Türk’ün hurafeyle imtihanı…

Türk’ün hurafeyle imtihanı…

0
PAYLAŞ

Bazı gazetelerin orta sayfalarını dolduran itiraf ve hayatım roman tarzı sayfalar, “ inanılmaz gerçekler” diye sunulan yaşam öyküleri  absürdün sınırında yaşayan bir toplumun hezeyanlı tükenişine tanıklık ediyor.


Toplumsal ve ekonomik çalkantıların yoğunlaştığı dönemlerde ortaya çıkan hurafe tacirliği için, “halkın saf ve temiz duyguları ile oynuyorlar” gibi çok safiyane açıklamalarda bulunmak yetmiyor. Özallı yılların en şaşaalı dönemlerinde, toplumsal çözülmenin savurduğu ve umutsuzlukla hayalcilik arasında gelip giden halkın, gündelik yaşamını idame ettirmek için başvurduğu en kestirme yol kolay para kazanmaktı. Bu dönemin ruhuna uygun olarak, “uyanık” girişimciler tarafından kurulan şirketler, yayınevleri, fal- büyü merkezleri ve onlarca diğer safsata yuvasının sahipleri  bu dönemin en kolay para kazana girişimcileri oldular.


Dört yapraklı yoncadan, uzayın mucizevi sırlarına…


Dönemin uyanıklık ruhuna koşut olarak, her gazetenin bir “hurafe” servisinin olduğu seksenli yılarda, Pier Moulin, Gufran, Hans Von Eiberg,  Kudret Şandra gibi onlarca hurafe taciri türemişti. Bu hayal satıcılarının baş müşterileri arasında Papatyalar gibi iktidar kadınlarının yanı sıra, meclis koridorlarında terfi yada bakanlık peşinde koşan bürokrat ve milletvekilleri de bulunuyordu.


Pier Moulin (Hans’ın diğer adı), gazete köşelerinde salatalık ve patlıcanın mucizelerinden söz ediyor, halkımız bu  kudretli sebzelerin mucizelerinden o güne kadar yararlanamadıkları için hayıflanıyorlardı. Uyanık girişimciler, 101 dileği gerçekleştirecek olan  “Dört Yapraklı Yonca” lar  pazarlıyorlar, paralarını türlü hayaller eşliğinde yonca tacirlerine sunan halk hayallerinin gerçekleşmesi için altı ay uykuya yatarak bekliyordu. Çünkü kuralları böyleydi. Önce  konu komşudan borçlanarak denkleştirilen paralar yonca tacirlerine havale edilecek, hayaller seçilip işaretlenecek, sonra da adreslerine gönderilen bir teneke parçasından başka bir şey olmayan dört yapraklı yoncalar boyunlara takılacak ve beklenecekti.


Altı ay sonra dilekler gerçekleşmezse  paralar iade edilecekti. Ama altı ay parası kullanılan yüz binlerce insan, bu gönüllü soygundan haberdar bile olmayacaktı. Uzay çağı, Kur’an mucizeleri, dört yapraklı şans yoncaları, üfürükçüler ve falcılar arasında gerçeklikten kopan halkın beklentilerine göre şerbet veriliyordu. Pahalı ve lüks giysiler, lüks lokantalar, diskolar, güzel kızlar, kadınları cezbetmek, erkeklerin başını döndürmek, herkesten saygı görmek, dilediğin macerayı yaşamak, artistlerle düşüp kalkmak, politikacılarla ahbap çavuş olmak, yazar olmak, pop yıldızı olmak, televizyonda görünmek ….


Neoliberalizmin  törpülediği hayatların  elinde, umuttan başka bir şey kalmamıştı. İnsanların  günlük konuşmalarına cevap verecek, umutlarını kamçılayacak  reçeteler madde madde  sıralanıyordu. Aziz Nesin’in “Türklerin yüzde atmışı aptaldır” dediği günler yaşanıyordu. Aydınlar uyanık değildi. Uyanık olan  halk, aydınlardan nefret ediyordu. Aydınların çoğu halka göre; “Allahsız” dı (!) Nazlı Ilıcak ve Kemal Ilıcakların gazetesi Tercüman, halkı bu “Allahsız” aydınlardan kurtarmaya kararlıydılar. Tercüman gazetesi, günlerce manşetinden  “Allahsızlıktan kurtulmanın” reçetelerini yayınlayacaklarını ilan etti. Gazete, eski bir “Allahsız” olan ve  sonradan “kemale” eren  ecnebi bilim adamının formüllerini  manşetlerine taşıyordu. Zig-Zag uzmanı, Astrofizikçi, nükleer fizikçi, Teolog  ve Akdelik – Karadelik uzmanı; yüzyılın dahisi Hans Von Eıberg …


Bomba gibi düşmüştü bu manşetler ülkeye. Herkes bunu konuşuyor, kurtarıcısının yolunu gözlüyordu. İkide bir orada burada “ateist” olduğunu söyleyip duran aydınların sonu gelmişti artık.


Ne var ki, Hans Von Eiberg’in gazeteye  bilim adamı kimliğini ispat edememesi, diplomalarını gösterememesi “diplomamı yakmışlar, çaldırdım…”  gibi mazeretler göstermesi,  bu büyük bombanın  gazetenin elinde patlamasına neden oluyordu. Günlerce manşetlerden duyurulan, aydınları ve halkı “Allahsızlık” tan kurtaracak olan mucize yöntemler yerine, bildik birkaç  ilahiyatçının görüşleri yayımlanarak durum geçiştirildi. Fakat bu manşetler Hans’a yaramıştı.


Ünlüler, siyasetçiler, iş adamları ve kalburüstü çevreler Hans’ın baş müşterileri oluvermişti. Her gece  “Gümüşkapı” meyhanesinde, pavyonlarda su gibi para harcıyor, bu denli safsata düşkünü bir toplumda yaşamanın nimetlerinden  yararlanmanın tadını çıkartıyordu. O yılların ünlü Gümüşkapı meyhanesinin, büyük bir medya patronu tarafından Hans’ın emrine tahsis edildiği konuşuluyordu basın mensupları arasında. Gümüşkapı’nın müdavimleri, dönemin jet sosyetesiydi. Bu müdavimler arasında Semra Özal ve Papatyaları da en önemli kesimi oluşturuyorlardı.  Yıllar sonra aynı Hans’ın,  Semra Özal’ın baş falcısı ve dönemin Kültür Bakanı’nın baş danışmanı olduğunu da  öğrenecektik. Gerçek adının  Süleyman, Gaziantepli Süleyman olduğunu da …
 
Seksenli yılların, teknolojik, mucizevi ve  uzaylı  “ girişimcilik” ruhu yavaş yavaş yerini internet çağına terk ederken, Hans tekrar ortaya çıkacaktı. Artık sanal alemin koridorlarında, topladığı “sanal müridler”ine Bermuda Şeytan Üçgeninden, Hitler’e, Atatürk’ten, Tayyip Erdoğan’a kadar müridlerinin entelektüel ilgi alanlarına göre her konuda “vaaz” ediyordu. Cihad fetvası ilan edilen günler geride kalmış, artık “Chat fetvası” zamanına gelinmişti. Müridleri ona, “Profesör” diye hitap ediyorlardı. Söylediği her cümle kutsal sayılıyordu. Gece sabahlara kadar uykulu gözlerle chat başında “sanal cihad” ilan ediliyordu. Yine dinsizler ve Allahsızlarla mücadele ediliyordu…


Medyanın  “safsata kumarı” bir türlü biteceğe benzemiyor. Karşılıklı bir ilişki gibi görünen, talep edenle arz eden arasında “histerik” bir ilişkinin yaşandığı izlenimi uyandıran bu durumun daha uzun yıllar süreceğini kestirmek zor değil. İlköğretim çağı çocuklarından  tutun da elindeki bastonuna dayanarak ayakta durmaya çalışan ihtiyarlara kadar  bu büyük kumarın oynandığı büfelerin uzun kuyruklarda hayatı tüketiyoruz.  Eşi benzeri görülmemiş bir salgınla karşı karşıyayız. Sırlı, hipnozlu, reankarnasyonlu, hurafeli bir bulamaçın  içinde yaşamla  İDDİA’laşıyoruz.


Son otuz yılda, sonu gelmeyen bir safsata çamurunun içinde yuvarlanan halk, bu otuz yıllık bağımlılığının  “doz aşımı”nı  bu yıla saklamış görünüyor. Safsatayı damarlarına kadar çekerken halk, “altın vuruş” u deniyor. Medyanın  safsata ile imtihan ettiği halk,  intihar ediyor!…

BİR CEVAP BIRAK