Türkülerden Marşlara Dönüşen Bir Halk Direnişi: Taksim Gezi Parkı

Türkülerden Marşlara Dönüşen Bir Halk Direnişi: Taksim Gezi Parkı

0
PAYLAŞ

Taksim’de kalan son yeşil alan olan gezi parkının yıkılarak Topçu Kışlası ve AVM inşa edilmesi, sanatçılar başta olmak üzere toplumun birçok kesiminin tepkisine neden oldu. Bu bağlamda, hayatında beklide ilk kez bir eyleme katılan binlerce kişi 29 Mayıs itibariyle “Ağacıma Dokunma” idealiyle Taksim gezi parkına akın etti. Tüm kalbimle ilk günden itibaren alanda onların yanında olmakla birlikte, bir gazeteci olarak eylemcilerden farklı bir perspektifle olaylara yaklaşmam gerekiyordu. Birçok toplumsal olay ve eyleme şahitlik etmiş biri olarak, hayatımda böylesi bir eylem anlayışını daha önce hiç görmedim. Ağaçlara hamaklar asılmış, her yaştan İstanbullu türküler söylüyor, kitap okuyor, halay çekiyor ve coşkuyla yeşiline sahip çıkıyordu. Bu tablodan öğrendiğim en önemli şey, kitlelerin yakıp yıkmadan, taşkınlık yapmadan da tepkilerini gösterebildiğidir. Eylemlerin ilk gününde halk tamamen demokratik ve barışçıl olarak tepkisini ortaya koydu ve siyasal hiçbir çıkar gözetmeden sadece “Ağacıma, Yeşilime Dokunma” dedi. Polis ilk gün de meydandaydı ancak sadece izlemekle yetindi ve ciddi bir müdahale olmadı. Ta ki 30 Mayıs sabah saat 5 sularına kadar… Ezanın bitmesiyle birlikte çadırlarında uyuyan halka biber gazıyla sert bir polis müdahalesi oldu. Polisin şiddet içermeyen bir eyleme, bağrından çıkmış kendi halkına bu denli sert müdahale etmesini gerçekten de mantık çerçevesinde açıklamak mümkün değildi. Sivil bir çevre eyleminin büyük bir halk direnişine dönüşmesinin tohumları da işte böyle atıldı….

30 Mayıs sabahında birkaç bin kişiye polisin yaptığı sert müdahale anında sosyal medyada etki buldu. Bu bağlamda, özellikle Twitter’in 21.yüzyılın hakim kitle iletişim aracı olduğu da bir kez daha ortaya çıktı. Öyle ki bu konu hakkında iletişim bilimcilerin muhakkak akademik çalışmalar yapması kaçınılmaz hale geldi. Başta sanatçılar tarafından olmak üzere, sosyal medya üzerinden yapılan çağrılar ve tepkiler çığ gibi büyüdü ve 30-31 Mayıs günleri arasında gezi parkına onbinlerce İstanbullu akın etti. Tekrar gezi parkını işgal eden halk yığınları kitap okuma eylemi başlattı ve sanatçılar bu eyleme büyük destek verdi. Polisin bir gün önceki sert müdahalesine rağmen, yine de herhangi bir şiddet eylemi söz konusu değildi. Başbakan Erdoğan’ın dayatmacı konuşmaları halkın nabzını daha da yükseltti ve bir çevre eylemi bambaşka bir halk direnişine döndü. Artık meydanlardaki kitle AKP’nin yaşam biçimi dayatması ve anti demokratik girişimlerine tepki gösterir hale geldi ve “Tayyip İstifa” sloganları daha da güçlü duyulmaya başlandı.

31 Mayıs sabahı gezi parkında olanlar eylemin kırılma noktasıdır aslında. Birgün önceki tepkilerden sonra kimse yeni bir polis müdahalesini beklemiyordu ancak çok daha sert bir müdahaleyle karşı karşıya kalındı. Yine aynı saatlerde, sabah ezanının bitmesiyle birlikte polisin çok daha sert müdahalesi başladı. Polis, hiçbir uyarı yapmadan çadırlarda uyuyan halkı adeta gaz bombardımanına tuttu. Bu müdahaleye canlı olarak tanıklık eden herkes ne anlatmak istediğimi gayet iyi anlayacaktır. Biber gazı kapsülleri polis tarafından hedef gözetilerek, nişan alınarak halka ateşlendi! İnsanlara yapılan fiziki şiddetin boyutları o kadar yüksekti ki halk ağaçlara, duvarlara tırmanarak kendini korumaya çalıştı ve yıkılan duvarların altında kaldı. Atılan biber gazı etkisinde birçok yurttaş astım krizlerine girdi ve resmen hayatları tehlikeye sokuldu!
Bu direnişin en önemli noktalarından, daha doğrusu acı veren yönlerinden biri de basının olanlara karşı kayıtsızlığıydı. Birçok ulusal/uluslararası kuruluş Türkiye’de basının sansür altında olduğunu raporlarına yansıtıyordu ancak bu durumun ne kadar dehşet verici boyutlarda olduğunu hep birlikte gördük. Bir iki basın organı dışında, haber kanalları dahil olmak üzere halkına karşı topyekün bir basın duyarsızlığı oluştu. Basın organizasyonları polis müdahalesiyle birlikte alanlara girdi ve sadece taraflı bir perspektiften yayın yaptı. Ülkemizde konvansiyonel medyanın suskunluğu, sansür/otosansür olgusuna maruz kalması, sosyal medyayı yepyeni bir direniş mecrasına çevirdi. “Yurttaş Gazeteciliği”nin en güzel örneklerine şahit olduk. Özellikle Twitter üzerinden halk müthiş bir yayın atağına kalktı ve meydanlarda olanları, polis şiddetini an be an paylaştı. Bu paylaşımlar o denli büyüdü ki olanlara “Türk Baharı” yakıştırmaları yapıldı. Evet, sosyal medya üzerinden Türkiye bir halk direnişine/uyanışına şahit oldu!

Direnişin ilk günlerinde hiçbir siyasi parti bu birliği sahiplenemedi çünkü ortada bariz bir halk direnişi vardı. Sokak tamamen apolitik ve sadece despotizme karşı çıkan, belki de hayatında ilk kez bir toplumsal gösteriye katılan halkla doluydu. Her kesimden, her ideolojiden insanlar barikatlar ardında omuz omuza tek bir hedef için birleşti: “AKP Dayatmasına, Ben Yaptım Oldu Zihniyetine Hayır”! Eğer bu iklimde yıllarca birbirine düşman olmuş ve şiddet uygulayan taraftar grupları bile tek yürek olarak birleşmişse, iktidarların düşünmesi gereken çok şey olduğu anlamına gerekiyor. Galatasaraylı Ultraslan grubunun Genç Fenerbahçelileri polisin elinden nasıl kurtardığını, Beşiktaş Çarşı grubuna nasıl destek verdiğini, “Beşiktaş Sen Bizim her şeyimizsin” sloganlarını yakinen gördüm. Gözlerim dolu dolu izledim, gözlerimin yaşarması gururdandı biber gazından değil! Üniversitelerde revir kuruldu, gönüllü doktorlar ve avukatlar destek oldu, oteller ve halk evlerini direnişçilere açtı ve korudu. Böylesi bir birliği ne CHP ne de dış mihraklar sağlayabilir. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mensubu olarak, bu iklime gazeteci/televizyoncu yetiştiren iletişim fakültelerinin korkaklığı ve sinmişliğini hazmedemiyorum. Sadece Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyeleri ortak bir bildiriyle imza attı. Onursuz iletişim fakültelerinin yetiştireceği de ancak suskun ve korkak basın mensupları olacaktır!

Başbakan Erdoğan’ın insanlara “Alkolik” ve “Çapulcu” demesi, halkla inatlaşması polisi de fazlasıyla tahrik etti. Devlet yurttaşlarını kucaklamak yerine, “Yüzde 50’yi evlerinde zor zaptediyorum” diyerek inatlaşma yolunu seçti ve fazlasıyla yanıldı. Bu şekilde direnişin son 2 günü tüm yurtta şiddet içeren olayların fitili ateşlendi. Bu doğal bir sonuçtur çünkü eğer türkü söyleyen, kitap okuyan ve halay çeken halkı ezip bertaraf etmeye çalışırsanız, sokaklar radikallerin insafına kalır. Gerçi halkın bu denli radikal grupları arasından dışlaması da taktire şayandır. Beşiktaş’ta ve Gümüşsuyu’nda çevik kuvvet polislerini radikallerin elinden yine halkın kurtardığına bizzat şahit oldum. Halkın tencere ve tavalarla AKP’ye tepkisi akın akın yayıldı ve Türkiye’nin toplumsal eylem hafızasına örnek olarak kazındı.

Bugün eylemlerin 7.günündeyiz. İktidar böylesi bir kitlesel eylemle ilk kez karşılaştı ve Başbakan Erdoğan siyasi hayatının ilk ve ağır yenilgisini aldı. Bundan sonra “Ben Yaptım Oldu” zihniyetinin, dayatmacı ve toplumun hayat tarzına yapılacak müdahalelerin büyük bir tepki yaratacağını anlamış olmaları gerekir. Şüphesiz ki basın da böylesi korkak, sinmiş, ihale bağımlısı olmuş, patronaj sansürüne maruz durumunu gözden geçirmelidir. Türkiye’de gazetecilik namusu ve onuru kirlenmiştir. Siyasi partiler, sendikalar, STK’lar, üniversiteler ve en önemlisi despotik zihniyeti benimseyen her kesim “Türkülerden Marşlara Dönüşen Halk Direnişini”nden gereken dersi çıkarmalıdır. Yoksa faturasının halk tarafından ağır bir biçimde kesileceğini bilmelidirler. Halkı koyun olarak nitelendirenlerin derhal şapkalarını önlerine koyup “Aslında Ne Oldu” sorusunu sormaları dileğiyle…

BİR CEVAP BIRAK

twenty − four =