Türkiye’nin Rojava’yı işgal hesabı ve savaş olasılığı

Türkiye’nin Rojava’yı işgal hesabı ve savaş olasılığı

0
PAYLAŞ

Türkiye’nin Suriye politikasının iki temel halkası bulunuyordu. Birincisi Libya’da olduğu gibi Şam rejiminin birkaç ayda tasfiye edileceği ve yerine Suriye kökenli Müslüman Kardeşler/İhvan Hareketinin iktidara geleceği düşünüldü. Suriye’deki gelişmeleri ‘Türkiye’nin iç sorunu olarak gören’ Erdoğan burada egemenlik kuracağını hesapladı. İkincisi ise radikal İslamcı örgütler aracılığıyla Rojava’da askeri saldırıları yoğunlaştırıp politik ve toplumsal kaosu derinleştirip özerk bölgelerin oluşumunu engellemekti.

Rojava bölgesini kapsayan bu çok yönlü değişikliklerin ortaya çıkartacağı sonuçlar, Türkiye’nin politik geleceği bakımından da önemseniyor. Suriye’deki politik gelişmelerin bir tarafı olan ve bütün radikal İslamcı Örgütleri aktif olarak destekleyen Türkiye’nin belirlemiş olduğu strateji bütünüyle çöktü. Bu bakımdan IŞİD ve El-Nursa merkezli Fetih Ordusunun alacağı her hangi bir askeri yenilgi, Türkiye’nin politik yenilgisiyle eş değerdedir.

Sınır bölgelerinde IŞİD ve EL Nusra gibi radikal İslamcı örgütleri askeri, lojistik ve ekonomik olarak destekleyen, bu örgütler arasında koordineyi sağlayan Türkiye, savaşın birçok alanı kapsayarak yayılmasının birinci derecede sorumlusudur. Sınır bölgeleri uluslar arası İslamcı militanların geçiş yeri olarak kullanıldı. Arabistan’dan, Katar’dan, Libya’dan getirtilen silahlar sınır kapılarından İslamcı örgütlere teslim edildi. MİT askeri geçişlerin koordinatörlüğünü üstlendi.

Tel Abyad’ın PYD’nin eline geçmesi, IŞİD ve El Nusra’dan çok Türkiye için bir yenilgisi olup, devletin uygulamak istediği Rojava merkezli kaos planlarının bütünüyle işlevsizleşmesi anlamına geliyor. AKP iktidarıyla IŞİD arasındaki ittifakın en önemli merkezlerinden biri olan bu bölgenin PYD’nin eline geçmesi, Kürtler için çok önemli stratejik bir başarıdır. Türkiye’nin dört yıldır Rakka, Kobani, Serikaney, Musul ve hatta Halep gibi bölgelere yönelik uyguladığı askeri ve politik müdahalesinin önü kesilmeye başlandı. Radikal İslamcı Örgütlere sunulan askeri ve lojistik desteğin önemli oranda kesilmesi ve savaş dengesinin çok ciddi oranda değişmeye başlaması AKP iktidarını önemli oranda tedirgin ediyor..

ABD’nin dost müttefik gücü PYD’dir. Türkiye’nin gayri resmi dost ittifak gücü IŞİD, resmi düzeydeki ittifak gücü ise Fetih Ordusu’dur. Türkiye’nin şuan ittifak halinde olduğu bu iki gücün çatışma halinde olması, Türkiye’nin askeri planlarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Koalisyon güçlerinin hava saldırılarına paralel olarak, YPG/YPJ güçlerinin devam ettirdiği kara operasyonunun Celabus bölgesi üzerinde yoğunlaşması, Türkiye için son derece kritik bir sürecin başlaması demektir. Kobani ile Arfin arasındaki bölgenin ABD-PYD ittifak güçlerinin eline geçmesi, Türkiye’nin bütün hamlelerini işlevsizleştirecek ve denklemin dışında kalmasına yol açacaktır.

Türkiye hızla gelişmeye başlayan ve önemli politik sonuçlara yol açacak olan sürecin içerisinde bir biçimiyle yer almak istiyor. Sorun bu sürece hangi düzeyde dahil olmak istediğidir. Cerablus bölgesini işgal etmeye yönelik askeri bir operasyonun gündeme alınması, Türkiye’nin 4 yıldır sürdürdüğü başarısız politikaların yeni bir versiyonu olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor.

Rojava sınır bölgeleri IŞİD ve El Nusra’nın elindeyken, Türkiye her hangi bir güvenlik sorunundan bahsetmedi. PYD’nin kritik sınır bölgeleri üzerinde hakimiyet sağlaması, tersine savaşa yol açan bütün koşulların ortadan kaldırılması istikrarın ve güvenin yeniden tesis edilmeye başlanmasıdır. YPG/YPJ bir saldırı ve işgal gücü olmayıp esasen savunma ve inşa gücü rolünü oynuyor ve aynı zamanda Türkiye için de bir istikrar kaynağı olacak.

Erdoğan merkezli iktidar gücünün, Cerablus bölgesinin ‘tampon bölge oluşturma’ adı altında askeri olarak işgal edilmesinde ısrarcı olmasının birçok nedeni bulunuyor. Ancak bunlardan iki nokta öncelikli olarak ön plana çıkıyor. Birincisi Rojava’da özerk bir bölgenin oluşmasını bütünüyle engellemektir. Türkiye’nin Rojava politikasını Erdoğan açıkladı: “Suriye’nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun bu konudaki mücadelemizi sürdüreceğiz.” Türkiye’nin başında beri oluşturduğu stratejinin esası budur. Radikal İslami örgütlere verilen sınırsız desteğin politika arka planı, güvenlik meselesi olmayıp bu bakış açısıdır. Uluslararası güçler tarafından oluşumu desteklenen Rojava’nın sosyo-politik statüsünün resmileşmesi, Türkiye için bölgesel politik bir yenilgi olacaktır ve içteki politik dengeler de zorunlu ve kaçınılmaz olarak bütünüyle değişecektir. İkincisi ise AKP iktidarı seçimlerde ciddi bir darbe aldı ve iç politik dengeler değişmeye başladı. Olası bir erken genel seçimde MHP’ye giden milliyetçi oyların yeniden AKP dönmesini sağlamak için Rojava’nın politik pozisyonunu kullanmayı amaçlıyor. PYD’nin terörist’ ilan edilerek Rojava’nın bir bölümünü işgal etme arzusu yeniden tek başına iktidar olma hayalidir. Böylelikle, bugün politik gücünden önemli bir kırılma oluşmuş olan Erdoğan’ın iktidar dengesini kendi lehine çevirmiş olacaktır.

Peki, Türkiye’nin Kobani ile Arfin arasındaki bölgeyi işgal etmesi mümkün müdür? Askeri olarak çok zayıfta olsa böylesi bir olasılık var. Ancak askeri olarak ne kadar güçlü olursanız olun, uluslar arası ve bölgesel ilişkiler bakımından bunun çok kolay olmadığı, olmayacağı ve Türkiye’nin başına büyük belalar açacağı da biliniyor.

Bunun birçok nedeni bulunuyor;

Bir, Suriye halen Birleşmiş Milletlerin bir üyesi olarak resmi bir devlettir. Suriye’de bir iç savaş olmasına rağmen Rojava resmi olarak Suriye’nin ‘Milli Misaki Sınırları’ olarak kabul ediliyor. Bu bakımdan Rojava’nın bir bölgesini askeri olarak işgal etmek uluslar arası alanda Suriye topraklarının işgalidir ve kabul görmez. Uluslar arası toplumda hiçbir şekilde karşılığı olmayacağı gibi BM Konseyinin alacağı bir kınama kararı, Türkiye’nin bütün uluslar arası ilişkilerini etkileyecektir.

İki, Suriye üzerinde söz sahibi olan Rusya ve İran’ın böylesi bir askeri işgale sessiz kalmayacakları ve Şam yönetimini politik ve askeri olarak çok daha aktif bir tarzda destekleyecekleri açıktır. Putin, ‘Suriye’ye yönelik hiçbir askeri operasyona izin verilmeyeceğini’ çok açık olarak ifade etti. Bu yaz döneminde Radikal İslamcı örgütlere karşı çok kapsamlı bir savaşın başlatılması konusunda anlaşan Rusya ve İran ikna edilmeden yapılacak her askeri operasyonun sonucu hüsran ve yenilgi olacaktır.

Üç, Türkiye’nin işgale planı, ABD tarafından nasıl karşılanır? ABD Dışişleri Sözcüsü’nün tampon bölge oluşturulmasına ilişkin sorulan bir soruya çok net bir yanıt verdi: “Şu anda ABD ordusu ya da koalisyon perspektifinden buna gerek yok” değerlendirmesi, Türkiye’nin beklentisini bütünüyle boşa çıkarttığını gösteriyor. Tampon bölge önerisi, ABD’nin bölgesel stratejisiyle bütünüyle çelişiyor. Bu bakımdan Rojava’nın bir bölümünün işgal edilmesi, Suriye’de aktif savaş halinde olan ABD ile karşı karşıya gelmesidir. Türkiye’nin bütün ilişkilerini doğrudan etkileyecek olan böylesi bir kararı alma gücü ve iradesi var mıdır?

Dört, Türkiye’nin Rojava’yı işgale yönelmesi, doğrudan Şam yönetimine savaş ilan etmektir. Böylelikle Türkiye’nin askeri güçleri, Esad rejimi tarafından topraklarına saldıran bir düşman olarak görülüp aynı düzeyde karşılık verilmesi anlamına gelir. Bunun bir başka ifadesi, uluslar arası ve bölgesel güçlerin de karşı çıkamayacağı Kürt politik güçleriyle Şam rejimi arasında resmi düzeyde yeni bir ittifakın oluşturulmasına önemli bir gerekçe olacaktır.

Beş, Kobani ile Arfin arasındaki bölgenin bir kısmını işgale kalkması ABD ile müttefik olan PYD ile doğrudan savaşa girmesi demektir. ABD, çok yönlü bölgesel stratejisinin başarılı olması için PYD’nin kazanmasını istiyor. Türkiye’nin böylesi bir süreci engellemesini hiçbir şekilde kabul etmez. Tank, top, uçak savar gibi yeni modern silahlar kullanmaya başlayan ve bölgedeki bütün dengeleri belirlemede stratejik bir güç haline gelen YPG/YPJ, Türkiye’nin işgaline karşı çok açık olarak direnecektir.

Altı, Rojava’nın bir bölgesinin işgali PKK tarafından da kabul görmeyeceği biliniyor. Murat Karayılan’ın’ “Kobani ve Arfin’e yapılan askeri bir operasyonu Amed’e yapılmış olarak değerlendiririz ve biz de müdahalede bulunuruz” uyarısı, savaşın Türkiye’nin bütün bölgelerine yayılacağının ilk işaretlerden biridir. Rojava’ya yönelik bir askeri operasyona, Kürtlerdeki karşılığı tahmin edilenden çok daha sert olmasından öte kopuş sürecinin hızlanmasıdır. Seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo dikkatle analiz edildiğinde, Kürtlere yönelik her yanlış politikanın sonucu tahmin edilenden çok daha ağır olacağını gösteriyor.

Bütün bu veriler Türkiye’nin Arfin ile Kobanı arasında tampon bölge oluşturmak amacıyla yapacağı bir işgalin pek mümkün olmadığını ve tersine çok ciddi sorunlar yol açacağını gösteriyor. İşgal operasyonu, bölgesel savaşın Türkiye’yi bütünüyle kapsaması demektir. Bunun iç politikadaki yansıması ise çok daha derin ve sarsıcı olacaktır.
Türkiye, bölgedeki gelişmeleri daha gerçekçi ve objektif olarak okumalıdır. Uluslar arası güçler tarafından da fiilen kabul gören Rojava’nın özerklik statüsünü kabul etmeli ve radikal İslamcı örgütlere verdiği bütün desteği kesmelidir. Güney Kürdistan gibi Rojava/Batı Kürdistan gerçeği da kabul dilmeli ve politik realiteye uygun bir strateji belirlenmelidir. Türkiye’nin iç istikrarı bu realiteyi kabul etmekten geçer.

Rojava’yı işgal etmenin askeri ve politik sonuçlarını en iyi görebilen generaller direniyor, işgalin uygun olmadığını belirtiyor. Generaller savaşa karşı olduklarından değil, objektif durumun kendilerinin aleyhine olduğunu gördükleri için ayak diretiyor. Bu nedenle yeni meclisin ve yeni hükümetin karar vermesi gerektiğine dikkat çekiyorlar. Savaşta ısrar eden AKP ise bölgesel ve uluslar arası faktörled nedeniyle Rojava’da PYD ile olmazsa PKK ile yeniden savaşın başlatılmasını istiyor. Dahası iktidar gücünü yeniden tesis etmek için PKK ile savaşmaya karar verdi. Bölgesel stratejik bir güç olan PKK ile çatışma, doğrudan bölgesel savaşın içinde yer almakla eş değerdir. PKK’nin denetiminde bulunan savunma alanlarına yönelik tank, top ve hava saldırılarının başlaması, Türkiye’nin iç ve bölgesel savaş girdabına çekilmesidir.

Böylesi bir savaş AKP’ye ne kazandırır bilinmez ama Türkiye’nin stratejik yenilgisinin önü açılmış olacaktır. Oluşturulacak yeni hükümetin, Türkiye’nin bölgesel politikalarını dizayn etmede nispeten etkili olabilir mi; Bu bütünüyle kurulacak koalisyonunun içeriğine bağlıdır. AKP-MHP Koalisyonu savaş olasılığını attıracaktır. AKP-CHP Koalisyonu ise özellikle dış politikada yeni bir denge oluşturma ve dizayn etme süreci olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gönlünde yatan MHP’dir. Sermayenin ve uluslar arası güçlerin gönlünde yatan CHP’dir.

İster Erdoğan’ın baskısıyla, isterse oluşturulacak koalisyonla olsun, savaş kararı alan Türkiye’nin kaybetmesi kaçınılmazdır.

Tek çözüm, PYD’nin politik ve toplumsal gücünü kabul edip, resmi düzeyde görüşmelere başlaması, bütün İslamcı örgütlerle olan ilişklerin kesilmesidir. Bunun dışında hiçbir gerçekçi alternatif bulunmuyor. Aksi her yönelim Türkiye’yi bölgesel dengelerin dışına atacaktır.

_________________

gokyuzu9@gmail.com

BİR CEVAP BIRAK