştırmaya mı, yoksa yıpratmaya mı yönelikti! Eğer birinci şıkkın geçerli olduğunu düşünüyorsak, eleştirilerimi geri alıyorum, ama eğer ikinci şık geçerli ise, bundan sadece TSK değil, tüm ulus ve halkımız çok zarar görecek, buna karşın emperyalistler büyük çıkar sağlayacak demektir!
Şu hale göre, dünya emperyalizminin ve onunla birleşme konumundaki iç sermayenin baskısını, yoz cemaat ve sadaka kültürünü yaygınlaştırıp halka sempatik gözükerek emperyalizmin ve sermayenin bu baskısına tam destek veren ve onun siyasetteki ajanı rolünü üstlenen siyasal yapının toplum üzerindeki baskısını es geçip, salt silahlı kuvvetlerin baskısını tek tehdit olarak görmeye ben “toplumsal algılamada asimetri” adını veriyorum. Siyaset-asker arasındaki bu asimetriye nazire olarak, bizzat askerin farklı dönemlerdeki farklı eylemlerinin algılanması ile de asimetri olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, geçmişte yaşanan sol kalkışlar karşısında genç fidanların bazukalarla ezilmesi ve idama gönderilmesi de siyasete müdahale değil mi idi! Ama, o zaman silahlı kuvvetlerin görev yaptığı gibi bir hissiyata kapılındı, Batı’nın da nedenese gıkı çıkmadı!

Aydın kesimin toplumsal olguları algılamada ve topluma yansıtmada gösterdiği asimetriyi biraz açarak, toplumsal algıla(t)madaki asimetriyi daha da netleştirebilirim. Gelecek yazılarda daha genişçe paylaşabileceğim bu konuya şimdilik sadece birkaç kelime ile değinmek istiyorum. O da şu; aydınlarımız, demokrasi ve liberalizmi, sanıyorum, halkımız için değil de, salt sermaye için istemektedir. Zira, ekonomninin bu işleyişi çerçevesinde, gelir dağılımının bu konumunda ne demokrasiden ne de liberalizmden söz etmek anlamlıdır! Bu konuya daha ileride değinmek üzere..

CEVAP VER