Türkiye’de kadına şiddet

Gündelik siyasetin sorunlarıyla uğraşırken, toplum içerisinde aynı ölçüde endişe verici diğer bazı eğilimlerle ilgilenmeyi bazen ihmal ediyoruz. Ülkede sarsılan sadece kurumlar değil; toplumsal doku da hergeçen gün zayıflıyor.

Benim için bu eğilimin en bariz göstergesi, kadınların giderek kötüleşen konumları.

Son yıllarda Türkiye’de kadına yönelik şiddet, korkunç boyutlara ulaştı.

Milliyet gazetesinde Damla Yur imzalı bir habere göre bu yılın ilk 100 gününde 61 kadın, eşleri, ailenin diğer erkek bireyleri ya da erkek arkadaşları tarafından öldürüldü. Daha fazla sayıda kadın da ciddi yaralar alarak hastanelerde tedavi gördü. Türkiye’de kadınlara karşı aile içi şiddet olaylarının pek çoğunun da resmi kayıtlara geçmediği düşünülüyor.

Milliyet gazetesindeki haberde, İstanbul Barosu’nun Kadın Hakları Merkezi koordinatörü Aydeniz Alisbah Tuskan’dan da bir alıntı yapılmış. Tuskan, Baro’nun iki binden fazla aile içi şiddet vakasıyla ilgilendiğini ve kendilerine başvuran kadınlar için tedbir kararları çıkartıldığını söylüyor ama uygulamadaki eksiklikler ya da polisin baştan savmacı tavrı yüzünden bu kadınların yüzde sekseninin şiddet görmeye devam ettiğini belirtiyor.

Türkiye’de kadına karşı şiddet olaylarında artış olduğundan kimsenin şüphesi yok. Bianet’in daha önce yayınladığı bir raporda da 2013 yılında, şiddet olaylarının daha önceki yıllara göre artış gösterdiği, 2013 yılında 214 kadının öldürüldüğü, 167 kadının tecavüze uğradığı, 161’inin cinsel tacizle karşılaştığı bildirilmişti. 2012 yılında öldürülen kadın sayısı 165’ti.

2001’den beri hükümetler, Türk Ceza Kanununda ve Medeni Kanunda bir dizi değişiklik yaparak, ülkenin yasalarını Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği standartlarına uyumlu hale getirmeye çalışıyorlar.

2001 yılında Medeni Kanunda yapılan değişiklikle, evlilik sırasında edinilen mülklerde kadının eşit haklara sahip olması sağlanmıştı.

2004 yılında Ceza Kanununda yapılan değişiklik, devlete kadın-erkek eşitliğini sağlama yükümlülüğü getirdi.

2009 yılı Haziran ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Opuz-Türkiye davasında aldığı karar, bir dönüm noktasıydı. Mahkeme, devletin, kadını ve annesini, kadının eşinin yönelttiği şiddete karşı koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu davada ilk kez, aile içi şiddettin özel bir durum olmadığına, yetkililerin müdahale etmesi gerektiğine dair açık bir ifade kullandı. Ayrıca, kadına karşı şiddeti önlemek içim gereken adımların atılmamasını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ayrımcılığı yasaklayan 14. Maddesinin ihlali saydı.

Türkiye, 2012 yılında kadının, çoçukların ve aile bireylerinin korunmasını amaçlayan yeni bir aile içi şiddetle mücadele yasası çıkardı. Yasa, aile içi şiddete uğrayan kadınlar için sığınaklar açılmasının yanısıra, maddi ve hukuki yardım sağlanmasını da öngörüyor.

Bir başka deyişle, Türkiye’de kağıt üzerinde aile içi şiddeti suç sayan yeterince madde mevcut. Ama pratikte, uygulama yetersiz. Polis ve savcılar, kadınların şikayetlerine yeterli ciddiyetle yaklaşmıyor, koruyucu önlemleri almıyor. Mahkemeler, aile içi şiddet olaylarında erkeklere suçla orantılı cezalar vermiyor. Kadın hakları savunucuları, yaralanan kadının tedavisi bitmeden, saldırganın hapisten çıkabildiğinden yakınıyorlar.

Hükümet ise, kadınları korumak için yeterli adımları atmıyor. Daha da önemlisi, toplum genelinde, kadına kötü muamele ciddi bir sorun olarak algılanmıyor. Giderek artan dini taasup ve muhafazakarlık ortamında kadın-erkek eşitsizliği her geçen gün daha belirgin bir hal alıyor.

Türkiye’de kadın haklarında tanık olunan gerilemeyi durdurmak, diğer bütün sorunlar arasında öncelikli kampanya konusu olmalı.

_______________________________

* Yazarın diğer yazıları için lütfen tıklayınız:

http://www.firdevstalkturkey.com/tr/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 − 1 =