Türk Tarih Kurumu ve Başkanı

Öncelikle kavramsal bir kaç noktayı birbirinden ayırmak gerekir.  Bilim insanı olmak ile isimlerinin yanında Doç. veya Prof. ünvanları taşımak her zaman bire bir aynı şeyler değildir. Bilim insanı objektif olmaya özen gösterir. Özellikle sosyal bilimler alanında bu çok daha önemlidir. Çünkü sosyal bilimler aynı zamanda sosyolojiyi ve siyasal bilimlerini de kapsar. Bu nedenle bilim insanı iddiasında olan biri, araştırmalarını objektif yapmak zorundadır. Siyasal bilimler ile ideolojik-politik alan arasındaki ilişki de, tarihsel araştırmalarda her zaman önemli bir faktör olmuştur. Bu neden sosyal bilimler alanındaki araştırmalar genellikle tartışma konusu olur. Ama bütün bunlara rağmen, ‘bilim’ insanı, araştırmalarında bilimsel çalışmanın genel geçerli olan kurallarına uymak zorundadır. Birileri yaptığı ‘akademik’ çalışma nedeniyle Doçent, Profesör ünvanı alabilir, ama ‘bilim’ insanı olamaz. Yani, her ‘bilim’ insanı akademik unvan alabilir. Ama her profesör ‘insanı’ adamı olmaz.

Devletin temel stratejik kurumlarından biri olan ‘Türk Tarihi Kurumu (TTK)’nun başkanı Yusuf Halaçoğlu gibi bir ‘salak’,  bir bilim insanından olması gereken hiç bir özelliği taşımıyor. Peki, kimdir bu şahıs: İsminin baş tarafına ‘prof’ ünvanı bulunan ve kendi aslını da inkâr eden bir faşist. Azeri ve Ermeni karışımı, yani Türk değil. Bu adamın söylediklerinden çok daha fazlasını binlerce kez duyduk. Ama bu aptalca konuşmayı önemli kılan onun başında bulunduğu kurumun öneminden kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de ırkçılığı resmileştiren kurum TTK’dir. Kurulmasının tek bir amacı var: O da Anadolu ve Mezopotamya’da yaşan bütün halkları yok saymak, tarihsel gerçekleri çok bilinçli olarak çarpıtmak, asimilasyon ve imha politikasına ideolojik-politik bir kılıf bulmaktır. TTK tarafından geliştirilen ‘Türk Tarihi Tezi’ ve ‘Güneş Dil Teorisi’ aynı zamanda ırkçılığın ve faşizmin ideolojik temellerini oluşturmaktadır. Dünya’da gelmiş geçmiş bütün uygarlıkları ‘Türk kökenli’ gören, bütün ulusların ‘Türk ırkından doğduğunu’ iddia eden bir düşüncenin resmi ideoloji olarak kabul görmesi, aynı zamanda devletin politik karakterini ortaya koymaktadır.

1935 yılında TTK tarafından gerçekleştirilen ‘Türk Tarih Kongresi’nde benimsenen ve devlet politikası haline getirilen görüş şöyle; “Beşeriyetin en yüksek ilk kavimi vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türkleridir. Çin medeniyeti esasen Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da milattan en aşağı 7000 yıl önce ilk medeniyet devrini açan Sümer, Elam, Akta vb. Türk’türler… Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetin kökenleri Türklerdir…  Hint medeniyeti Orta Asya’da gelen Türkler tarafından kurulmuştur… Grek namı olan Doryenlerin ahalisi Türk’tür. Eti’lerin başlarında bulunanlar Türklerdi. Latin medeniyetinin kurucuları kimlerdir? Türklerdir…” Bize gülünç ve çok aptalca gelen bu görüşleri neyi ifade ediyor:
1- Anadolu ve Mezopotamya topraklarının ‘sahipleri’ olan başta Kürt ulusu olmak üzere çok sayıda ulusal azınlığının bir bütün olarak inkâr edilmesi politikasıdır. Yani Anadolu’nun Türkleştirilmesi stratejisidir. Bu strateji kesintisizce devam etmektedir.

2- Savunulan  ‘üstün ırk’ tezi faşizmin en önemli görüşlerden biridir. Bunun somutlaşmış biçimi ise ‘ülkenin bölünmez bütünlüğüdür.’ Bu anlayış halen egemendir.

3- Faşizmin ideolojik temelini oluşturan ırkçı ve şovenist içerikli bu görüşler aynı zamanda Türk-İslamcı Sentezinin de ideolojik gıdasıdır. Bu versiyonunun sembolik temsilcisi Gül olacaktır.

Güncel politik durum bakımından dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta da şudur. Bu açıklamanın zamanlaması ve yeri bakımından tesadüfü olmadığıdır. Cumhurbaşkanlılığı seçim turları yapılıyor. Aday Türk-İslam geleneğinden gelen bildiğimiz Türk-Kürt karışımı Kayserili A. Gül. Söz konusu açıklama ise Türk-İslamcı hareketin denetiminde olan Kayseri ilindeki Erciyes üniversitesi. Yani Gül’ün memleketinden devletin en önemli stratejik kurumundan uyarı amaçlı yapılan bir açıklamadır.

Türk devletinin kuruluşundan beri Kürtleri yok sayan parlamentoda Kürtler grup kurdular. Generaller parlamentoyu protesto ettiler. Darbeci generallerin hazırladığı anayasa ise, artık işlevini yetirmiş ve politik sürecin gerisinde kalmış bulunuyor. Bu nedenle egemenler cephesinde yeni bir anayasa tartışması zorunlu olarak gündeme geldi. Tartışılmaya başlanan anayasanın en önemli yanı, Kürtler ve ulusal azınlıklar için yapılacak tanımlamadır. Zaten mevcut anayasanın ilk 4 maddesi değiştirilmeden kalacak. Bunun diğer bir anlamı asimilasyon ve inkâr politikasının devam edeceğini göstermektedir.
Çok yönlü bir iç politik krizle karşı karşıya olan devlet, ırkçı, inkârcı ve asimilasyoncu kuruluş felsefesinden vazgeçmek istemiyor. Generallerin direndiği en önemli nokta budur. TTK’nun açıklaması buna yöneliktir.  Önümüzdeki dönemlerde devletin önemli kurumlarının bu yönlü açıklamaları birbirine takip edecektir. Müstakbel Cumhurbaşkanı Gül, devletin bu stratejik politikasının yeni bir temsilcisi olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Kürtlere, Ermenilere ve Alevilere yönelik tamamen inkâr ve tehdit içerikli bu açıklamaya karşı toplumsal refleks gösterilmeli, inkârcılık ve asimilasyon politikası deşifre edilmelidir. Bu görev öncelikli olarak, bilim adamlarına, aydınlara, yazarlara, hukukçulara, demokratik toplum kuruluşlarına düşmektedir.

___________

Gokyuzu9@aol.com
Mustafa PEKÖZ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here