Truman Show’un parçası olduk…

Peter Weir’in “Truman Show”unu hatırlıyor musunuz? Jim Carrey’in başrolü oynadığı filmde, çevremizde gördüğümüz her şeyin aslında bir dekor olduğu ve herkesin verilen rolü oynadığı anlatılıyordu. Zavallı Truman Burbank’ın gerçek zannettiği her şey aslında kurguydu, bir “reality show”dan ibaretti. Truman Burbank doğduğu günden itibaren, yani tam 30 yıldır tüm dünyanın televizyondan izlediği Trumam Show’un baş kahramanıydı. O yaşadığı her şeyi gerçek zannediyordu. Mesleğini, karısını, annesini, arkadaşlarını, hayatındaki her şeyi…  Oysa Truman dışında herkes bu oyunun bir parçası olduğunu biliyordu. 


Truman Show’un prodüktörü “insanoğlu kendisine sunulan dünyanın gerçekliğini kabul eder” diyordu ve bunu tam 30 yıldır ispatladığını iddia ediyordu. Filmin en can alıcı noktası buydu. Gerçekte de böyle değil midir? Kaçımız kendimize sunulanın dışında bir dünya olabileceğini düşünebiliyoruz… Belki de gerçek zannettiğimiz hayat bir senaryodan ibaret ve hepimiz bazen bilerek, bazen de bilmeyerek bu senaryonun bir parçası olmayı sürdürüyoruz.


Truman Show, hayatı sorgulamamıza yol açtı. Sadece hayatı sorgulamak değil, bir başka gerçekle de yüzleştirdi bizi. İnsanoğlunu korkunç bir paranoyanın içine attı. Çünkü bu film bizi Big Brother’ın gözleriyle de tanıştırdı. İlk kez birilerinin bizi fena halde izliyor olabileceği şüphesine kapıldık.


Belki bu şüphe değil, gerçekti. Belki gerçekten izleniyorduk. Öyle ya uzayda binlerce uydu, uydularda binlerce kamera yok mu? Günün 24 saati boyunca uydudaki kameralar dünyayı izlemiyor mu? Kameralar sadece uyduda değil üstelik… Her yerdeler… Sokaklarda, alışveriş merkezlerinde binlerce kamera var. Çevremiz teknolojik cihazlarla kuşatılmış durumda.


Küreselleşen dünya ve gelişen teknolojinin sonucu tüm bunlar. 21. yüzyılın güç göstergesinin bilgi olacağı geçen yüzyılın sonunda belli olmuştu. Kim bilgiyi elinde tutarsa gücü de elinde tutuyor demektir. Ve elbetteki dünyayı şekillendirenler de bu gücü elinde tutanlar olacak.


Dünyamız teknolojik bir kuşatma altında. Bu teknolojik gelişme sayesinde hayati önem taşıyan güvenlik bilgilerine, askeri ve ticari stratejik planlamalara, telefon kayıtlarına, suç dosyalarına vs. gibi kurumsal ve kişisel bilgilere ulaşmak artık çok kolay. Tıpkı Truman Show’daki gibi izleniyor, gözleniyor ve dinleniyoruz.


Dünyada bunu yapacak teknolojik sistemler var. Örneğin Echelon denilen sistem, elektronik istihbarat dünyasının en gizli ve en güçlü sistemi olarak kabul ediliyor. Dünyada İngilizce konuşan beş ülke olan ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın birleşerek kurdukları bir sistem bu. Her ne kadar ABD bunu şiddetle inkar ediyorsa da pek inandırıcı olamıyor.


Dünyanın en büyük izleme sistemi Echelon’un merkezi NSA. National Security Agency (NSA), 1952’de  ABD Başkanı Harry Truman’ın (Truman Show’daki karaktere ilham vermiş olabilir) bir genelgesiyle kurulmuş. Amacı dünya çapında iletişim istihbaratı görevini yürütmek. NSA’nın CIA’den daha önemli bir istihbarat örgütü olduğunu söyleyebiliriz.


Echelon sayesinde bu beş ülke, dünyadaki bütün faks, telefon ve bilgisayar üzerinden yapılan bütün yazışma ve konuşmaları takip ediyor. Bu bilgiler Washington’daki NSA’nın merkezinde toplanıyor.


Hürriyet gazetesinin Kokpit sayfasını hazırlayan Uğur Cebeci, 2001 yılında “FBI oteldeki odamı bastı” adlı yazısında başına gelen bir olayı anlatırken, Echelon’un nasıl çalıştığını gözler önüne seriyordu:


“Amerika’nın her tarafından terörist avına çıkan FBI, benim de odamı bastı. Yarım saat süreyle sorguladıktan, bagajlarımda ve el çantamda arama yaptıktan sonra Türkiye’den bana gönderilen faksları çıkartarak yazılar içinde yer alan transponder, Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçakların markaları ve havayolu şirketlerinin isimlerinin hangi amaçla yer aldığını, teröstleri tanıyıp tanımadığımı sordular.


Sabah saat 08.30’da Long Island’ta kaldığım Executive Inn at Woodbury Oteli’ne filmlerdeki gibi büyük bir otomobille gelen 6 kişilik FBI ekibi kapıyı vurmaya başladı. Birinci katta olan ve kapısı sokağa açılan odamın perdesini araladığımda yine tıpkı filmlerdeki gibi FBI görevlisinin kimliği ile karşılaştım. Göz hizamda kartını gösteren görevli kapıyı ve arkadaki cam kapıyı da açmamı ve herhangi bir ters davranışta bulunmamamı söyledi. Kapıyı açtım ve pantolonumu giymem için sana bir süre tanıdılar. Sonra da bütün kimliklerimi, pasaportumu göstermemi istediler.


Yıllarca polis muhabirliği yaptığım için büyük bir soğukkanlılık, terbiye ve kurallara dikkat ederek sorulara cevap vermeye başladım. Sorular en çok Türkiye’den bana fakslanan ‘Kokpit’ sayfasının pazar günkü sayısının kopyaları ile ilgiliydi. Bu sayfada neden transponder kelimesinin, Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçakların modellerinin yer aldığını geniş geniş sordular. Ben de büyük bir soğuk kanlılıkla havacılık editörü olduğumu, uzun yıllar polis muhabirliği yaptığımı, yazdıklarımın ise bu deneyimlerin bir sonucu olduğunu söyledim. Bu arada iri yarı olan bir FBI ajanı bavullarımı aramak istediğimi söyledi. Bir taraftan bavullar aranırken bir taraftan da sorgu sürdü.


Sorulardan sonra otel görevlisi FBI ajanlarından birine bana geçen faksların son sayfasını getirdi. Sayfada köşede benim resmim duruyordu. Resmi bakıp bir kaç kez de bana baktıktan sonra kendi aralarında gülüşmeye başladılar. Sorguyu sürdüren genç FBI ajanı standart sertliğinden vazgeçerek tebessüm etti ve özür diledi. Daha sonra diğer FBI ajanları da özür dilemeye başladılar.”


Bu örnekten de anlaşıldığı gibi Echelon sayesinde elde edilen bilgiler yasal olmayan yöntemlerle elde edilmektedir. Yani ABD ve diğerleri, bireylere ve kurumlara ait bilgileri yasal olmayan yöntemlerle toplayıp, depolayarak suç işlemektedir.


Yazıyı son günlerde çok konuşulan 22 Temmuz seçimlerine şaibe karışıp karışmadığı söylentilerine değinerek bitirmek istiyorum.


Seçimin hemen arkasından medyada bu konuyla ilgili yazılar çıktı. Doç. Dr. Ümit Sayın “Seçmenler, oylar ve elektronlar” adlı yazısında bu konuya değindi ve elektronik haberleşmeye, elektronlara veya yazılımlara güvenilerek yapılan seçim sonucu değerlendirmelerinin geçerli olup olamayacağını sorguladı.


Birçok yerde yayınlanan bu yazıda Milliyet gazetesinde  25 Temmuz 2007 tarihinde çıkan bir habere de değinmişti Ümit Sayın. O habere göre, Türkiye’de ilk kez bir elektronik sistem seçim için kullanılmıştı, Seçiş isimli programla veya başka programlarla bu haberleşme yapılmış,  sonuçlar NSA, CIA ve Mossad’ın çok kolay kontrolüne girebilecek Windows XP ana kullanım programı ile gerçekleştirilmişti. Üstelik tüm Türkiye’deki haberleşme ve internet ağı olan Türk-Telekom artık Anti Türk- Oger-Telekomdu, bu şirketin İngiliz İstihbaratı MI6 ve Mossad ile yakınlığı biliniyordu. Ekimdeki referandumda da aynı elektronik haberleşme yöntemi kullanılacaktı.


Siz böyle bir dünyada kendinizi güvende hissedebilir misiniz? Doğrusu ben hissetmiyorum ve etrafımda olan her şeye kuşkuyla bakıyorum. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here