Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Kuvayi Milliye Destanı

Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Kuvayi Milliye Destanı

0
PAYLAŞ

31 Mart tarihinde Açık Gazete’ de “İki Ülke İki Örnek” yazım yayınlanmıştı.   Bu makalemde amacımın bazılarının sürekli yaptıklarının tersine Türkiye’ nin sürekli olumsuzluklarını değil, güzelliklerini de anlatmak olduğuydu. Ayrıca Türkiye’ ye  her fırsatta akıl vermeye çalışan ülkelerden birinin tarihte saklı kalmış bir ayıplarını  Türkiyemizle karşılaştırarak dile getirmekti. Tarihte kalmış bir olay diyorum, çünkü anlatmaya çalıştığım konu Türkiye’de bugüne kadar çok fazla da dile getirilmedi. Konu tarih sayfalarında saklı kalmıştı, ya da konunun uzmanı  bir kaç kişiden veya ilgili insanların dışında kimse bilmemekteydi. Yazdığımdan dolayı artık biliniyor da demiyorum.

Peki yukardaki belirtmiş olduğum yazımda Türkiye’ye Hitler’in mezaliminden kaçan ve Türkiye’ de sadece sığınma değil, döneminin en iyi yaşam şartlarının kendilerine sağlanmış olması neden ülkemiz tarafından pek dile getirilmemiştir? Bunlardan belki ilki; Türk misafirperverliğinde yapılan yardımın dile  getirilmesinin ayıp sayılır olmasıdır diyebiliriz.  Diğer nedeni ise Türkiye Cumhuriyeti’ nin 80 küsürlük ömründe altmış yetmiş yılının hep sağcı partiler tarafından yönetilmesidir.

Kendi muhalefetiyle pek de barışık olmayan Avrupa Birlikçi ve Küçük Amerikancı iktidarlar, sırasıyla  Bayar, Menderes, Demirel, Özal, Çiller, Mesut Yılmaz ve Tayyip Erdoğanlar  tarafından 70 yıl boyunca Türkiye idare edilmiştir. İdare ettikleri bu yetmiş yıl boyunca, maphus damlarında kalmış ve sürgün hayatı yaşamış  yazar, okur, yayıncı, gazeteci, politikacı,  şair  isimlerini burada saymaya kalksam, sadece bana ayrılan sayfa değil,  komşularımın da sayfaları dolardı. 

Burada bir şeyin altın çizmemi de gerek bile görmüyorum, ancak buna rağmen yazıyorum; Hitler mezalimininden kaçan her insana gösterilen saygı, bizim aydın ve düşünürlerimize de her dönemde gösterilmeliydi ve gösterilmelidir.  Olaki birileri Türkiye’deki aydınların karşılaştıkları durumla,  Hitler katliamına maruz kalmış insanları bir  terazinin ayrı kefelerine koyup, birbirleriyle tartmaya kalkmalarını en büyük kabalık ve hakaret olarak kabul ettiğimi de belirteyim.  Bu kabalığı yapanların kulakları herkesten önce,  Türkiye’ de yıllarca hapis yatmış  Nazım Hikmetler, Sabahattin Aliler, Kemal Tahirler, Aziz Nesinler, Enver Gökçeler ve daha niceleri tarafından çekilir, gene onlar tarafından kesinlikle terbiyeye davet edilirlerdi.

Türkiye’ nin kurulduğu günden itibaren şiirlerinden, romanlarından ve yazdıkları öykülerden dolayı yüzlerce yazar ömürlerinin önemli kesimini hapislerde geçirmişlerdir. Bunların içinde en meşhuru hiç şüphesiz Nazım Hikmet’tir. Nazım bir semboldür, kendisi mahpushanelere atılmıştır, mahpusluğun dışında izlenmiş, gözetlenmiş evi üst üste basılıp kitapları ve  hatta müsveddeleri alınmıştır. İşte bu baskı gözetleme ve mahpusluğun sonucunda Türkiye’ yi terk etmiştir. Nazım hayatının sonuna kadar  hasreti ile yanıp tutuştuğu “Dörtnala gelip uzak Asya’ dan, Akdeniz’ e bir kısrak başı gibi uzanan” memeleketi Türkiye için en güzel şiirlerini, romanlarını ve tiyatrolarını  yazmıştır. Hele bir destani vardır ki, dillere destandır. Bu destan, Türk milletinin yaratmış olduğu Kurtuluş Savaşı Destanıdır, kısaca Kuvayi Milliye destanı. Hem Kurtuluş Savaşı hem de hem de onun hakkında yazılan Kuvayi Milliye Destanı her bağımsızlıkçı insan gibi benim de onurumdur. Nazım ifade özgürlüğünün bile olmadığı  dönemde tek başına Kuvayi Milliye Destanı ile hem ülkesini,  hem de ülkesi Türkiye’ yi yaratanları onurlandırmıştır. 

Cumhuriyet dönemindeki ifade özgürlügü ile Avrupa’ da Faşizm yıllarını karşılaştıranlara sadece Kuvayi Milliye  Destanını okumaları önerilir, karşılaştırmaya ait cevap Nazımın destanı içindedir. Gene hiç kitap okumayanlara, okumaya vakti olmayanlara, ifade özgürlüğü kısıtlamalarından kendisinin de payına düşen, Türkiye’ nin gelmiş geçmiş en güzel sesi olan Ruhi Su’ dan Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı adlı çalışmasından dinlemek mümkün. Fikir özgürlükleri kısıtlanmış iki usta, biri türkü diğeri ise yazın ustası; birisi en güzel sesiyle Kuvayi Milliye Destanını en güzel türkü olarak sunmakta; diğeri ise en güzel destanı ile karşılaştırmalara cevap vermekte.  Her ikisi de ifade özgürlüğünden dolayı mahpuslarda yatmıştır.

Nazım ve Ruhi Su’nun dışında mapushane ve sürgün hayatı yaşayanlardan gene en önemlilerinden biri olan ve Seyranbağları Huzurevinde bana kapı komşusu olarak aramızdan ayrılan bir Enver Gökçe vardı. Enver Gökçe’ de Nazım’dan geri kalmadı.

Kendisinden tadımlık olsun diye “Bir Milli Kurtuluş Türküsü” adlı şiirini hatırlatmak istiyorum.

Bir Milli Kurtuluş Türküsü
Zalım!
Hemi de kötü dinli gavur,
Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma
Gülümü harmanımı savurur!
Kara gözlerini
Sevdiğim oğlan.
Bize oldu olan
Topla Antep’i, Çukurova’yı
İzmir’i, Urfa’yı, Konya’yı
Haydi ha!
Ne durursun munzur!
Engini de deli gönül engini
Kutlayalım şol kurtuluş cengini
Hayını, Kompradoru, pezevengini
Vur
Kara yeğenim vur.             
(Türk Solu, 28. 1. 1969 ) 
 
Enver Gökçe’ nin Yaşamı  Bütün Şiirleri,  1981  Ayko Tarafından yayınlanan kitabından alınmıştır.

Bu yazımla Nazım ve Ruhi Su örneğinden yola çıkarak, elektronik postama takma isimlerle “İki Ülke, İki Örnek” makalemi eleştirenlere cevap vermekti amacım. Eleştirlerinde terbiye sınırlarını da zorlayarak, Türkiye’de fikir suçundan dolayı hapis yatmış, sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılmış Türk aydınları, Hitler’ in mezalimine uğramışlarla karşılaştırlıyordu.  Yazımı bitirdikten sonra onu değer verdiğim bir ağbeyime göndermiş ve düşüncesini istemiştim. Bana “Her gelen eleştiriye cevap verme” nasihatında bulunmuş ve bir de bu karşılaştırmayı yapan insan yok denecek kadar az demişti.

Ben de bu nasihata uyarak gazetemize yayınlanması için göndermemiş, bir not olarak kendim için saklamıştım. Okuyucularımızdan birisinin köşe komşularımızdan birisinin yazısına bir yorum yazmıştı. Okuyucumuzun yorumuna  “vay seni ön yargılı vay” diyerek, yapılmış olunan yorum hakkında  bir yazı yazılmıştı.

İşte köşe komşumuzun bu yazısından cesaret alarak, yazımı yeniden güncelleştirip, köşeme koyma kararı aldım. Açık Gazete’nin yazarlarının bazılarının yaptığı gibi köşe komşusunu destekleme mantığından yola çıkarak her okuyucuya cevap vermek  düşüncesinde değilim. Hoşunuza gitmiyorsa, yazılarımı okumazsınız düşüncesinde hiç değilim. Okunuyor olmak mutlaka güzel olduğunu düşünüyorum. Okuyucularımızın beklenilmeyen onure edilmeleri ile karşılaşabiliyoruz. Bunlardan birisi, benim kültür düzeyimi ilkokul kültürü düzeyinde bulan bir okurumun tesbitidir. Ben aslında bu kadar da kültürlü olduğumu düşünmüyordum, iltifat etmiş okurumuz.

Onurlandığım diğer okuyucu tepkileri ise,  Ankara’da karşılaşmış olduğum birbirinden bağımsız onlarca seçkin aydının yazılarımı takip ettiklerini öğrenmiş olmamdır. Okuyuculara hırçın davranma taraftarı değilim, hem Açık Gazete vitrininde, hem de bulunduğum diğer ortamlarda eleştirilere katlanabilme erdeminin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

BİR CEVAP BIRAK