Türkiye’de medyanın bitmeyen çilesi ve Avrupa’nın utangaçlığı

Türkiye’de medyanın bitmeyen çilesi ve Avrupa’nın utangaçlığı

0
PAYLAŞ

Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink, Diyarbakır’da terör örgütü propogandası yaptığı suçlamasıyla mahkeme önüne çıkar, cumhurbaşkanı da başkentteki yeni sarayında gazetecileri ve medyayı terör örgütlerine ortaklık etmekle itham ederken, aynı saatlerde Avrupa Birliğinin Parlamento başkanı Martin Shulz ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Assamblesi (PACE) başkanı Anne Brasseur, Türkiye’yi ziyaret ediyordu. Topu topu iki gün önce Facebook, Twitter ve YouTube gibi sosyal medya sitelerine erişim engellenmiş, Google da benzer bir tehdide maruz kalmıştı.

Avrupalı yetkililerin ziyareti arefesinde hükümet yanlısı Yeni Safak gazetesi, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi denilen taslak bir metnin sızdırılan ayrıntılarını yayınladı. Milli Güvenlik Kurulunda alınan tavsiye kararlarını içerdiği söylenen belgede, gelecek beş yıl içinde ulusal güvenlik riski oluşturan PKK, IŞİD gibi teröre başvuran örgütlerin ve paralel diye nitelenen Fethullah Gülen cemaatinin yanısıra sosyal medya da tehdit unsurları arasında sayılıyor.

Avrupalı konuklarla üst düzey Türk yetkililer arasında gerçekleşen görüşmelerin, herhalde biraz pürüzlü ya da en azından sıkıntılı geçtiğini varsaymakta haksız sayılmam çünkü Avrupa parlamentosu başkanı Martin Shulz, muhabirlere ziyaretinin ana gündem maddesini ifade özgürlüğü olarak açıkladı. Avupa Konseyinden Anne Brasseur’un da hükümet, muhalefet ve sivil toplum temsilcileriyle yaptığı temaslarda aynı konunun gündeme gelmiş olmaması düşünülemez.

Avrupa Birliğinin Ankara üzerinde fazla bir etkisi kalmamış olabilir ama Türkiye, Avrupa Konseyinin tam üyesi olarak hala insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi gibi temel ilkelere uyma yükümlülüğünü taşıyan bir ülke.

Avrupa Konseyi, daha geçen hafta gazetecilerin korunması ve medyanın bağımsızlığı konusunda yeni bir platform başlattı. Platformda, benim de üyesi olduğum Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ), Avrupa Gazeteciler Federasyonu, Article 19, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu ve Sınır Tanımayan gazeteciler gibi beş örgüt de yeralıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı basın kuruluşlarının teröristlerin yanında yeraldığı ve suçlarına ortak olduğu iddiası, 31 Mart tarihinde silahlı bir sol örgüt tarafından rehin alınan ve güvenlik güçleriyle saldırganlar arasındaki çatışma sırasında ya da öncesinde öldürülen savcı Mehmet Selim Kiraz’ın başına silah dayanmış fotoğraflarının yayınlanmasını izliyor.

İstanbul Çağlayan Adliyesindeki saldırıya ilişkin haberlerin sunuluşu ve saldırganların dağıttığı görüntülerin rehine olayı sürdüğü sırada medyada kullanılması, bu blog da dahil olmak üzere bazı gazeteciler tarafından haklı olarak sorgulandı. Ancak, bunlar gazeteciliğin etik kuralları çerçevesinde süren ve gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından alınacak önlem ve kararlarla sonuca bağlanması gereken bir tartışma. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Demokrasinin hak ve özgürlüğünün beşiği olarak kabul edilen batı ülkelerinde böyle bir duruma asla şahit olamazsınız. Kapılarına anında hukuk eliyle kilit vurulur’ derken gerçeği yansıtmıyordu.

Avrupa Konseyi’nin yeni kurulan platformunda yeralan Avrupa Gazeteciler Birliğinin Medya Özgürlükleri Özel Temsilcisi William Horsley, Cumhurbaşkanının bu sözlerine tepkisini sorduğumda, Erdoğan’ın bir kez daha terörist eylem hakkında haber yapmakla terörizmi birbirine karıştırdığını söyledi.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, batı demokrasilerinde şiddet ya da şiddet tehdidi içeren görüntüleri kullanan medyanın resmen yasaklanacağını söylerken yanılıyor. IŞİD tarafından vahşice katledilmeden önce fotoğrafları yayınlanan batılı ve Japon rehineleri unutmuş olamaz. Ya Paris’te Charlie Hebdo katliamı öncesinde saldırganların gözlerini kırpmadan öldürdükleri polis memurunun vurulma sahnesi? Evet, medyada editörlerin hassasiyetleri gözönünde tutması, rehin alınan ya da şiddete maruz kalan bireylerin ailelerinin acısını daha da derinleştirecek görüntü ve haberleri yayınlamadan önce dikkatle düşünmesi gerekir. Ama bu konuda karara varırken, kamu çıkarlarını, kamunun bilgilenme hakkını temel alırlar. Zaten basın özgürlüğü dediğimiz şey de bu tür kararların sorumluluğunun medya yöneticilerine ait olmasıdır” demekte William Horsley.

Geçen hafta İstanbul’da gerçekleşen ve pek çok bakımdan henüz aydınlanamayan Çağlayan saldırısı ardından yetkililer, rehine fotoğraflarını yayınlayan bazı yayın organları hakkında yasal işlem başlattılar. Halihazırda hukuk sürecinin işlemekte olduğu gözönüne alındığında, Cumhurbaşkanının müdahalesi ve gazetecilere yönelik sert suçlamaları, sadece medyaya yönelik yeni bir saldırı değil, aynı zamanda yasal sürece siyasi bir müdahale.

_______________________________

* Yazarın diğer yazıları için lütfen tıklayınız:
http://www.firdevstalkturkey.com/tr/

BİR CEVAP BIRAK