Türkiye ve İsrail – Nefret nefreti doğuruyor

Malezya uçağının Ukrayna’nın doğusunda vurulup düşürülmesi, 300’e yakın insanın canvermesi yetmiyormuş gibi, ölü listesinde eski bir dostun, bir meslektaşın adına rastlamak; aynı saatlerde kara harekatı başlatan İsrail’in hedef gözetmeden gerçekleştirdiği acımasız saldırının görüntüleriyle karşılaşmak, bize son yılların en karanlık günlerinden birini yaşattı.

Böyle zamanlarda herkesin daha sağduyulu, daha derin düşünceli ve hassas olmasını bekleriz. Özellikle de siyasetçilerimizden geçmişin deneyimlerinden edindikleri derslerle, daha uzakgörüşlü, daha soğukkanlı tepkiler göstermelerini isteriz. Bu belirsiz, çetin günlerde birer devlet adamı gibi yol göstermelerini, yön belirlemelerini umarız.

Türkiye’de kamuoyunun İsrail’in sergilediği orantısız şiddet karşısında haklı olarak öfkeye kapıldığı, bir yandan da büyük komşu Rusya’yla dış dünyanın ilişkilerinin giderek krize sürüklenmesinden endişelenildiği bir aşamada, Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk tepkileri, başbakanın ne kadar kıvrak zekalı bir politikacı olduğunu, kitleleri nasıl harekete geçirebildiğini bir kez daha gösterdi ama iyi bir devlet adamı olmadığını da bir bakıma teyid etmiş oldu.

Malezya uçağının düşmesinin üstünden daha 24 saat geçmeden, başbakan, olayın sorumlusunun ve füzeyi ateşleyenin Rusya olduğunu ilan etti. Böylece Erdoğan, daha kara kutu bulunmadan, soruşturma bile başlamadan suçluyu belirleyen, uçağı düşüren Rusya’nın desteklediği milisler filan değil de doğrudan Rusya diyen ilk lider oldu.

İsrail’in Filistinli sivil halka karşı sürdürdüğü acımasız saldırılar konusunda ise, daha da militan bir tavır takındı.

Başbakan Erdoğan’ın İsrail’i en sert dille kınaması ve dünya liderlerini harekete geçmeye çağırması tamamen meşru bir tepkiydi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini, İnsan Hakları Konseyini ve İslam İşbirliği Örgütünü konuyu acilen görüşmeye davet etmesi de son derece isabetliydi. Ülkenin sokaklarında, Filistinlilere uygulanan şiddeti barışçı gösterilerle protesto etmek de halkın en demokratik hakkıydı. .

Ama başbakan, sesini yükselten tek ülkenin Türkiye olduğundan, yeni bir haçlı ittifakıyla karşı karşıya bulunulduğundan sözederken hatalıydı. İsrail’in 1948 yılından bu yana her Ramazan ayında sistemli bir şekilde soykırım gerçekleştirdiğini iddia ederken ise, hem yanılıyor hem de açınca kolay kolay kapanmayacak bir kutunun kapağını kaldırıyordu. Kendi ülkesi soykırım gerçekleştirmekle suçlanan, yıllardır savunmasını soykırım gibi uluslararası hukukta kesin hatlarla belirlenmiş ağır bir suçun her önüne gelen tarafından ortaya atılamayacağı tezine dayandıran bir ülkenin başbakanı çünkü.

Hem sormazlar mı, bunca yıldır soykırım yaptığını bile bile Türkiye, İsrail’i nasıl olup da en büyük askeri ve ticari ortaklarından biri haline getirdi? Türkiye İstatistik Enstütüsü Türkstat’a göre, 2013 yılının ilk altı ayında Türkiye’nin 24. en büyük ticari ortağı olan İsrail’le bu yılın ilk altı ayında ticaret ciddi bir artış göstermiş, İsrail, 17. en büyük ortak olmuş.

Barack Obama ve Angela Merkel gibi, İsrail’in öz savunma hakkına arka çıkanlara çıkışırken ise ‘Dünyada bazı liderler şu anda acayip ve garip açıklamalar yaptı. Bazıları ‘İsrail’in savunma hakkını kullandığını’ beyan etti. Allah aşkına nasıl bir savunma hattı ki bu bunlardan kimse ölmüyor. Ölenler sadece Filistinli. Efendim, Filistin’den roketler atılıyormuş. Bu roketler atılıyor da ne oluyor? Havada vuruyorlarmış roketleri, bir kişi ölmüyor. Nasıl oluyormuş bu iş? Hepsi oyun, hepsi numara’ diye konuştu.

Bölgesel ve küresel bir oyuncu olma iddiasındaki bir ülkenin başbakanının uluslararası hukukun İsrail tarafından çiğnenmesine tepkisiz kalmasını beklemiyoruz. Ancak hiç bir ciddi dünya lideri bir tarafın ihlallerini sert dille kınarken, diğer tarafın ihlallerini görmezden gelemez. Hamas gibi İslamcı silahlı grupların İsrail’li sivilleri hedef alan roket saldırılarının ve kendi halklarının can güvenliği konusunda sergiledikleri sorumsuz tutumun en az İsrail’inki kadar kınanması gerekır.

Türkiye’deki İsrail büyükelçiliği ve konsolusluğu önünde tanık olunan ırkçı ve taşkın protestolar, İsrail’in diplomatik personelinin önemli bir kısmını çekmesiyle sonuçlandı. Tehditkar davranışlarda bulunanların arasında iktidar partisinden üyelerin bulunması da dikkatlerden kaçmadı. Ankara Büyükşehir Belediye başkanı Melih Gökçek ‘katil canilerin konsolosluğu, Türkiye’den kovulmalı ‘ türünden mesajlar yayınladı. İsraillileri Hitler’e benzetti.

Unutulmamalı ki, diplomasi geleneklerine ve uluslararası sözleşmelere aykırı bu davranışlar, diplomatlarının ve ailelelerinin rehin Irak’ta tutulduğu, bugün İsrail hakkında sert açıklamalar yapan siyasilerin rehine krizine son verecek etkili adımları atamadığı bir ülkede sergileniyor.

İsrail karşıtı duyguların sorumsuzca körüklenmesi, siyasette ve medyada giderek daha fazla kullanılan Yahudi karşıtı üslupla da elele. Nefret söylemi sadece İsrail’in liderlerine değil, Türkiye’nin kendi Yahudi vatandaşlarına da yönelik. Çoğu İsrail’in eylemlerine karşı çıkan Türkiye’deki Yahudiler, İsrail adına özür dilemeye zorlanıyor, bazıları şiddet tehdidi alıyor.

Türkiye, Orta Doğu’daki yangına körükle gitmek yerine, acilen bir ateşkes sağlanması ve daha fazla can kaybının önüne geçilmesi için çaba göstermeli. Uluslararası hukunun daha fazla çiğnenmesini engellemeye çalışmalı.

Çünkü zaman, gerçek bir devlet adamı gibi davranma, acıları sarma ve nefretin nefret üretmesini engelleme zamanıdır.

_______________________________

* Yazarın diğer yazıları için lütfen tıklayınız:
http://www.firdevstalkturkey.com/tr/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here