Trenin Tam Saatiydi

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Kader inancı, insanı, varsayılan ve ön kabulle inanılmış bir kadere razı olmaya zorluyor.

Razılık kolay şey değil, sevmeniz de şart!

O hâlde, Amor Fati; kaderini sev!

Yaşadığı sarsıntılı yılların acısıyla yazdığı savaş karşıtı romanlarıyla tanınan Alman yazarı Heinrich Böll’ün Nazi askeri olan kahramanı, sürekli ölüm ölüm diye sayıklıyor, ölüme gittiğini biliyor, belki de kendi sonunu kendisi hazırlıyor.

Nobel Ödüllü kısacık romanı, Trenin Tam Saatiydi baştan sona kadere rıza göstermekliğin ve bir sevkiyat treninde sıkışıp kalmış çaresizliğin romanı; okunmalı.

Machiavelli, yaşadıklarımızı iki şeye bağlıyordu: Fortuna ve Virtue!

Fortuna talih, kader, kısmet olarak adlandırılabilecek bizim dışımızdaki nesnel dünyanın tamamıydı, ona göre; Virtue ise erdemlilik, insanın özü, edim gücü, dahası yaşam çabasıydı. Virtue fortunayı denetlediği ölçüde talihi değiştirmek imkânı vardı.

Hatta virtue fortunayı yenmeli, onu kontrol etmeliydi.

Bunlar Machiavelli’nin sözleri; kısmen kabul edilebilir görünüyor.

Talihini çok zorlama diyorlarsa bunda da gerçeklik payı olmalı zira bizim karşılaştığımız Fortuna bazen çakır pençe, çelik bilek çıkıyor, o zaman bükemediğin bileği öpmekten başka çare kalır mı geriye!

1985’de yaşama veda eden Böll’ün uzun aradan sonra, ilk baskıları Bilgi Yayınevi tarafından, üstelik Türk edebiyatının en usta öykücüsü, romancısı Zeyyat Selimoğlu’nun çevirisinden alınıp yayınlanmış bu eseri, bu kez Can Yayınları elinde değerleniyor; temiz baskı, güzel kapakla karşımızda.

Romanın kahramanı henüz liseden mezun olmuş, henüz ilk aşkı bile tatmamış, hayat deneyimi olmayan bir genç delikanlı, adı Andreas; Alman Ordusunda er! Doğu cephesine gönderilen, aralarında kıdemli askerlerin bulunduğu bir sevkiyat treninde ölüm korkusuyla bir köşeye siner, çevresindekileri gözleyip dinler; içinden sürekli öleceğine ait kuşkusu kalmamış sözcükler geçmektedir.

¨Yakında öleceğim; kıyıya yakın olduğunu bilen ama birdenbire kuvvetli bir dalgayla açığa sürüklenen bir yüzücü gibi geliyor kendisi kendisine. Yakında!¨

Birkaç gün sürecek tren yolculuğunda öteki savaşlarda ¨kaşarlanmış¨ askerlerin anlatılarını dinliyor, biz okurlar da onunla birlikte işitiyoruz. Ötekilerden birisi, başından geçenleri anlatırken, bir Nazi çavuşun birliğindeki tüm askerlere tek tek tecavüz ettiğini, ses çıkaramadıklarını anlatıyor; ağlıyor. Sonunda evli bir askere göz diken çavuş, emeline ulaşamayınca bir intihar süsü verip bu askeri öldürüyor; hep birlikte bir bataklığa cesedini atıyorlar. Trendeki alkolün etkisiyle dili çözülen askerden dinliyoruz; Andreas korkuyor, çok korkuyor. Fakat talih trenine bir kere binmiş, inebilmesi güç; kaçması mümkün ama yakalanınca sorgusuz sualsiz infaz mangası karşısına dikilecek; biliyor.

Andreas’ın dilinde sık sık bir dua dolaşıyor: Tanrının minberine gidiyorum; İntroibo ad altare dei…

Andreas’ın Talih Treni istasyonlarda dura kalka ilerliyor; ölüme doğru. Andreas birkaç gün sonra trenden inince cepheye sürüleceğini, daha ilk çatışmada, eğer o zaman talihi yaver giderse bir sonrakinde ama mutlaka yakında öleceğini biliyor. Bu saplantılı düşünceyle eli ayağı buz kesmiştir; sadece donuk bakışlarla öylesine bakıyor. Biz de trendeki askerlerin hikâyeleriyle buz kesiyoruz; savaş fena ama gerçek!

Andreas’ın Fortunası, trenin durduğu bir istasyonda sabaha kadar bekleneceğinden diğer erlerin aklına uyup yakınlardaki bir geneleve gitmesine izin veriyor; gidiyor.

Genelevde ne işi var? Donmuş bir beden o şimdi; hem hava sıcaklığı Polonya cephesinde buz kesiyor hem yakında öleceğim diye titreyen delikanlının her yeri buz!

Genelevde bir köşede oturup ötekileri bekleyeceği sırada Olina adlı müşterisiz kalmış bir kız, gencecik, güzel ve içli bir kız onu alıp odaya çıkartıyor. Andreas razı, sohbete razı, beraber şarap içip ekmek arası sosis yemeye razı. Saatler geçiyor, Andreas kıza ¨Beni bir saniye bile yalnız bırakmamalısın, bırakma… Artık sensiz yaşayamam ben!¨ diyor, aralarında birden doğan sevgi aşka, aşk tutkuya ve kadere dönüşüyor. Olina seviniyor, o kısacık lekelenmiş hayatında ilk kez bir şey duydu:

¨Artık bensiz yaşayamaz mısın, dedin?¨

Evet, dedi…

Şimdi Andreas firar edecek, kız evden kaçacaktır. Olina tasarlıyor; ertesi sabah oraya gelecek Alman generalinin arabasını kaçırıp bir binebilseler, oradan uzaklaşacaklar, kız biliyor nerede saklanacaklarını; orman her tarafı!

Sonrası; ölüm onları generalin arabasına yapılan, galiba Partizanların düzenlediği, bir saldırıda yakalıyor.

Romanı buruk okuyorsunuz; savaş karşıtı olmak okumayı da gerektiriyor tabii…

Fakat son satırları okurken hissediyorsunuz ki, fortuna’ya karşı virtue pek çok zaman çaresiz kalıyor.

Bu arada, eklemek zorundayız, muarızlarımızı kızdırmak pahasına ama ne edelim ki biz demedik; Machiavelli demişti:

Virtue erkektir, eril karakterdir!

Fortuna ise kadındır, dişidir.

Fortuna her zaman dediğini yaptırıyor, diyorlar; bilmem öyle midir?

________________

Trenin Tam Saatiydi,
Heinrich Böll
Çev: Zeyyat Selimoğlu
Can Yayınları, 3.Baskı
Sayfa sayısı: 120

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here