Türk Aydınlarında Mandacılık Çelişkisi

Türk Aydınlarında Mandacılık Çelişkisi

0
PAYLAŞ

Gerçekten de 12 Eylül, toplumda barış yaratmak uğruna toplumsal barışın kaybedilmesi ve gençliğin siyasetten uzak tutulması (depolitizasyonu) açısından son derece tehlikeli sonuçlar üretmiştir. Türkiye’de 12 Eylül askeri müdahalesini eleştirmeden ve sorgulamadan, bugün Türk aydınlarının birçoğunun kafasında bir siyasal kültür unsuru haline gelen “devlet ile uzlaşmama” önyargısının oluşmasını açıklamak olanaklı değildir. Gerçekten de bugün Türk aydınlarının birçoğu, devlet ile uzlaşma ve emperyalist saldırı ve tehlikelere karşı ulus-devleti savunmak konusunda duraksama göstermektedirler.


Bu önemli belirleme göz ardı edilirse, Türk aydınlarına egemen olan “devlet karşıtlığı”nın mantığını algılayabilmemiz zor olacaktır. Bu yazı ile, Türk aydınının “ulus-devlet ve millet düşmanlığı”nı eleştirmek ya da savunmak değil, bu istenmeyen gelişmenin nedenlerini araştırarak tehlikelerini ortaya koymaya çalışacağım.


Aydın Kavramı Aydın kavramı üzerinde birçok tanım ve yazın bulmak olanağı vardır. Ancak bu tanımların birçoğu, kavrama ideolojik anlamlar yüklemekte ve aydınları, bu ideolojik amaçlara ulaşmak için bir araca dönüştürmektedir. Oysa ki, bir ülkede, değişik düşüncelere sahip ve değişik ideolojik yönelimleri olan farklı aydın tipleri olabilmekte ve olmak zorundadır da.


Aydın kavramı ile tanımlanan kesimler, toplumun genel siyasal kültüründen farklı, sayı olarak sınırlı, entelektüel etkinlikler ile yoğunlaşmış, toplumun ve dünyanın geçmişi ve geleceği konusunda tutarlı bilgi ve savlara sahip insan topluluğudur. Aydın kavramını tanımlamadan önce, aydın olarak toplumun diğer kesimlerinden farklı olan bilgisel, kültürel ya da kişisel özelliklerin belirlenmesi gerekmektedir.


Aydın kesiminin üyeleri, her şeyden önce, toplumun diğer kesimlerinden farklı olarak, soyut ve bilimsel kavram kullanma oranının daha yüksek olduğu bir topluluktur. Aydınlardan farklı olarak toplumun diğer kesimleri, gördüğü, duyduğu ve inandığı gerçeklerden yola çıkarak düşünce ve duygularını geliştirmektedir. Daha açık bir anlatımla aydın olmayanlar, bilgi, duygu ve düşüncelerini soyut ve bilimsel kavramlardan yola çıkarak değil, gözlem ve deneyimlerine göre oluşturmaktadır.


Bu anlamda, bilgiye ulaşmakta aydınların tümdengelim ve tümevarım yöntemini bir arada kullanmasına karşın, aydın olmayanların yalnızca tümevarım yöntemini kullandıkları söylenebilir. Aydın kesiminin toplumun diğer kesimlerinden farklı bir diğer özelliği, tutarlı bilgilere sahip olmalarıdır. İçinde bulundukları toplumun ve dünyanın siyasal, toplumsal, kültürel ve diğer anlamlardaki geçmişi ve geleceği konusunda tutarlı bilgiye sahiptirler. Aydın olamayanlar ise bilgi eksikliği nedeniyle geçmiş ve gelecek konusunda bilgi sahibi olmayıp bugüne ilişkin deneyim ve gözlemlerle ürettiği bilgileri kullanmaktadırlar.


Bu açıdan, gerçek bir Türk aydını olan Uğur Mumcu’nun ünlü deyimiyle aydın olmayanlar, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardır.” Aydınların aydın olmayanlardan diğer farklı özellikleri olarak şunlar da sayılabilir : Bilimsel yöntem kullanmaları, yalnızca sonuçlar ile değerlendirme yapmayıp uzun dönemli etki ve tepkileri hesaba katmaları, belirli bir alanda düşünce üreterek oranda bilgi ev deneyime sahip olmaları, gerçeklere ulaşmak için gösterdiği çabalarda önyargısız hareket etmesi, olayların akışı içinde genellemeler yaparak bu genellemeler ile geçerli savlar üretebilmeleri, sonuçları veri almayıp nedenleri de araştırıp sorgulayıcı düşünceye sahip olmaları. Şair Akif Uğurlu’nun aşağıdaki dizeleri, aydının sorgulayıcı tavrını şiirsel biçimde ifade etmektedir :


Bir insana soru sorulmuşsa yanıtına kadar kıvranır durur insansa. Akif Uğurlu’nun dizelerindeki insan, aydını tarif etmektedir (Akif Uğurlu, Kabuk, Dünya Matbaası, 2002, s. 79.)


Bu özellikler temelinde bir aydın tanımı yapmak istersek, aydın, içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın genel gidişi hakkında tutarlı, önyargısız, bilimsel bilgi ve düşüncelere sahip olan ve bu bilgi ve düşüncelerini insanlığın hizmetine sokmak cesaretini gösteren insandır. Türk Aydınındaki Kalp Kırıklığı : 12 Eylül “Darbe”si Türk aydını, demokratik, laik, devrimci bir gelenek ile yoğrulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun baskıcı koşullarında olsun, Kurtuluş Savaşı’nın zor koşullarında olsun, demokratik mücadelede aydınları ön saflarda görmek mümkündür.


Türk aydını, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile çok zor koşullarla karşılaşmış ve haksız ithamlar ile hak etmediği acıları yaşamak durumunda kalmıştır. Toplumsal barışı sağlamak üzere topluma dayatılan anti-demokratik düzen, aydın düşmanlığına dönüşmüş, özellikle üniversitelerde dünyadaki gelişmeleri takip eden akademik çevrelere yönelik baskılar ve işten çıkarılmalar, haksız gözaltılar ve işkenceler, kitapların suç unsuru olarak toplumun zihnine yerleştirilmesi, üniversitelerin kışlalaştırılması gibi olumsuz gelişmeler, aydınlarda derin bir güvensizlik duygusu yaratmıştır. Bütün bu olumsuz gelişmeler, Türk aydınının devlete bakışında güvensizliği derinleştirmiş ve aydınları küreselleşme söylemlerine yakınlaştırmıştır.


Kısacası, 12 Eylül darbesi, Türk aydınına vurulmuş bir Darbe olmuştur. Aydını ile yollarını ayıran devlet, dini kullanarak geçici bir siyasal istikrar yaratma yolunu tutmuş, muhafazakar çevreler ve oportünist kesimlerle yaptığı ittifaklar ile laik ve demokratik düzenin sembolü olan değil, siyasal iktidarın bir aracı olan devlet tipini yaratarak devlet mekanizmasına olan güveni ve desteği büyük ölçüde azaltmıştır. Bir çok aydını ve laik-demokratik kesimler ile yolları ayıran devletin bugün gelinen noktada gerici güçlere karşı aydınların duyarsızlığını ve ulusal devlet politikalarını desteklememesini eleştirmesi, 12 Eylül deneyimi nedeniyle çok da haklı bir eleştiri sayılmasa gerektir.


Türk Aydınının Tehlikeli Oyunu : Mandacılık… Bir çok Türk aydını, devlete ve ulusal politikalara karşı güvensizliği ve kalp kırıklığı konusunda çok haklı nedenlere sahip olsa da, bugün geldiğimiz noktada tehlikeli bir oyun içindeki bir oyuncuya dönüşmüş durumdadır.


Türk aydını, yaşadığı topluma olan borcunun, ulusal çıkarları ve ulus-devleti desteklemekten geçtiğini anlamak zorundadır. Küreselleşme sürecinde ulus-devletlere yönelen tehditlerin, ulusun fertlerini köleleştireceğini anlamamak, aydınca bir tavır olamaz. Küreselleşme ideolojisinin ya da pratiğinin itici gücü olan ABD ve AB, dünyadaki egemenliği 2 açılım üzerinden yürütmeye çalışmaktadır.


Bunlar; “ulus-devletlerin güçsüzleştirilmesi” ve “Batı uygarlığının efendiliğinin kurumsallaştırılmasıdır” ABD ve AB, dünya egemenliğine ve küreselleşmeye temel engel olarak “ulus-devlet yapılanmasını” görmektedir. Bu yapı, ekonomik, politik, kültürel ve psikolojik açıdan Amerikan egemenliğine ve küreselleşmeye büyük tehditler barındırmaktadır. Bu yapının zayıflatılmasının 2 bileşeni bulunmaktadır.


Bu bileşenlerden ilki, ulus-devletin üstten yıpratılmasıdır. Bu ise BM, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB gibi ulus ötesi oluşumların desteklenmesi, yenilerinin yaratılması ve güçlendirilmesidir. Böylece, ulus-devletin egemenliğini sınırlayan ulus-üstü oluşumlar yaratılmış/güçlendirilmiş olacaktır. Ulus-devleti zayıflatan ikinci bileşen, “devlet-altı” örgütlenmeler ve meydan okumalar yoluyla ulus ya da devlet egemenliğinin sınırlandırılmasıdır. Bu ise özellikle Soros Vakıfları, ABD destekli çeşitli grup ve araştırma-inceleme vakıfları, araştırma merkezleri gibi Sivil Toplum Örgütleri yoluyla ulus-devletin gücünün zayıflatılması ve küreselleşmenin gereklerinin savunulması yoluyla yapılacaktır.


Ayrıca, ulus-devletin güçsüzleştirilmesi için bölgesel çatışmaların körüklenmesi, iç savaşların desteklenmesi, devletin küçültülmesi, özelleştirmenin teşvik edilmesi gibi politikalar desteklenmektedir. Bu iki bileşenin amacı, ulus-devletin güçsüzleşerek ABD ve AB’nin “Küresel Devlet” yaratma politikasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.
ABD ve AB, ulus-devlet ile savaşırken, önemli bir savaş alanı daha yaratmıştır. Ulus-devletler gibi küreselleşmeye direnen Siyasal İslam, ABD politikalarının hedefi durumuna gelmiştir. Bu nedenle, Ortadoğu, Amerikan politikalarının ilk aşamadaki uygulama merkezine dönüştürülmüş ve siyasal İslam ile ulus-devlet yapılanmalarının çökertilmesi anlamında kapsamlı bir dünya savaşı (Küresel Savaş) başlatılmıştır.


Amerika’nın Ortadoğu politikalarını bu kapsamda değerlendirmek gerekmektedir. Türk aydını, bu küresel savaş ortamında tarafını belirlemek zorundadır. Bu taraflar arasında ABD ve AB bloku ile ulusun köleleştirilmesi seçeneğine yakın duran bir çok Türk aydını bulunmaktadır.


Bu aydınlar, ulusal çıkarlara karşı mücadele veren mandacı bir zihniyete bilerek ya da bilmeyerek destek vermektedirler. İkinci yol ise devlet ve ulusal kurumlar ile kırgınlıkları ve güvensizlikleri bir yana bırakmak ve emperyalizme ve küresel güçlere karşı ulus-devleti ve ulusal çıkarları savunmaktır. Türk aydınının önünde, II. Kurtuluş Savaşı’nda taraf olmak sorumluluğu bulunmaktadır : Ya Mandacılık, ya Ulusun, Halkın Çıkarlarının ve Ulusal Devletin savunulması.

BİR CEVAP BIRAK