Türkiye son 200 yılın en gerici dönemini yaşıyor

Türkiye son 200 yılın en gerici dönemini yaşıyor

0
PAYLAŞ

Osman Tiftikçi ile Fikret Başkaya söyleşti…

– 1. Son kitabını* zevkle okudum, tebrik ve teşekkür ediyorum. İstersen, genel bir tespitle başlayalım. Son dönemde İŞİD ve benzerlerinin zuhuruyla, bizzat İslam algısıyla ilgili “aşırılıklar” da depreşti, yeniden su yüzüne çıktı. Sanki “işte İslam budur” demeye kadar ileri gidenler çoğaldı. Aslında bu, Müslüman Arap halklarına dair üretilmiş, Avrupa-merkezli, Oriyantalist önyargıların, kabullerin, basma kalıp düşüncelerin depreşmesi demeye geliyor. Ki bunlar, işte bu toplumların “uygarlık üretme” yeteneğinden yoksun oldukları, modernite ve demokrasi gibi kavramların onların kitabında yazmadığı, Müslüman Arap toplumlarının “özel bir kategoriye” dahil oldukları, ilerleme [progrès] üretemezlikleri, rasyonel düşünce yoksunu oldukları, devrim kavramına yabancı oldukları, eşitsizlik ve adaletsizlik karşısında tepkisiz oldukları… gibi bir dizi bilim ve gerçek dışı kabullere, önyargılara dayanıyor. Tabii bu durumun da dinden, İslam’dan kaynaklandığı, onun doğal sonucu olarak tezahür ettiği ima ediliyor… Velhasıl, Avrupa-merkezli, Oriyantalist, ırkçı bakış açısının ürünü olan bir İslam-Arap algısı söz konusu…

İşin garip tarafı, bu tür saçma-sapan önyargıların ve kabullerin, sadece bunları üreten Batılılar katında değil, bizzat eğitimli, okumuş Müslüman Araplar tarafından da içselleştirilmiş olması… Oysa ne kadar eski, köklü ve kapsayıcı olursa olsun, din de son tahlilde bir ideolojidir ve bütün mesele onun nasıl yorumlandığı, nasıl algılandığı ve nasıl anlaşıldığıdır. Bu konuda neler söylemek istersin?

– İslam’ın gelişmeye engel olduğunu iddia eden anlayış 19. Yüzyıl sonlarında Avrupa’da ortaya çıkmıştı. Fransız burjuva aydın Renan’ın şahsında simgeleşmişti bu anlayış. Bu anlayış aynı zamanda bir Hıristiyanlık övgüsüydü. Bu anlayışa göre, İslam gelişmeyi engelleyen bir dindi ve bu anlayış hep var oldu. Müslüman ülke burjuva aydınları katında da rağbet gördü. Bu anlayışa süreç içinde İslam dininin demokrasiyle çeliştiği, kadın haklarıyla çeliştiği, İslam’ın kendi dışındaki inançları zorla yok eden savaşçı, katliamcı bir din olduğu gibi özellikler de eklendi.

Oysa, İslam ülkelerinin geri kalmışlığını, bu ülkelerdeki siyasi düzenleri, İslamı kullanan siyasi oluşumları, bunların kullandıkları yöntemleri dinle açıklamaya kalkmak yanlıştır. Böyle yapmak özünde dincilerin, dünyayı, evreni, yaşamı dinle açıklamaya çalışmalarından farklı değildir. Toplumsal, tarihi, siyasi olgular dinle değil, günün gerçekleriyle, sınıflar mücadelesi ve bunun ihtiyaçlarıyla açıklanmalıdır. Bu toplumbilimin, tarih biliminin de abcsidir…

Tarihin hiçbir döneminde toplumsal, tarihi gerçeklerden, o dönemin sınıflarından bağımsız bir din anlayışı ve dinî oluşumlar olmamıştır. Ayrıca tarihin her döneminde aynı dinin değişik yorumları hep var olmuştur. Çünkü her sınıf dini kendi ihtiyaçlarına göre yorumlar, biçimlendirir, kendi istemlerini dile getiren bir şekle sokar. Hiçbir zaman iktidardakilerin dini ile ezilenlerin dini aynı olmamıştır. Fransız devrimine kadar bütün halk ayaklanmalarının dini biçimler aldığını unutmamalıyız. Ama bütün savaşlar ve katliamlar ve işkenceler de din adına yapılıyordu. Günümüz için söylersek, emperyalizmin, egemen sınıfların sahiplenip destekledikleri İslami anlayış, kâr için her şeyi mubâh gören, Afganistan’da, Irak’ta, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika ülkelerinde olduğu gibi, milyonlarca insanın katledilmesini öngören, faşist insanlık dışı bir anlayıştır. Ama yoksulların İslamı, eşitlikçi, vicdanlı, merhametlidir.

Günümüzdeki İslami oluşumlar ve bunların ideolojileri esas olarak bugüne özgüdür. Bunları 1400 yıl öncesinin sözleriyle fikirleriyle açıklayamayız. Örneğin Asr-ı Saadet diye adlandırılan dönemde mezhepler ve mezhep savaşları yoktu. Daha düne kadar ılımlı İslam, radikal İslam, köktenci İslam, tevhidi hareket gibi ayırımlar da yoktu. El Kaide, Taliban gibi anlayış ve örgütlenmeler 1990’lı yılların ürünüdür. Türkiye’de cemaatler tek parti döneminde filizlenmiş, 1960’lardan sonra toplumsal, siyasi, ideolojik bir güç haline gelebilmişlerdir. Yani İslam hep vardı ama ortaya çıkan siyasi, ideolojik oluşumlar farklı koşulların, sınıflar mücadelesinin farklı ihtiyaçlarının ürünüydüler.

Toplumsal gerçekliklere dini temelde yaklaşım, Türkiye’deki bilimsel birikimin çok gerisinde bir tutumdur. Böyle bir tutum dini sınıfsal çıkarlarına alet eden din tüccarlarının; “bunlar dine düşman, dine hakaret ediyorlar” demagojilerine de pirim vermek olur.

– Bu yaklaşım çerçevesinde Taliban, El Kaide, IŞİD gibi oluşumları nereye koyacağız o halde?

– Taliban ve El Kaide, Doğu blokunun çökmesinden sonra ortaya çıkan yeni koşulların ürünüydüler. Bu örgütler 1990’lı yıllarda kuruldu. Burada konumuz açısından cevap verilmesi gereken soru şudur: İslam dini bu tür örgütler tarafından neden en geri, en bağnaz, hatta geri bıraktırılmış Müslüman ülkelerde kazanılmış kısmi demokratik hakları, kültürel gelişmeleri, nispi seküler kazanımları da silecek biçimde yorumlandı? Neden bu tür yorumlar ve oluşumlar emperyalizm tarafından, Müslüman devlet yönetimleri tarafından desteklendiler ve bir kısım kitleden rağbet gördüler?

Emperyalizm açısından şunları söyleyebiliriz: Emperyalizmin ideolojik geriliği daha 1980’li yıllara gelindiğinde, İslam ülkelerinde yobazlık derecesine ulaşmıştı. Emperyalizm bu ülkelerdeki anti-emperyalist, sosyalist hareketlere ve ideolojilere karşı, Sovyetler Birliği ve diğer “reel sosyalist” ülkelere karşı dini gericiliğe sarılmıştı. Bazı İslam ülkelerindeki kısmi laiklik bile emperyalizme dar geliyordu. Türkiye’de 12 Eylül cuntasıyla, Pakistan’da Ziya ül Hak cuntasıyla, Mısır’da Nasır’dan sonra gelen Enver Sedat ve Mübarek yönetimleriyle geliştirilen dini gericiliği, Yeşil Kuşak projesini bu vesileyle hatırlamak gerekir.

Emperyalizm Suudi Vahâbiliğini, Selefilik biçiminde Ortadoğu ve İslam ülkelerindeki antiemperyalist, ulusalcı, demokratik, sosyalist hareketlere karşı zaten kullanmaktaydı. 1960’larda kurulan Rabıta, daha sonra İslam Konferansı gibi örgütlerin ardında Suudi gericiliği vardı. Suudiler bütün İslam ülkelerinde kendilerine yakın İslami akımların tümüne de yardım ediyorlardı.

Vahâbilik 1730-40’lı yıllarda, Arabistan’da kendi devletlerini kurmak isteyen kabilelerin ideolojisi olarak ortaya çıkmıştı. Peygamber soyundan gelen, İslama beşiklik etmiş, başkalarına hükmetmiş bu kabileler, yüzyıllarca Emevi, Abbasi ve Osmanlı egemenliğinde kaldıktan sonra, kendi devletlerini kurmak istediler. İslamı da aşiret, kabile yapısına uygun biçimde en sekter, en geri biçimde yorumladılar. Bunlar kendilerinin egemen olduğu dönemlerin saf İslamını, Kur’an ve Sünnet’ten ibaret olan İslamı, Selefi anlayışı savunuyorlardı. Mezheplere ve İslama sonradan eklenen her şeye şiddetle karşıydılar.

Vahâbi hareket, 1800’lü yılların ilk çeyreğinde Osmanlılar tarafından bastırıldığında, İslam dünyasında başka İslam yorumları da ortaya çıkmıştı. Örneğin Kafkaslarda Şeyh Şamil Vahhâbilik benzeri bir İslami anlayışı zorla yerleştirmeye çalışıyordu. Tatar aydınları ise Kursavî ve Mercanî’nin şahsında İslamı reformist bir yoruma tabi tutmuşlardı. Şeyh Şamil, Kafkas halklarından tepki gördü, Ruslar karşısında yalnızlığa terkedildi ve teslim oldu. Vahâbiliğe yakın bu İslami anlayış Kafkaslarda tutmadı. Ama Vahâbilik, aşiret, kabile yapısının tasfiye edilemediği, yönetimde, işbirlikçi şeyhlerin, kralların var olmaya devam ettiği Arap yarımadasında ve Ortadoğu’da yok olmadı.

1930’lu yıllarda petrolün bulunmasıyla, Vahâbilik büyük bir mali güce de kavuşmuş oldu. Emperyalizm İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu gücü Arap milliyetçiliğine, sosyalist düşünceye, Sovyetlere karşı bir silah haline dönüştürdü. Suudiler farklı İslami akımlara maddi ve ideolojik destek sağlamalarının yanı sıra (örneğin Türkiye’de de 1960’lı yıllardan itibaren bütün cemaatleri maddi olarak desteklediler), İslam ülkelerinde kendi anlayışları doğrultusunda Selefi örgütler de kurdular, kurdurdular. Örneğin Mısır’da Selefi hareket 1950’li yıllardan itibaren örgütlenmeye başladı.

Sovyetler Afganistan’dan çekildikten sonra başlayan iktidar kavgasında, Taliban ve El Kaide örgütlendi. Bu örgütler Selefi denilen İslam yorumu üzerine kuruldu. Çünkü hem ortaya çıkış süreçleri hem de günün koşulları bunu zorunlu kılıyordu. Örneğin Taliban başlangıçta Suudi Arabistan’ın finansal desteğiyle Pakistan tarafından örgütlenmişti. Talebelere sekter, kendi anlayışından başka bütün İslami yorumlara düşman Vahâbî eğitimi verilmişti. Bunun nedeni sadece eğitimin ardında Suudi Arabistan’ın bulunması da değildi. Aşiret yapısının egemen olduğu, dinin en gerici biçimde yorumlandığı, Sovyet işgaline karşı verilen mücadelede ideolojik olarak dinin ön planda bulunduğu, ciddiye alınabilecek bir tane demokratik laik hareketin bulunmadığı Afganistan’da başka bir ideolojik yorum başarılı olamazdı.

İslâmın bu tür yorumuna sarılmak için çok önemli bir neden daha vardı ki, o da İran ve Şiilik faktörüydü. İran devriminden sonra, Suudi Arabistan başta olmak üzere, bütün Müslüman ülkeler İran’a karşı ideolojik ve siyasi mücadele içindeydiler. Doğu blokunun çöküşünden sonra İran’ın Şiiliği de kullanarak, Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’ya girme tehlikesi büyüdü. Bu tehlikeyi önleyebilmek için, İslami anlayışta esnek değil, sekter ve sert olmak zorunluydu. Örneğin İslam kardeşliği, değişik İslami anlayışların ve yaşam tarzlarının bir arada bulunması, mezhepsel farkların ortadan kaldırılması gibi anlayışlara pirim vermek hem kapıyı İran etkisine açmak olurdu ve hem de iktidar için mücadele edilen İslamcı yönetimlerle ve örgütlerle savaşmayı zora sokardı. Emperyalizm bu örgütleri kendi egemenliği için rakip Müslümanlarla savaşsınlar diye destekliyordu. Örgütün dışındaki farklı İslami yorumları düşman bellemeden bunu yaptırabilmek mümkün değildi. İslâmın toplumcu, kollektif, ezilenden yana yorumlarının Suudiler ve Pakistan tarafından emperyalizm destekli olarak örgütlenen bir yapı tarafından savunulmasını beklemek, ölü gözünden yaş beklemekle özdeşti.

Kısacası Taliban, El Kaide türü anlayışlar ve örgütler bir yandan tarihi gelişimin aldığı biçim, diğer yandan da Doğu Blokunun çökmesinden sonra ortaya çıkan yeni koşulların, Suudilerin ve İran’ın birbirine zıt etkilerinin, emperyalizmin ve işbirlikçi devlet yönetimlerinin ihtiyaçlarının ürünü olarak ortaya çıktılar. Bu anlayış ve yapılanmalar, İslam dininin özellikleriyle, vahşetiyle vs. değil, bu maddi olgularla, emperyalizm ve işbirlikçi egemen sınıfların ihtiyaçlarıyla açıklanmalıdır.

Emperyalizm, siyasi İslam, radikal İslam diye isimlendirdiği bu yapılanmalarla, bir taşla birkaç kuş vurdu aslında. Müslüman sömürge ülke halkları ve Batılı ülkelerdeki göçmen Müslüman işçiler, Batılıların gözünde düşman olarak görülmeye başlandı. Yani Batılı halklar devletlerine, düzene ve dinlerine daha çok bağlandılar. Emperyalist devletler terörü bahane ederek bir çok demokratik hakkı gasp ettiler ve yeni baskı yasaları çıkardılar.

Bu anlayışların bazı Müslümanlar, özellikle de gençler tarafından sempatiyle karşılanmasının nedenlerini, emperyalizmin ve işbirlikçi devlet yönetimlerinin dünya Müslümanlarına reva gördüğü baskı ve zulümde, gençliği mahkum ettiği açlık, işsizlik ve gelecek kaygısında aramak gerekir. Kapitalizmin bu ülke halklarına, gençliğine hiçbir olumlu gelecek, sarılabilecek bir ütopya bırakmamasında aramak gerekir. Ben bu gençleri bu İslami örgütlere çeken en önemli özelliğin emperyalizme ve mevcut devlet yönetimlerine karşı savaşmak isteği olduğuna inanıyorum. Bunlar var olandan farklı yeni bir dünya, yeni bir düzen kurmak istiyorlar. Tabii yağmurdan kaçarken doluya tutulup bir yığın pis işe bulaştırılıyorlar ki, orası ayrı…

– Türkiye’de rejimin dinîleştirilmesi, devlet ve cemaat dindarlığı, mülk sahibi sınıflar ve emperyalizm (ABD] tarafından dinin araçlaştırılması cephesindeki manzarayı nasıl görüyorsun?

– Genel olarak bakıldığında Türkiye son 200 yılın en gerici dönemini yaşamaktadır. Bu süreçte kazanılan kısmi burjuva demokratik, kültürel, seküler kazanımlar yok edilmektedir. Atatürkçüler II. Abdülhamit’i tarihimizin en büyük gericisi olarak bilir. AKP iktidarı ve T. Erdoğan Abdülhamit’in bile gerisine düşmüştür. Abdülhamit bugünkü eğitim sistemini kuran kişiydi. Abdülhamit medrese mezunlarına bürokraside iş vermiyordu. Memur olmak için Mülkiyeyi bitirmiş olmak gerekirdi. Askeri okullarda eğitim dini değildi. Medreseler fiili olarak eğitim sisteminin dışına çıkmıştı. Şimdi tam tersi yapılarak eğitim tümden dînî hale getirilmeye çalışılıyor. Neredeyse her iki okuldan biri imam hatip. Çocuklar zorla imam hatiplere yönlendiriliyor. Abdülhamit döneminde siyaset, eğitim, hukuk esas olarak dini kurumlar olmaktan çıkmıştı. Şimdi Diyanet devletin en etkin kurumu. Devletin bütün bürokrat kadroları, valiler, kaymakamlar, polis şefleri, Milli Eğitim müdürleri, adalet kurumları dinci kadrolarla dolduruldu. AKP’li olmayan, belli bir cemaatten olmayan kişiler buralarda yer bulamıyor. Hatta Alevi, Kemalist, solcu olanlar uzaklaştırılıyor. Abdülhamitle en büyük benzerlik basına ve düşünceye konulan yasaklar. Sendikal hareket bile dincileştirildi. Memur-Sen en büyük kamu çalışanları konfederasyonu. Hak-İş ikinci büyük işçi sendikaları konfederasyonu. Türk-İş yönetimi AKP’ye bağımlı. Bu da Türkiye ve işçi sınıfı tarihinde bir ilk.

Dinin toplum üzerindeki etkisi tarihimizde görülmedik biçimde artmış durumda. Kısacası Türkiye son 200 yılda böyle bir dönem yaşamadı.

Memleket içinde durum böyle. Dış politikada da emperyalizme hizmette kusur etmemekle birlikte kendi aklınca bazı işler çevirmeye, İslam dünyasındaki bazı anlayışlarla özel ilişkiler geliştirmeye çalışan bir dinci yönetim var.

Resmi İslam, yani egemen sınıfların ve emperyalizmin dinciliği açısından meseleye bakarsak durum şöyle görünüyor: 12 Eylül faşizmi ile birlikte dinci politikalar daha öne çıkarılmıştı. Gülen hareketi ve AKP bu politikaların bir ürünü ve aracıydı. Ama emperyalizmin ve büyük sermayenin istediği her halde yukarıda manzarasını çizmeye çalıştığımız durum değildi.

Günümüzde iktidarda olan Resmi İslam yani, TÜSİAD’ın, ABD’nin, ordunun İslamı değil. Günümüzde Cemaatlerin yani İskenderpaşa, İsmailağa, Süleymancılar, Menzil, Erenköy gibi dini yapılanmaların, eski Milli Görüşün İslami anlayışı yönetimde bulunuyor. Gülen hareketi ile AKP arasındaki kıyasıya mücadele bir yanıyla eski Resmi İslam ile Cemaat İslamcılığı anlayışı arasındaki mücadeledir. Saflara şöyle bir baktığımızda bu rahatça görülür. Gülen’in yanında ABD, Almanya başa olmak üzere, Avrupa Birliği, Türkiye’deki bütün liberal çevreler ve TÜSİAD var. AKP’nin yanında ise – antikapitalist Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar gibi küçük çevreleri bir yana bırakırsak- bütün dini çevreler, MÜSİAD ve tüm İslami sermaye kuruluşları, TOBB, Hak-İş, Memur-Sen gibi kurumlar bulunuyor.
Gülen anlayışı Resmi İslamın günümüzde aldığı biçimdir. Ve bugün bu anlayış AKP tarafından devletten tasfiye edilmek isteniyor. Karşı taraf ise AKP’yi ve T. Erdoğan’ı alaşağı etmek için uygun koşullar arıyor.

Cemaatlere gelince. Bunlar 28 Şubat sürecinden sonra gerçekten kötü durumdaydılar. İslami alanda AKP ve Gülen dışında kimse bırakılmamıştı. Cemaatler Gülen hareketini ve AKP’yi kendilerini tasfiye etmeye yönelik planların parçaları olarak görüyorlardı ve desteklemiyorlardı. Ama süreç içinde özellikle AKP’nin 2007 seçim zaferinden sonra, cemaatler ve tüm İslami çevreler AKP etrafında kenetlendiler. O kadar ki, Erdoğan’a ve Abdullah Gül’e içlerinden çıkmış hainler gözüyle bakan Milli Görüşçüler bile AKP’yi desteklemeye başladılar. Bunlar kendi bağımsız varlıklarına son vermediler elbette. Örneğin Saadet Partisi duruyordu, Milli Gazete’de hükümete muhalefet de yapılıyordu ama AKP’yi yıpratacak en küçük bir davranıştan uzak duruluyordu.

AKP cemaatler ne isterse yapıyordu. AKP, üzerindeki Gülen vesayetini, denetimini kırabilmek için cemaatlere yaslanmak istiyordu. Bu durum Gülen hareketine baştan beri şüpheyle bakan Cemaatlerin de çok işine geliyordu.

Şimdi Cemaatlerin İslami anlayışı iktidarda. Gezi ayaklanması ve 17-25 Aralık olaylarından sonra bunlar AKP’ye daha çok sarıldılar. Çünkü bugün sahip oldukları konumu bunlar bir daha rüyalarında bile göremezlerdi. Ayrıca bunlar T. Erdoğan ve AKP ile birlikte bütün kirli ilişkilerin içine batmış durumdalar. Onlar da Erdoğan gibi hesap vermekten korkuyorlar.

Cemaatlere ve AKP’ye mevcut konumlarını sağlayan şey, bir daha tekrarı mümkün olmayan sıra dışı koşullardı. Şöyle ki: Emperyalizm ve egemen sınıflar, Gülen hareketi ve AKP’yi kullanarak devlet kurumlarını ve resmi ideolojiyi yeniden düzenleyen bir süreç başlattılar. Bu süreç içinde eskinin yerini yenisi alırken kaçınılmaz olarak birçok boşluklar ortaya çıktı. Özellikle “askeri vesayeti kırıyoruz” diye, ordunun hırpalanması, mevcut komuta kademesinin önemli ölçüde tasfiye edilmesi ve sonuçta ordunun siyasetten çekilmesi çok büyük bir boşluk doğurdu. Neredeyse her gün demeç veren, hükümetlerin iç ve dış politikalarına, basına, yargıya doğrudan müdahale eden, şeriata karşı mücadelenin yılmaz savaşçısı askeriye, şimdi ortalıkta görünmüyordu. Bu boşlukları cemaatler ve Tayyip Erdoğan doldurdu. Öyle ki Tayyip’te, ordunun konumuna sahip olma, saltanatını kurma eğilimleri ortaya çıktı. AKP cuntanın anayasasını, 12 Eylül kurumlarını, yüzde on barajlı seçim yasasını, meclisteki çoğunluğunu kullanarak boşluğu doldurmak için hücum ettiğinde karşı taraf hazırlıksız yakalandı. Medya teslim oldu, TÜSİAD sesini kesti.

Özetle AKP ve cemaatlerin, İslami sermayenin iktidar oluşu özgül koşulların, yeni süreçte ortaya çıkan boşlukların ürünüydü. Eğer emperyalizm ve egemen sınıflar, liberal aydınlar, medya, Gülen örgütü ile birlikte Atatürkçülüğe, “askeri vesayete” tavır almasaydı bu durum gerçekleşmezdi.

Önümüzde AKP’nin alaşağı ediliş sürecinde de bu tür boşluklar doğacağa benziyor. Tayyip ne kadar direnirse bu boşluklar da o kadar geniş olacak gibi görünüyor. Dolayısıyla sol muhalefet için de elverişli koşullar oluşuyor ama mevcut haliyle sol hareketin neler yapabileceğini kestirebilmek çok zor. Fakat Kürt hareketi bu boşlukları ve egemen kesimler arasında çıkan çelişkileri kullanmada başarılı görünüyor.

– Söyleşimiz bu aşamaya gelmişken, İslami hareketin geleceği ve ordunun durumuna dair söyleyeceklerini de merak ediyorum doğrusu. Sana göre manzara nasıl görünüyor? Bu ikisiyle ilgili öngörülerin nedir?

– Ordu ile ilgili olarak düşünülmesi gereken çok şey var. En başta Türk ordusunun şu özelliklerini unutmamak gerekiyor: Türk ordusu sadece askeri bir güç değildir. Bunun yanı sıra ideolojik bir güçtür. Ordu resmi ideolojinin bekçisiydi. Ordu yakın zamana kadar güçlü bir asimilasyon ve şovenizmi yayma aracıydı. Zorunlu olarak askere alınan gençler burada sıkı bir Türkleştirme çarkından geçiriliyordu. Bu çark artık eskisi gibi işlemiyor.

Bunun yanı sıra ordu ülkemizde önemli bir siyasi güçtür. Milli Güvenlik Kurulu hala fonksiyonel olmaya devam ediyor. Ordu bütün bunlara ek olarak önemli bir ekonomik güçtür. 2002 yılında OYAK Türkiye’nin üçüncü büyük holdingiydi. Silah sanayi ordu vakıflarının, askeri kurumların tekelindedir. Bütün bunların üzerine ordu NATO üyesidir, Pentagonla içi çe bir kurumdur.

Ordunun bu saydığımız özellikleri, ideolojik veçheyi bir kenara bırakırsak AKP iktidarları döneminde de değişmemiştir. Hatta ordu devletin resmi dincileştirme politikalarının özenle dışında tutulmaya çalışılmıştır. Cemaatler orduya hiç yaklaştırılmamış, dindar askeri öğrenci ve subaylar anında ordudan atılmışlardır. Gülen örgütlenmesi de orduya pek sokulmamıştır. Örneğin polis teşkilatına yapılan tarzda Gülenci bir kadrolaşma orduda yapılmamıştır.

Ordu Türkiye’deki düzen için bu kadar önemli bir kurum olmasının yanı sıra, önemli problemlere de sahiptir. Örneğin ordunun Atatürkçülüğü ve Türkiye’deki ulusal, şovenist hareketle ilişkileri, hatta 1990’lı yıllarda ordunun, ADD (Atatürkçü Düşünce Dernekleri), Kuvayı Milliye gibi oluşumlarla bu hareketi bizzat örgütlemeye kalkması egemen kesim ve emperyalizmle sorunlar ortaya çıkarmıştır. Aynı şekilde emperyalizmin Ortadoğu’ya yönelik politikalarının hayata geçmesi, ordunun Kürt meselesindeki tereddütleri yüzünden sekteye uğramıştır.

Bu problemlerin yanı sıra zorunlu askerlik sistemi epey zamandan beri tıkanmıştır. Kürt hareketine karşı mücadelede sergilenen başarısızlık, uluslararası görevleri yerine getirmede ortaya çıkan yetersizlikler, yüzbinleri bulan asker kaçakları ve bitmeyen bedelli askerlik tartışmaları, mevcut sistemin, ömrünü doldurmuş, hantal ve çok masraflı bir sistem olduğunu göstermektedir. Emperyalist ülkelerde olduğu gibi profesyonel orduya geçmek bir zorunluluk olarak kendini dayatmaktadır. Ama 1980’lerden beri bu istenildiği halde bir türlü gerçekleştirilememektedir.

Ergenekon, Balyoz gibi isimlendirmelerle orduda yapılan tasfiyeler, ulusalcıların iddia ettiği gibi ordunun gücünü zayıflatmamıştır. Bu operasyonlarda esas olarak, NATO ve Pentagon’dan Türkiye’deki askeri birliklere uzanan hiyerarşinin dışına çıkarak kendine göre bir şeyler yapmaya çalışan ve şovenist çevrelerle ilişkiler içinde olan askeri kesim tasfiye edilmiştir. Yani ordu sistem içine yeniden oturtulmuştur ve gerekirse darbe yapmak için daha uygun bir işleyişe sahiptir.

Askeri bir darbe şu anki koşullarda çok riskli görünüyor. Çünkü hangi yeni iktidar gelirse gelsin, çözmek zorunda olduğu ilk sorun Kürt sorunudur. Bu sorunu zorla çözmeye kalkacak bir cuntanın Kürtlere sözü geçmez ve Kürtlere sözü geçmeyen bir darbe de darbe olmaz. Ayrıca Kürtlerin direndiğini gören farklı çevreler de direnişe geçeceklerdir.

İslami hareket konusunda şunları söyleyebiliriz: Resmi İslam bu düzen var olduğu sürece devam edecektir. Çünkü emperyalizm ve egemen sınıflar en az iki nedenle dine ihtiyaç duyuyorlar. Birincisi, malum sol, sosyalist harekete karşı mücadele için. İkincisi, ise dini alanı dini görünümlü siyasi muhalif hareketlere, cemaatlere bırakmamak için.

Şu dönemde AKP ile iktidarda bulunan cemaatlerin ve İslami sermayenin, bu konumunu uzun süre koruması mümkün değildir. Erdoğan düşürülecek ve AKP de tarih olacak. Ama cemaatler kalacak. Elbette biçim değiştirecekler, kimileri yok olacak. Örneğin 70’lerin ve 80’lerin güçlü cemaatlerinden Işıkçılar zamanla tasfiye oldular. Muhtemelen yenileri çıkacak. Gene örnek vermek gerekirse, İsmailağa cemaati 12 Eylül’den sonra oluşmuştu.

Cemaatler siyasi partilere bağımlı oluşumlar değildir. Var olabilmek için parti kurmak zorunda değiller. Cemaatler içinde sadece İskenderpaşa cemaati siyasi parti kurmuştur (MSP). AKP de cemaatlerin partisi olarak kurulmamıştı.

Cemaatler yapay kurumlar değil, Türkiye sınıflar mücadelesinin bir dinamiğidir. İslami hareketin gövdesini oluşturanlar da şimdiye kadar bu cemaatler olmuştur. Bu nedenle kendi resmi anlayışını uygulamak isteyen egemen sınıflar, hem bu cemaatlerle mücadele etmek hem de bunlarla işbirliği yapmak zorundadır. Cemaatler de şimdiye kadar emperyalizm ve devletle işbirliği için kapılarını her zaman açık tutmuşlardır.

Cemaatler bir tür esnaf hareketi, devlete ve düzene karşı sağdan bir tür esnaf muhalefeti olarak ortaya çıkmışlardı. Bunlar 1990’lı yıllardan itibaren holding haline geldiler ve bu niteliklerini kaybettiler. Şu anda da muhalefette değil iktidardalar. Bu sınıfsal değişim cemaatleri sol harekete, sendikal harekete, genel olarak demokratik hareketlere karşı daha düşman hale getirmekte, emperyalizme ve düzene daha çok bağlamaktadır. Örneğin AKP’nin Kürt meselesinde bir yandan çözüm süreci derken, aynı anda tek millet, tek bayrak, tek devlet tekerlemesine sarılması, sadece MHP tabanından oy kapmak için değildir. Bu söylem aynı zamanda İslami sermayenin Kürdistan’a yönelik sömürgeci niyetlerden kaynaklanmaktadır.

Cemaatler hem holdingleşip iktidar oldular hem de her türlü pisliğin içine battılar. Dolayısıyla henüz dışa vurulmuyor olsa da, dindar kitle nezdinde değerlerini yitirdiler. Şu anda dini alanda bir muhalefet, muhalif bir örgüt boşluğu var. Önümüzdeki süreç içinde AKP’nin etekleri altında gelişen ve Ortadoğu’da, Arap ülkelerinde tabanını genişleten, “radikal”, “selefi” diye isimlendirilen anlayışın, Türkiye’de de ayrı bir örgüt ve hareket olarak ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir.

Bu önemli tespitlerin ve açıklamaların için çok çok teşekkür…

Ben de teşekkür ediyorum…

______________________

* Osman Tiftikçi, 1960’lardan günümüze TÜRKİYE’DE İSLAMİ HAREKET
( Resmi İslam, cemaatler, tevhidi hareket), Ceylan Yayınları, İstanbul 2014.

BİR CEVAP BIRAK

sixteen − 9 =