TORBA YASA: MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR (3)- Aşırı borçlanmanın sonu: monetizasyon

FAİZ DIŞI AÇIĞI ARTIRAN ÖNEMLİ BİR FAKTÖR: ASKERİ HARCAMALAR

Türkiye’de eleştirel iktisatçılar genelde faiz dışı açığı (FDA) artıran devlet harcamalarının; şirket kurtarmaları, sermaye teşvik ve destekleri, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinden gelen açık ve gizlenmiş risk ve yükleri kapsayan cari transferler olduğu ve bunları personel maaşları, SGK prim ödemeleri ve diğer kamu tüketim harcamalarının izlediği konusunda hemfikirdirler.

Ancak bu açığı artıran harcama kalemleri arasında (genellikle üzerinde durulmayan) bir diğer harcama kalemi daha vardır. Bu; kimilerine göre “güvenlik harcaması” (savunma ve iç güvenlik gibi), kimilerine göre “askeri ve otoriterleşmeye dönük harcamalar” ya da kimilerine göre “savaş harcamaları” dır.

Bu harcamalar sadece faiz dışı açığı artırmakla kalmazlar. Aynı zamanda ülkede devletin öncülüğünde ve bazı özel sermaye gruplarıyla işbirliği halinde ciddi bir askeri- sanayi kompleksi projesinin de yürütülmekte olduğunu gösterirler.

VİETNAM SAVAŞI VERGİSİ

Savaş harcamalarının genel olarak ekonomi ve özel olarak enflasyon üzerindeki etkileriyle ilgili verilebilecek en iyi tarihsel örneklerden biri Vietnam Savaşı örneğidir (1965-1973).

Hem Başkan Kennedy hem de Başkan Johnson’un ulusal güvenlik danışmanlığı görevini yürüten MIT ekonomisti Walt Whitman Rostow’un komünizmi önleme planına (1) ve ABD’nin emperyalist amaçlarına uygun bir biçimde Vietnam’da yürütülen bu savaş yalnızca yüzbinlerce Vietnamlının ve ABD askerinin öldürülmesiyle kalmadı, aynı zamanda Vietnam ekonomisinin tahrip edilmesi ve ABD ekonomisinin ciddi zarara uğratılmasıyla sonuçlandı.

Bu savaş nedeniyle ABD’de sivil kaynaklar savaş sanayine aktarıldı, ödemeler bilançosu ciddi açıklar verdi. Ama hepsinden önemlisi, artan askeri harcamalar bütçe açığına, bu da enflasyonun ciddi bir biçimde yükselmesine yol açtı. Bu durum devlet borçlanmasını artırırken, faiz oranları ABD tarihinde o ana kadarki en yüksek düzeye fırlattı. Bütün bu gelişmeler halktan Vietnam Vergisi adı altında yüzde 10 oranında ilave bir gelir vergisi alınmasıyla sonuçlandı (2) .

 

SAVAŞ HARCAMALARI HIZ KESMİYOR

Türkiye’de son yıllarda askeri harcamalardaki artış faiz dışı açığın artmasının ardındaki önemli nedenlerden biri. Bu da rejimin otoriter-militarist yönelimlerinin (faiz harcamaları dışında devletin mali krizini besleyen bir unsur olarak) varlığını devam ettirdiğini gösteriyor.

Nitekim Cumhurbaşkanı’nın 15 Temmuz vesilesiyle yaptığı konuşmada Pençe 1 ve Pençe 2 Harekâtlarına ilişkin yaptığı açıklamalar sırasında verdiği örnekler (3)bu harcamaların boyutlarını ortaya koyuyor.

Ayrıca hali hazırda 1,4 milyar dolarlık ödemesi yapılmış olan “S-400 füzelerinin teslimatı sürerken, ABD ile arayı iyi tutmak için ABD’den alınacak olan F-35 savaş uçaklarının sayısında artış olabileceğine” ilişkin haberler (4) , bir yandan siyasal iktidarın iki emperyalist-otoriter güç arasında sıkıştığına, diğer yandan bu alımların devletin mali krizini, dolayısıyla da ekonomik ve sosyal krizini erinleştireceğine işaret ediyor.

 

AÇIK BORÇLANMAYI GETİRDİ

Diğer yandan Bütçe ve Hazine nakit açığındaki hızlı artış devletin hızlı borçlanmasını da beraberinde getiriyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın devlet borçlanmasına ilişkin verileri bu durumu ortaya koyuyor.

Burada, öncelikle 2001 yılında yaşanan krizdeki borç verileriyle bir karşılaştırma yapmak gelişmeleri kestirebilmek açısından yararlı olabilir.

Çünkü 2001 yılının ilk çeyreğinde brüt kamu borç stoku 147,1 milyar lira iken, politik krizin olgunlaştığı 2016 yılının ilk çeyreğinde bu rakam 725,1 milyar liraya ve 2019 yılının ilk çeyreğinde 1,265 milyar liraya yükseldi (5). Yani brüt kamu borç stoku son 18 yılda 9 kata yakın; 2016 yılından bu yana ise 2 kata yakın arttı.

Bu yılın ilk 6 ayında ise yoğun bir borçlanma yaşandı ve toplamda 78,2 milyar liraya yakın yeni nakit borç alındı (bu geçen yılın aynı dönemindeki borçlanmaya göre yüzde 100’den fazla artış anlamına geliyor). Bu borcun yüzde 80’i iç borçlanma, kalanı ise dış borçlanma biçiminde gerçekleştirildi (6).

 

BORÇLANMADA SINIRA GELİNDİ

Bu yılki Bütçe Kanununda Hazine’ye verilen yeni borçlanma yetkisinin üst sınırının 90 milyar liranın biraz üzerinde olduğu (7) ve bunun şu ana kadar 78,2 milyar liralık kısmının kullanıldığı dikkate alındığında, hükümetin yılın geri kalan kısmında yalnızca 12 milyar lira civarında bir yeni borçlanma imkânının kaldığı ortaya çıkıyor.

Ayrıca “yılın kalan aylarında Hazine 55,6 milyar lira faiz ödemesi yapacak. Açık vermemek için aynı miktarda faiz dışı fazla olması lazım. Ama “nasılsa 12,2 milyar liralık daha borç limiti var” diyerek biraz açık vermeyi düşünebilir. O zaman borç limiti sınırına uymak için, nakit bütçenin 43,4 milyar liralık faiz dışı fazla vermesi gerekiyor (55,6 milyar lira-12,2 milyar lira). İlk altı ayda 27 milyar lira olan açığı bu kadar fazlaya çevirmek için, kalan yarıyılda, 70 milyar liralık nakit gelir performansı olması lazım” (8).

Devletin yeni gelir yaratma konusunda sınırlarına geldiğini gösteren bu tablo, Torba Yasa ile iktidarın, Merkez Bankası’nın (MB) 46 milyar lira civarındaki birikmiş ihtiyat akçesine el koyup Hazine’ye aktarmak istemesinin nasıl bir derin ihtiyaçtan kaynaklandığını da ortaya koyuyor.

 

OLAĞAN DIŞI BİR YOL

Kısaca, devlet bütçesinin ve hazinesinin durumu bu olduğunda ve hem bütçe açığının, hem de devlet borçlanmasının sınırlarına daha yılın ilk yarısında ulaşıldığında, iktidar açısından olağan dışı yollara başvurmaktan başka çare kalmıyor.

Böylece hem Torba Yasadaki vergilemeye ilişkin düzenlemelerle vergi gelirleri artırılmak isteniliyor, hem yeni Varlık Affı ile ülkeye yeni kaynak girmesi hedefleniyor (bu arada dolar zengini bu varlık sahiplerine kayıt dışı paralarıyla ülke içinde spekülatif alımlar yapma imkanı da sunulmuş oluyor). Hem de ihtiyaç akçesiyle birlikte MB’nin 90 milyar lirasının üzerindeki bir nakit kaynağı (9) Hazine’ye, dolayısıyla da siyasal iktidara aktarılmış oluyor.

Belli ki iktidar bu yolla bu yılki bütçe açığını düşürmeyi, böylece borçlanma ihtiyacını azaltmayı, faiz oranlarının daha da yükselmesini (ya da bir miktar indirilmesini) hedefliyor.

 

ENFLASYON-DEVALÜASYON SARMALI

Ancak Merkez Bankası’nın kaynaklarına el koymanın, “para basmak”, “parasal tabanı genişletmek”, “emisyon” adına ne denilirse denilsin, enflasyonu körükleyecek bir mekanizmayı tetikleyeceği açık. Enflasyondaki artış dolarizasyonu artıracak, liranın değeri düşmeye devam edecek, bu da kaçınılmaz olarak faiz oranlarının yükseltilmesiyle sonuçlanacaktır.

 

SÜRDÜRÜLEMEZ BİR FİNANSMAN BİÇİMİ

Ayrıca bu yol sürdürülebilir bir yol değil. Nasıl ki özelleştirmeler yoluyla son 15 yılda ülkenin 50 milyar doların üzerindeki kamusal varlığı satılıp, tüketildiyse; İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken on milyarlarca lira açıkların kapatılması için kullanılarak tüketiliyorsa; Merkez Bankası’nın kaynaklarını kullanmak da (benzer bir biçimde) hazırdakinin tüketilmesiyle sonuçlanacak ve bir süre sonra kullanılabilecek bir kaynak kalmayacaktır.

 

YAPISAL SORUNLAR BORÇLANMA İHTİYACINI CANLI TUTUYOR

Hazine nakit açığı hem yapısal nedenlerden dolayı (devam eden ekonomik ve politik kriz, savaş vb), hem de yeni yaptırımların kapısını açan ABD ve AB ile artan gerilimin neden olduğu jeopolitik riskler nedeniyle arttığında, Hükümetin iç borçlanmayı artırarak sürdürmekten başka yolu kalmayacaktır. Böyle bir gidişatın olası sonu monetizasyondur, enflasyondur.

Yani Hükümetin, 2001 krizi sonrasında yasaklanmış olan bir yola tekrar başvurarak, biriken ve artık ödenmesi çok zorlaşan iç borçlarını, Merkez Bankası’na para bastırarak ödemekten başka yolu kalmayabilir.

 

HOŞ OLMAYAN MONETARİST ARİTMETİK

Bu durum kuşkusuz hoş olmayan bir durumdur. Nitekim bunun neden hoş olmadığını ve sonuçlarının ne kadar nahoş olabileceğini, bundan 40 yıl kadar önce iki ünlü Neo-klasik iktisatçı “Hoş Olmayan Monetarist Aritmetik” başlıklı makaleleriyle (10) ortaya koydular.

  1. Sargent ve N. Wallace adlı iktisatçıların ortaya attıkları bu görüşe göre (özetle), bütçe açıklarının iç borçlanma yolu ile finansmanı uzun dönemde enflasyonun artmasına yol açıyor. Çünkü iç borçlanmanın sürekli olarak artması faiz oranını ve faiz yükünü artırıyor. Böylece borç yükü kâr topu gibi büyüyor ve sonuçta borç ve faizlerin geri ödenebilmesi için hükümet para arzını artırmak (monetizasyon) zorunda kalıyor ki bu da enflasyona neden oluyor.

Teknik olarak açıklarsak (yazarlara göre); mali baskınlık ve reel faiz oranı ekonomik büyüme oranından daha büyük olduğunda (r > g olduğunda) monetizasyon kaçınılmaz hale geliyor. Yani faiz dışı açık hızlı artıyorsa, faiz oranı ekonomik büyüme oranından daha hızlı artıyor ve bu durum bir süre sonra sürdürülemez hale geliyor.

Böyle bir anda hükümet ya borçlarını ödeyemeyeceğini ilan edecek ya da monetizasyona (parasallaştırmaya) başvuracaktır. Yani yeni para basarak borçlarını ödeme yolunu seçecektir. Bu gerçekleştiğinde açık monetize edilmiş, yani parasallaşmış olur. Bunun sonunun yüksek enflasyon olması ise kaçınılmazdır.

 

MODEL TÜRKİYE EKONOMİSİNE İLİŞKİN İPUÇLARI SUNUYOR

Modeli Türkiye ekonomisine uyguladığımızda ürkütücü bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü ekonominin içinde bulunduğu resesyon-kriz halinden; büyümenin değil, küçülmenin söz konusu olduğunu, faiz oranların hali hazırda yüksek düzeylerde bulunduğunu ve bütçe verilerinden faiz dışı açığın tarihsel bir zirveye doğru ilerlediğini biliyoruz. Dolayısıyla tezdeki (r > g) koşulu mevcut. Yani tez Türkiye ekonomisinin yakın geleceğine ilişkin bazı ipuçlarını barındırıyor.

Açığın monetizasyonunun temel nedeni kuşkusuz “birincil açık” da denilen faiz dışı açığın (FDA) giderek büyümesi. Yani faiz ödemeleri dışında bütçenin açık vermesi. Buna yazarlar “mali baskınlık” adını veriyorlar. Çünkü bu durumda, açık borçlanmayla karşılanacak, bu da faiz oranlarını yükseltirken monetizasyonla sonuçlanacak. Merkez Bankası’nın yetkisiz ve etkisiz kılınması ise bu süreci hızlandıracak ve bunu yapmak durumunda olan iktidar için (siyasal sonuçları ağır olsa da) kısa vadede (geçici) bir kolaylık sağlayacak.

Diğer yandan, yüksek düzeydeki kamu ve özel sektör borç stokları maliye politikalarının etkin bir biçimde uygulanabilmesini önlerken, Merkez Bankası’na dönük olarak yürütülen son operasyonlar artık para politikalarının da işlev göremeyeceğini gösteriyor. Yani siyasal iktidar elindeki iki temel ekonomi politikası aracını da kaybediyor.

 

SONUÇ OLARAK

Bütçe açığının ve Hazine nakit açığının geldiği düzey siyasal iktidarı ciddi boyutlarda borçlanmaya sürükledi. Bu durum (tali faktörlerle birlikte) faiz oranlarını yükseltti. Daha fazla borçlanıp, daha fazla faiz yükü altına girmemek için ihtiyaç duyduğu nakdi sağlayabilmek amacıyla iktidar en kolay hedefe yöneldi ve MB’nin kârı ve ihtiyaç akçesinden oluşan 90 milyardan fazla bir kaynağı kullanmayı seçti. Bu yılın başında kârı Hazine’ye aktardı, şimdi Torba Yasa ile ihtiyaç akçesini aktarıyor.

Ancak bunun (tıpkı özelleştirmelerde yaşandığı gibi) kalıcı bir çözüm olmayacağı açık. Bütçeyi etkileyen yapıcı sorunlar ortada durdukça borçlanma ihtiyacı, faiz ödemeleri, devlet borç stoku artacaktır. Günün birinde iktidar bu borçları geri ödemek durumunda kaldığında, borç ödemeyi reddeden bir yolu seçemeyeceği için, dolaylı bir yola başvuracak ve MB’ye bastırdığı taze liralarla bu borçları ödemek durumunda kalabilecektir (monetizasyon). MB’nin doğrudan siyasal iktidarın emrinde olmasının rasyonalitesini buradan irdelemek gerekir.

Öyleyse bu korku tünelinden hızla çıkmak için (sorunun temeline inip) öncelikle bu denli borçlanmaya neden olan devlet harcamalarına olan ihtiyacı azaltmak gerekmez mi?

Bu sıkıntılı durumdan toplumun bütününden yana bir çıkış; hem güçlü bir alternatif ekonomik model ve buna uygun halktan, emekten, toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve ekolojiden yana ekonomi politikalarını, hem de güçlü bir demokratikleşmeyi gerektiriyor.

 

DİP NOTLAR

 

(1) https://theconversation.com/how-an-economic-theory-helped-m… (22 September 2017).

 

(2) Thomas Riddell, “The Economic Effects of the War in Vietnam”, Review of Radical Political Economics, https://journals.sagepub.com (1 August 1970).

(3) “Erdoğan 15 Temmuz töreninde: Ekonomi battı, bitti diyorlar, bunlarda insaf yok”, https://www.birgun.net/…/ataturk-havalimaninda-15-temmuz-to…(15 Temmuz 2019).

(4) Koray Düzgören, “Putin S-400’lere karşılık İdlib’i mi ikram ediyor?”https://www.artigercek.com (14 Temmuz 2019).

(5) https://www.hmb.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri (18 Temmuz 2019).

 

(6) Hazine ve Maliye Bakanlığı, Hazine Nakit Gerçekleşmeleri (2005-2019),https://www.hmb.gov.tr. (18 Temmuz 2019).

(7) 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu, Madde 1-3.
(8) R. Hakan Özyıldız, “Yılın kalan bölümünde Hazine borçlanması!”,http://www.hakanozyildiz.com (10 Temmuz 2019).

(9) Uğur Gürses, “Bütçe açığına banknot matbaası çözümü”,https://ugurses.net (30 Haziran 2019).

(10) Thomas J. Sargent, Neil Wallace “Some Unpleasant Monetarist Arithmetic”, Federal Reserve Bank of Minneapolis Quarterly Review/Fall 1981.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.