TRT’de Asya’nın Kandilleri…

TRT yayınlarında son zamanlarda dikkatli izleyicilerin gözden kaçırmayacakları ciddi bir eğilim söz konusu; Doğu ve islam kültürüne atıf yapan yayınların artışı, islam alimlerini, doğu aydınlarını tanıtıcı programların yoğunlaşması…

Bu kesinlikle beni rahatsız etmiyor, aksine bizim kimliğimizin oluşumunda en temel öğelerden ikisi olan doğu ve islam kültürünü yakından tanımak, bilmediklerimizi öğrenmek ve bize unutturulmaya çalışılanları yeniden hatırlamak adına bunu kayda değer bir girişim önemli bir çaba olarak görüyorum; hem de çok önemli, ama doğru şekilde ve ehil ellerde yapılırsa…

Daha kendisi aydınlanmamış, doğruyla yanlışı ayıramayan, bilimselle dogma arasındaki ayrımı fark edemeyen beyinler bunu yaparsa ortaya gülünç tablolar çıkıyor  gerçekten, çok vahim hatalarla karşı karşıya kalınıyor…

TRT 2’de Cumartesi akşamı “Asya’nın Kandilleri” diye program yayınlanmakta bir süredir, ben de özenle izlemeye çalışıyorum bu programı, anti-prantez hemen belirteyim, biraz da antenlerimi açarak ve bilgilerin sunuluş tarzına dikkat ederek izliyorum bu programı. Bunun sebebini birazdan siz de anlayacaksınız.

Dediğim gibi bu programlarda daha önce gerçekten ihmal edildiğine inandığım, kendi kültürümüze yabancılaşmamızda eksikliği olan, öz değerlerimizi yakından tanımamız için mutlaka bilinmesi gereken Doğu ve Asya kültürüne öncülük eden bilim insanları, aydınlar tanıtılmaya çalışılıyor. Ben de bu yöndeki eksiklerimi gidermek ve bilgilenmek umuduyla bu programı izlemeye başlamıştım önceleri.

Ama ne yazık ki bir süre sonra bu programı izlemekteki amacım, bir şeyler öğrenmek,  ve bilgi edinmekten çok, anlatımdaki vahim hataları yakalamaya çalışmak ve yapılan yanlışlara tanıklık etmek komedisine dönüştü…

Güler misin ağlar mısın deyiminin en çok uyduğu durumlardan biriydi bu… Şimdiye kadar özel kanallarla karşılaştırıldığında eğitici ve aydınlatıcı programları ile bir ölçüde boşluk dolduran ve önemli bir işlevi olan TRT’yi bu halde görmek, onun bu hale getirildiğini izlemek, bazı program sunumlarının Samanyolu TV, Kanal 7’den farklı olmadığını görmek içler acısı bir durumdu benim için.

TRT’yi de bu hale çevirmişlerdi ya aferin onlara, ellerinden öpmek gerekirdi bunu becerebilenlerin… Başka ne diyebilirim ki…

Hakikaten, bir Samanyolu TV’de, Kanal 7’de bu yanlışları görmek, bilimselle dogmanın birbirine karıştırıldığı ironiyi bu şekilde izlemek insana dokunaklı gelmiyordu ama TRT’den bunu izlemek, TRT’yi bu halde görmek dokunuyordu
insana gerçekten…

Bunları TRT’yi mükemmel bulduğum için söylemiyorum, ama en azından kötünün iyisi olduğu için, ciddi eğitici programlar izlemek isteyenler için bir alternatif, referans oluşturduğu için söylüyorum. Bu arada buna, son kadrolaşma ve değişimlerden önce ibaresini eklemek gerekiyor artık.

Sonuçta şuraya varmak istiyorum, yukarda bahsettiğim türden dogma ve bilimselliğin karıştırıldığı noktalarda uyanık davranmayan izleyiciler için bu  tür programlar, yani eğitici amaçla yapıldığı sanılan ve izleyicilere bu konudaki meraklarını öğretici bir şekilde giderme amacında olması beklenen bu programlar tam tersine dogmatik, bilimsellikten uzak anlatımlarıyla uyuşturucu, uyutucu, kafa karıştırıcı ve  hatta unutturucu olabilirler bir süre sonra… En azından dogmatik anlatımlarıyla sizi gerçeklerden uzaklaştırabilirler, sizin tek istediğiniz gerçeği bulmak iken üstelik…

Şimdi ne demek istediğimi bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bunlardan en son izlediğim “Asya’nın Kandilleri” programında bu hafta Uluğ bey tanıtılıyordu. 15. yüzyılda yaşayan Uluğ bey, yaşadığı çağda dünyanın önde gelen bilgin ve alimleri arasında yer almış, astronomi bilimine yaptığı katkılarla dünyada önemli bir üne sahip olmuş, bunları yaparken bir de ülke yönetmiştir. Buraya kadar hoş, güzel, bunları bilmek, öğrenmek herkes için yararlı bir şey. Fakat iş Uluğ beyin meziyetlerini anlatmaktan hayatını anlatmaya geçince orada durum değişiyordu.

Uluğ bey zeki, akıllı, çağının ilerisinde bir bilim adamıdır ama baktırdığı fallardan birinde büyük oğlu Abdüllatif tarafından öldürtüleceği söylendiği için kendisine, birden bire oğluna olan sevgisini yitirmiş ve adeta ondan korkar hale gelmiştir. Öyle ki bu korkusu yüzünden canını emniyete almak amacıyla büyük oğlunu küçük yaşta yanından uzaklaştırmıştır..

Dikkatinizi çekerim, tüm bunları baktırdığı fal yüzünden yapmıştır Uluğ bey…

Yaptıkları bu kadarla kalmamış, o bilge, ulu insan,  değerli bilim adamı, alim, yine baktırdığı o falın etkisiyle büyük oğluna husumetini sürdürmüş, büyük oğlu ile küçük oğlu arasında hep ayrım yapmıştır. Büyük oğluna ne kadar düşmansa küçük oğluna o kadar hayrandır ve gururlanmaktadır onunla. O kadar ki seferlerde zafer kazanan, başarılı olan hep Abdüllatif iken baba Uluğ bey ünvan ve başarı madalyalarını hep küçük oğlu Abdülaziz’e bahşetmiş, onu ödüllendirmiştir.

Olayın en acıklı bölümü ise, vahşi,  canavar ruhlu evlat, nasıl bir evlatsa ve nasıl böyle olmuşsa!!!… büyüyüp güç kazanınca babasına düşman kesilmiş ve ondan intikam almak istemiştir. Nihayetinde bir gün baba oğul bir meydan muhaberesinde karşılaşmışlar ve görkemli, zeki, akıllı, üstün insan Uluğ bey bu muhaberede yenilerek oğluna esir düşmüştür. Bir zamanlar ilmini sürdüğü alimi olduğu Semerkant’a  oğlunun esiri olarak geri getirilmiştir bu kez. (anti-parantez kendisinin baktığı faldan etkilenerek oğlunu oradan uzaklaştırdığı ve bir daha içeri sokmadığı Semerkan’tır bu aynı zamanda, bunun da unutulmaması gerekir.)

Olay bu noktadan sonra biraz daha vahim hale geliyor, daha doğrusu getiriliyor diyelim, çünkü hiçbir bilimsel yaklaşım ya da bilgilendirici anlatım bir bilim adamını veya bilge insanı bu kadar acınacak, ironik bir hale sokmaz, sokamaz diye düşünüyorum ben. Bunun için özel bir çaba, özel beyin ister gibi geliyor bana…

Ve iplerin koptuğu an… Sevgili bilim dehası, aklıselim, alim insan Uluğ bey, ömrünün son günlerinde hacca gitmek özlemi ile yanıp tutuşuyor ve bu dileğini de elinde esir olduğu oğlu Abdüllatif’e iletiyor. Abdüllatif babasının bu isteğini kabul etmiş gibi görünüyor ve önce onun için sade bir kervan hazırlatıyor. Daha sonra ise yolun yarısında kervanın önü kesiliyor ve Uluğ beye, oğlunun onu bu şekilde sade bir kervanla hacca göndermeye gönlünün razı olmadığı ve Semerkant’ta kendisi için özel bir ağırlama yapılacağı söyleniyor.

Semerkant’a geri döndüklerinde Uluğ beyi bekleyen akibeti  kendisi dahil bütün çevresindekiler anlamıştır artık, Uluğ bey orada öldürülecektir. Nitekim beklenen son gerçekleşiyor ve Uluğ beyin kellesi daha önce babasını öldürttüğü bir cellat tarafından kesiliyor. 

Olayın bu şekilde son bulmasından sonra metin yazarının vahim yorumu hala devam etmektedir; Abdüllatif babasını öldürüyor ama, bilginler bilgini, Astronomi uzmanı, değerli alim Uluğ beyin ünü Asya’dan tüm dünyaya yayılırken, onun adı baba katili, acımasız, hayırsız evlat olarak tarihe kara harflerle yazılıyor…

Güler misin ağlar mısın, bir bilge insanın, bir bilim insanının hayatı bu kadar ironik, bu kadar dogmatik, bu kadar dokunaklı anlatılabilir ancak…

Uluğ beyin dehası, bilgisi, bilim hayatına katkısı buna bir diyeceğimiz yok, fakat Uluğ bey, baktırdığı falda oğlunu kendisini öldürüyor gördüğü için ona husumet besleyen, onu yanından uzaklaştıran, baba sevgisi ve ilgisinden  mahrum etmesi bir yana onu düşman ilan eden, bir bilge insanda olması gereken  adalet ve eşitlik duygusundan yoksun bir alim olarak sunulması bir yana, fala bakarak hayatını yöneten, kararlarını veren bir bilim insanı olarak sunulması, izleyenler açısından öğretici, bilgilendirici mi olur yoksa Uluğ beyi bu şekilde öğrenen bir izleyici onun dehasından etkilenmek yerine fala inandığı için, sırf faldan yola çıkarak evlatları arasında ayrım yaptığı ve büyük oğluna düşman olduğu için, ya da bu şekilde anlatıldığı için, onun bilim anlayışı ve adalet duygusuna kuşkuyla yaklaşır ve onu kınar mı, düşünmek gerekir…

Son söz olarak şunu söylemek istiyorum, bunu yapanlar, yani bu şekilde bilimi, bilgiyi, bilgeliği, alimliği anlatanlar ya da anlattıklarını sananlar, ve üstelik bunu bir de kendi kültürümüzü daha yakından tanımak ve kültürel değerlerimizle kucaklaşmak adına yaptıklarını söyleyenler, bu anlatımla bize kültürümüzü, değerlerimizi daha çok sevdirirler mi yoksa nefret mi ettirirler yorumu size bırakıyorum…

Umarım bunu bilinçli yapmıyorlardır, yoksa vay halimize…

_______________

* *Yar.Doç. Dr. İ.Ü İktisat Fakültesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.