Türkleştirme politikasına örnek: Dersim

Türkleştirme politikasına örnek: Dersim

0
PAYLAŞ

Türk parlamentosunda ‘Kürt Açılımı’ adı altında yapılan tartışmada, devlet geçmişteki Kürt isyanlarını bastırma yöntemlerinin bir bakıma aynısının izlenmesi gerektiğini belirten CHP milletvekili Onur ÖYMEN, Dersim katliamını örnek verdi. Dersim’de izlenen jenosidin, bugünde Kürtlere karşı uygulanması gerektiğini belirtti. Güncel politikanın ana konusu olan başta Dersimliler ve Aleviler olmak üzere toplumun bütün kesimleri arasında ciddi bir tepkiye yol açan Dersim jenosidiyle devletin izlemek istediği politikayı deşifre etmek, hem geçmişi hem de bugünü kavramak bakımından önemli bir konuyu teşkil ediyor.
Devletin Türkleştirme politikasına en somut örneklerden biri Dersim’dir. Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde, siyasal iktidar tarafından gerçekleştirilen katliamlarla Türk devletinin faşist Almanya ile geliştirdiği sıkı ilişkiler ve Panturanizmin devlet politikası haline getirilmesi birbirini takip eden eş zamanlı bir süreç içerisinde gerçekleştirildi.

Devletin Kürt bölgelerinde ve özellikle’de Dersimde‘toptan imha etme’ politikasını kararlıca uygulamaya koymada, hem faşist Almanya ve İtalya ile ideolojik bir yakınlaşma içerisinde olmasının hem de faşist emperyalist kampla birlikte hareket etme isteğinin tayin edici bir etkisi vardı. Devlet, uluslararası siyasal karmaşadan yararlanarak Kürt sorununu şiddeti en üst düzeyde uygulayarak çözebileceğini düşünüyordu. Ancak her saldırı çözümsüzlüğü derinleştirdi ve yeni toplumsal sorunlara yol açtı.

Dersim gerçeği, devletin ırkçılık ve şovenizm politikaları eksenin de, Kürtlerin bir bütün olarak asimile edilerek Türkleştirilmesidir. İşlenen bütün katliamların ve sürgünlerin temeli budur. Avrupa’da gelişen ve iki büyük emperyalist ülkede iktidara gelen faşizm, Türkiye’de ırkçı ve şovenist politikaların geliştirilmesine nesnel bir zemin hazırladığı da söylenebilir. Ancak, Devletin Kürt politikası esas olarak, tarihten gelen sömürgeleştirme politikasının bir devamı netliğindedir. Bu bakımdan, Ağrı, Zilan, Koçkiri, Dersim isyanlarının ortak özelliği; devletin sömürgeleştirme politikasına karşı Kürt ulusunun kendi varlığını koruma mücadelesidir.
Dersim örneği, hem Türk devletinin hem faşistleşme süreci hem de sömürgeciliğin en üst boyuta taşınması bakımından önemli bir yere sahiptir. Aynı keza, devletleşmiş CHP’nin siyasal niteliği bakımından da bize bir fikir verecektir.

Dersim’de devletin katliam hazırlığı daha 1926’larda planlanmış ve buna göre hazırlıkların yapılması istenmiştir. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in 1926’da hazırladığı rapor’da şunlar söyleniyor; “Dersim, Hükümet-i Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kat-i bir ameliye yapmak gerekir…” Önerisi ise; “Görecekleri tazyik üzerine dağlara çekilecek müsellah halkı da kara ve hava kuvvetleri ile tazyik etmek” gerektiğini söylüyor. Daha 1926’da yapılan bu değerlendirmeye göre hazırlıklarına başlayan CHP’lileşen devletin Umumi Müfetiş İbrahim Tali Bey’in 1930’da hazırladığı raporda bu hazırlıklar çok daha bir netlik kazanıyor; “Elaziz’de bir bomba tayyare filosu bulundurularak, mühim vak’alar yapan veya hükümetin tebligatına muhalefet eden aşiret köylerini müessir bir surette bombalamak, ziraat ve hayvanlarını imha etmek ve rahatça ikamelerine mani olmak” için gerekli askeri hazırlıkları yapılmasını öneriyor. Dersime yönelik devletin katliam hazırlığı 1938’den tam 12 yıl önce başlanıyor. 1938’de Dersim halkının imha ve asimilasyona karşı çıkışı katliam için sadece küçük bir gerekçedir.

Bu katliam için devletin bütün yöneticilerinin söyledikleri ve hazırladıkları raporlarda ortaya çıkan ırkçı, şovenist, asimilasyoncu ve Türkleştirme politikaları, devlet stratejik yönelimini yansıtmaktadır. 2510 Sayılı İskan Kanuna göre hazırlanan plan şunları içeriyor; “Dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmayan nüfus şekillerine ve bu surette, hars ve vahdetinin kanuni salahiyet alınması düşünülmüştür…” Ana dili Türkçe olmayan kesimlerin ve özellikle Kürt bölgeleri kastedilerek Türkleştirilmesi ve tek tip ırkın yaratılması için, bölgedeki bütün ulusal ve kültürel etkinliğe son verilmesi düşünülmektedir. Özellikle de, Avrupa’da esen ırkçı ve faşist rüzgârı da arkasına alan CHP hükümeti, bu ırkçı ve şovenist politikaları tam gaz uygulamıştır.

M. Esat Bozkurt Adalet Bakanı sıfatıyla 1930’da yaptığı TBBM’nde yaptığı bir konuşmada, ‘Türk milliyetçiliği’ üzerine söyledikleri ile faşizmin milliyetçilik anlayışını ortaya koymaktadır; “Türk, bu memleketin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; Hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost ve düşman dağlar bu hakikat’i böyle bilsinler…” Bu kişi Cumhuriyetin ilk genç büroktartlarından devletin Adalet Bakanıdır. 1930’da Parlamentoda devleti ve CHP’yi temsilen bu konuşmayı yapıyor. Irkçılığa ve şovenizme dayanan ve faşizmin politik eğilimlerini ortaya koyan bu görüşler çok kısa bir süre içerisinde devletin resmi politikası haline getirildi.

27 Mayıs 1934 yılında ‘İskan Kanunu Muvakkat Encümen Raporu’ hazırlanır. Raporda yazılanlar şunlar; “ Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşik onlara Türk kültürünü benimsetmek için devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun onlara verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlanmak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, Türküm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır. Burada devlet, hiç bir Türkün Türklüğünden bir soluk ilişkillenmek istemez. Yalnız devletin kanunlarından her türlü koruyuculuğu ve yararlığı görerek her Türk gibi yurdun bütün iyiliklerini, kazançlarını, verimlerini bol bol almakla beraber Türk duygusunu taşımaz gibi durmak işini bu kanun kökten kesip almıştır. Türkiye Cumhuriyeti bütün bunların nereden geldiğini araştırarak bu kanunla uygunsuzlukların hepsini ortadan kaldırmıştır.” Bu kanun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup ta ‘Türklük duygusunu’ taşımayanlara karşı alınması gereken önemleri belirtmekte ve bunların ‘nasıl Türkleştirileceği’nin planlarını ortaya koymaktadır. CHP iktidarının ve devletin resmi politikasını ortaya koyan bu kanun, Anadolu’da yaşayan farklı ulusların üç temel koşul altında asimile edilmesi amaçlanmaktadır. Türk dili, Türk kültürü ve Türk kanı. Bunların birleştiği üst aşama ise ‘Türk milliyetçiliği’ olarak ifade edilmektedir.
“Maksat, bunların süratle ana dillerini unutması, Türklerle karışması olduğundan, büyük köylerde, bir mahallede veya birbirine komşu ve kolaylıkla toplanır bir yerde olmamak şartıyla oturtulmalarında beis görülmemiştir…” Irkçı ve asimilasyoncu bir politikayı ifade eden İskân Kanunun başarılı bir tarzda uygulanması için Kürtlerin yaşadıkları topraklardan zorla göç ettirilmesi ve devletin istediği her hangi bir bölgede zorunlu iskana tabi tutulması için devletin bütün ‘sert’ tedbirleri uygulanmıştır. CHP milletvekili Naşit Hakkı ‘Zorunlu İskân Yasası’ için mecliste yaptığı değerlendirmede; “Aziz arkadaşlarım, yurdumuza ve ülkemize şekil verecek, bugünkü bakir varlık üzerinde hür, zengin ve sağlam nesilleri yaratabilecek, Türk olmanın şeref ve değerini bu topraklarda yaşayanların iliklerine işletecek olan İskan Kanunu, inkılabın ana kanunlarından belli başlısı olma mümtazlığındandır…” Aynı keza, CHP Başkan Vekilliği ve Başbakanlı yapmış Şükrü Kaya’nın da İskân Kanunu için söyledikleri önemlidir; “Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, ayın hissi taşıyan bir memleket yapacaktır…” Kürtlerin Türkleştirilmesi stratejisine dayanan ‘Zorunlu İskân Yasası’ sömürgeleştirme yasasıdır. Bir ulusun tarihten silinmesi için hazırlanmış ve katliamlara dayanılarak yaşama geçirilmiş bir kanundur. Mevcut topraklar üzerinde ‘tek ırk, tek dil, tek ulus’un yaşaması ve mevcut zenginliklerin bir tek ulus tarafından paylaşılması politikası özünde faşist bir politikadır. Devletin politikalarını oluşturanlar da ve yaşama geçirenler de devletleşmiş olan CHP’dir.

Dersimde uygulanmaya konulan ‘Zorunlu İskân Yasası’nın diğer önemli bir nedeni de, Devletin, İkinci dünya savaşında faşist Almanya yanında savaş girme hazırlıkları ve Turancılık politikası ekseninde, Sovyet sınırlarındaki Türk kökenli cumhuriyetlerin işgal planı ile doğrudan bir ilişkisi vardır. Zorlu dağ koşullarına dayanıklı Kürt halkını, ikinci dünya savaşında Sovyet sınırlarındaki Türk kökenli halkın yaşadığı toprakların işgalinde kullanılması planlanmaktadır. Türk devletinin, faşist Almanya ile birlikte Sovyetler Birliği’nin işgaline hazırlanırken, Kürtlerin savaşta kullanılması amaçlanmaktadır. CHP’nin Başkan yardımcısı ve Nazi görüşleriyle tanınan Başbakan Şükrü Kaya; “Kaput ve kalın fanila altında üşüyen askerlerin yerine, Dersim’in sert ikliminde yakası ve bağrı açık yürüyen, sarp dağlarında seke seke yürüyen Dersimlilerin muhtemel harpte kullanılmasının iyi olacağı” görüşündedir. Kürtlerin asimile edilerek Türkleştirilmesi planlarından biri de, Şükrü Kaya’nın savunduğu tezdir. Bu tez, sadece Başbakan Kaya’nın değil esas olarak devletin benimsediği bir politikadır. Bu politikanın başarılı olması için de, asimilasyon politikasına hız verilmesi karalaştırıldı.

Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ta Erzincan ve çevresinde yaptığı gezi sonucunda, Kürtlerin imha edilmesine ilişkin bir rapor hazırlıyor ve uygulanması için İçişleri Bakanlığına şu talimatı veriyor; “…2- Erzincan merkez ilçesinde 10 bin Kürt vardır. Alevilikten faydalanarak mevcut Türk köylerini Kürtleştirmeye ve Kürt dilini yaymaya çalışmaktadırlar. Birkaç sene sonra Kürtlüğün bütün Erzincan’ı istila edeceğinden endişe edilebilir. 3- İl bölgesinde bazı memurların Kürt ırkına mensup olduğu bilinmektedir. Örneğin, Erzincan sorgu hakimi Püyümürlü Şevki Efendi’nin Kürtleri himaye ettiği ve geceleri Kürtleri evinde topladığı gerçekleşmiştir. 4- Arz ettiğim bu meselenin en önemlisi, kesin surette tedbirlerin alınması ve ırk’en Kürt olduğu kesinlikle bilinen memurların biran önce yerlerinden alınması…” talimatı verilmektedir. Uygulamaya konulan politika çok açık. Kürtlerin asimile edilebilmesi için binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan koparılarak dağıtılması ve bu bölgelere Türklerin yerleştirilerek nüfus dengesinin değiştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu uygulama, yerli halkların/Kürtlerin zor kullanılarak kendi topraklarında sürülmesi ve başka bölgelerde getirtilen nüfusun/Türklerin yerleştirilmesine dayanan sömürgeciliğin Anadolu topraklarındaki somutlaşmış biçimidir.

Bu politik uygulamada sadece Kürt nüfusunun dağıtılması olarak yansımıyor aynı zamanda farklı mezheplerde baskı altına alınıyor. Erzincan bölgesinde Alevilerin yoğunluklu olduğu çok açık olarak ifade edilmekte ve bunlara karşı alınması gereken ‘tedbirler’ üzerinde durulmaktadır. Böylece uygulamaya konulan politika ile bölge Türkleştirmekle kalmıyor aynı zamanda sunileştirilmesini amaçlıyor. Bu kararlarla ‘laik’ olan devletin, sunileştirme politikasının ‘küçük’ bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Kürt dilinin, kültürünün konuşulmasını, yayılmasını dahi sakıncalı gören İslamcı Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, alınması gereken önlemleri de sıralamakta ve özellikle Kürt ve Alevi kökenli olan‘ devlet memurlarının görevlerinden alınması için talimat vermektedir. Yani Türk devletinin hangi kademesi olursa olsun, Türk olmayanlara kapatılmalıdır, farklı ulus ve mezheplerden olanlar, ‘devletin en küçük biriminde’ dahil tutulmamalıdırlar.

Bütün bunların arka politik planını, İnönü’ye suikast yapacak kadar kendisini güçlü hisseden CHP’nin Başbakanlarından Şükrü Kaya açıklıyor; “… Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapacaktır…” Türk milliyetçiliğinin bu tarzdaki yorumu da İ. İnönü’nün anlayışı ile bir bütünlük içerisindedir. Devlet otoritesinin sağlanması için uygulanmaya konulan milliyetçilik, Anadolu topraklarından, ‘tek dili konuşan, tek düşünceyi taşıyan ve bir hisse/milli duyga sahip bir topluluğun yaratılması için kullanılmaktadır. Yani bütün bu ‘tek’lerin sağlanması için ‘Türk Milliyetçiliği’ne ihtiyaç duyulmaktadır.
CHP Gelen Başkan Vekilliği, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış Şükrü Saraçoğlu 1942’de şu konuşmayı yapıyor; “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve en az o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir…” Türkçülüğü bir ‘kan’ meselesi olarak ele alan zihniyetin politik düşünüş tarzı ancak faşizm olabilir. Zaten bu konuşma, faşist Almanya ile Turancılık hayalleriyle yanıp tutuşan Türkiye’nin ilişkilerinin en üst noktadan olduğu bir döneme tekabül etmesi tesadüfi değildir.

Cumhuriyetin kuruluşundan 1950’lere kadar iktidarda olan CHP hükümetinin devletin adına uyguladığı Kürt politikası ırkçı-şovenist- asimilasyoncu temelde gelişen faşist bir politikadır. Dersim örneği esas olarak bütün Kürt bölgelerinin sömürgeleştirilme politikasının somut bir örneğidir. Yani Kürtlerin Türkleştirilmesi planıdır. Bu plan, devletleşen CHP’nin uyguladığı en önemli stratejik politikalarından biridir.
Devletleşen CHP gibi bir partinin temel politikası hemen her dönem buydu. Hiçbir dönem bu politik stratejilerinden bir değişiklik olmadı. Dünde bugünde aynı politika devam etmektedir. Kendini devletin tek sahibi gören CHP’nin politik telaşı ve korkusu, Kürt sorunun çözümü ve Kürtlerin demokratik haklarına kavuşması, kendilerinin iktidar gücünün toptan ortadan kalkması anlamına gelir. Bu nedenle devletin temel politikası olan farklı etnik yapıları yok sayama devam edilmesi için bütün çığırtkanlığı yapmaktadır. Örneğin Baykal’da, Öymen’de Türk değiller. Ancak kendi varlık nedenlerini ‘Türküz’ demekten buluyorlar, çünkü başka şansları yoktur.

Bilinmesi gereken bir nokta var, geçmişten çok farklı olarak, Kürt halkının bilinç ve örgütlülük düzeyi ve ona önderlik eden toplumsal hareketin tarihsel politik eğilimi ve yönelimi ile Kürt halkının böyle kaba yöntemlerle yenilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Artık Dersim katliamlarının yaşanmasına izin vermeyecek kadar güçlü bir Kürt toplumsal gücü var. Ayrıca Türk halkı da bu tür bir katliama onay vermeyecektir.

Gokyuzu9@aol.com

BİR CEVAP BIRAK