Tükenen kapitalizm ve sol

1) Kapitalizmin, bugün yaşadığı krizi ‘kendi sınırlarına ulaşması’ olarak değerlendiriyorsunuz. Bu anlamda bugün yaşanan krizi aynı zamanda kapitalizmin sonu olarak da tanımlanıyor. Kapitalizmin önceki krizleriyle kıyaslandığınızda bugün yaşanan krizi özel kılan faktörler neler? 

Bütün canlı organizmalar gibi, sosyal sistemler, sosyal formasyonlar, uygarlıklar da sonludur. Fakat, bir sosyal formasyonun ölümü bir canlı organizmadan farklıdır. Bu yüzden bir uygarlık söz konusu olduğunda çöküş, bir “eğilim” veya “süreç” şeklinde tezahür eder. Hiç bir uygarlık için kesin bir ölüm tarihi vermek de mümkün değildir. Kapitalizm biri yatay, diğeri de dikey olmak üzere ikili bir yayılma ve genişleme seyri izliyor. Yatay yayılma, henüz kapitalist olmayan alanları etkisi altına alma anlamındadır. O durumda kapitalizm, prekapitalist formlarla bir arada var oluyor ve onları dönüştürüyor, kendi mantığıyla uyumlandırıyor, metalaştırıyor şeyleştiriyor, parayla alınır-satılır ölü nesnelere dönüştürüyor. İşte kolonyalizm denilen bu eğilimin tezahüründen başka bir şey değil… Kapitalizm genel bir çerçevede, yatay genişlemenin sınırına XIX. yüzyılın sonu, XX. yüzyılın başında ulaşmıştı. Nitekim 1871 ‘yapısal krizi’ kolonyalizm sayesinde aşılabilmişti… Ve süreç: kriz- kolonizasyon- genişleme [éxpansion] şeklinde tezahür etmişti… Oysa, 1910’lu yıllardaki kriz ve 1929 krizi zamanında artık yatay genişleme imkânı kalmamıştı. Kapitalizmin etki alanı dışında pek bir yer kalmamıştı…  Bu yüzden süreç, kriz- savaş- yeniden yapılanma şeklinde tezahür etti. 1973-74 ‘yapısal krizinden’ bu güne artık her iki genişlemenin de sınırına dayanılmış durumda. Bir de buna ekolojik kriz eklenince artık kesin bir sürdürülemezlik durumu, uygarlık krizi ortaya çıktı… Velhasıl kapitalizm barutunu tüketti, yolun sonuna geldi, duvara dayandı…

Marx, hiç bir yerde “çöküşten” veya “nihai krizden” söz etmiyor ama aslında devasa eserinde kapitalizmin nécrologie’sini yapıyor, bizim dilimizde ifade edersek, bir çeşit ‘kapitalizmin ölüm serüvenini’, ‘ölüm hikayesini’ anlatıyor. Bizzat kendi çelişkilerinin nasıl onun sonunu getireceğini anlatıyor… Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adını taşıyan eserinde, “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, hiç bir toplumsal formasyon yok olmaz” diyor… O halde soru: Kapitalizmin neden ve nasıl ‘üretici güçleri’ geliştirme yeteneğini kaybettiğiyle ilgili demektir…

2) Teknolojik gelişmenin, özellikle de robotlaşmanın krizi aşacak bir dinamik olduğu yönünde tezler var. Siz ise, robotlaşmanın ‘değer üretmediği’ için, krizin temel kaynaklarından birisi olarak değerlendiriyorsunuz. Robotlaşma krizde nasıl bir faktör oluşturuyor? 

Makina, robot değer üretmez. Sadece daha önceki dönemde işçi (canlı emek) tarafından üretilmiş ve makinada, robotta içerilmiş, ‘dondurulmuş’ değeri yeni ürüne aktarmaya, transfer etmeye yarar. Zira, değeri veya fazla değeri sadece ve sadece eti-kemiği, iradesi, bilinci olan insan (işçi) üretebilir. Kapitalizm, vahşi rekabete dayalı olarak işleyen bir sistem. Her bir kapitalist veya kapitalist işletme ancak büyüyerek, bunun için de daha çok üreterek ayakta kalabilir. Ancak o zaman toplam artı-değerden daha büyük pay kapabilir… Böylesi bir yıkıcı rekabet ortamında, rekabetçi olabilmenin koşulu da, en ileri üretim teknolojisine, en gelişmiş manikalara sahip olabilmektir. Makina yeni değer, ‘fazla değer’ üretmez ama daha çok ve daha çabuk üretmeye yarar ve onu başaran işletme de avantajlı duruma gelir. En gelişmiş, en ileri üretim tekliklerine, makinalara sahip olma yarışının nedeni bu… Yoksa, kapitalizm dahilinde teknoloji, kendi başına bir amaç değildir… İnsanlar daha az çabayla daha az yorularak üretsinler diye değil… Sermayenin mantığının dayattığı bir “zorunluluktur”… Teknoloji, rekabetçi olabilmek, daha çok kâr etmek, sermayeyi büyütmek için üretiliyor…

Sadede gelirsek, kapitalizmin tarihi bir bakıma makinanın işçinin yerini almasının da tarihidir… Rekabet, makina kullanımı yönünde bir baskı oluşturuyor. Bu, her ileri aşamada daha az işçi çalıştırmak demektir. Daha az canlı emek kullanmak demektir… Eğer değeri yaratan sadece ve sadece eti-kemiği, kası, bilinci olan insansa, işçiyse, bu, her ileri aşamada daha az değer yaratıldığı anlamına gelir. İşte Marx’ın “kâr oranlarının düşme eğilimi” dediği bu… Şimdilerde robotlaşmaya eşlik eden mikro-elektronik, enformasyon-komünikasyon teknolojileri, dijital teknolojiler vs. canlı emek kullanımını daha da sınırlamış durumda. Gerçi her yeni teknoloji bir miktar yeni iş alanı yaratır ama bu yok ettiğinin çok gerisindedir… Başka türlü söylersek, sistemin mantığı uzun vadede bir değer üretememe veya yeteri kadar değer üretememe sonucunu doğuruyor. Bir bakıma sistem kendi kazdığı kuyuya düşüyor. Sistemin kendini üretmesi problemli hale geliyor… Artık mevcut durumu da ‘kriz’ kelimesiyle ifade etmek mümkün değil. Zira kriz, normalden bir sapmadır ama normale dönüşü de ima eder… Oysa, sistemin şimdilerdeki durumunu, ancak nihai kriz veya çöküş kelimeleri ifade edebilir…

3)Krizin önemli sonuçlarından birisi de ekolojik yıkım olarak ifade ediyorsunuz. Bu noktada ‘uygarlık krizi’ tanımı, ekonomik krizden daha geniş bir kriz tanımını içeriyor. Bu hangi noktaları ifade ediyor? 

Kapitalizm sınırsız büyüme, genişleme, yayılma dinamiğine ve eğilimine sahip bir sistem. Orada her seferinde daha çok üretme zorunluluğu var. Kapitalizmde durmak diye bir şey yoktur! Her bireysel kapitalist veya kapitalist işletme, ileriye doğru kaçmak zorundadır… Aksi halde varlığını sürdüremez. Birincisi, sistem sınırsız büyümeye endeksli, ve fakat bu dünyanın kaynakları sınırlı; ikincisi, kapitalistler üretimin doğaya, insana, topluma verdikleri zararları dikkate almıyorlar… Alırlarsa kâr oranı düşer… Burjuva iktisatçıları buna “dışsal ekonomiler” diyerek işin içinden sıyrıldıklarını sanıyorlar. Oysa şimdilerde “dışarda kalan bir şeyin olmadığı anlaşılmış bulunuyor… O zaman iki sonuç ortaya çıkıyor: Birincisi, doğal kaynaklar tükeniyor, kıtlaşıyor, pahalanıyor. Zira, bir şey üretmek demek, doğadan bir şey çekmek, eksiltmek demektir; ve ikincisi, üretirken de tüketirken de kirletmek kaçınılmazdır. Eğer siz üretimin ve tüketimin kirleticiliğini, “yok ediciliğini”, doğal çevreye, canlı yaşama verilen zararları dikkate almazsanız, bunun bir bedeli olacaktır: Ekolojik kriz…

Artık sistem bir dizi krizler [ekonomik, enerji, finansal, ekolojik, sosyal, politik, jeopolitik, etik, vb.] sarmalına hapsolmuş durumda. Ve bunların her biri diğerini azdırıyor. Bir çok alanda geri dönüşü olmayan sınır da aşılmış veya aşılmakta… İklim krizi denilen başlı başına büyük bir sorun. Çok tehlikeli sonuçlar doğurma istidadına sahip… Biyolojik çeşitlilik azalmakta, okyanuslar tuzlanmakta, ozon tabakası zayıflamakta, azot ve fosfor dengesi bozulmakta, tatlı sular azalmakta, kimyasal kirlenme almış başını gidiyor. Verimli topraklar, betonlaştırılıyor veya gıda üretimi dışında kullanılıyor. Kapitalizmin işlemesi için vazgeçilmez enerji kaynakları kıtlaşıyor, pahalanıyor. Bir fikir vermek için, sistemin damarlarındaki kan olan petrol şimdilerde pik [peak] noktasını aşmakta. Bu, artık mevcut rezervlerin yarısının kullanıldığı demeye gelir. Ama diğer yarısını çıkarmak artık  eskisi kadar kolay olmayacak, her seferinde hem zorlaşacak ve hem de pahalanacak. XX. yüzyılın başında ABD’de toprağı ayağınızla deştiğinizde petrol fışkırıyordu. O zamanlar bir birim harcayarak 100 birim petrol çıkarmak mümkündü. Şimdilerde dünya ortalaması 1’e 10’la ,1’e 20 arasında değişiyor… Bu da petrolün pahalanması demek. Tabii sistem petrole dayandığına göre her şeyin de pahalanması demek… Üstelik kısa ve orta vadede petrolün alternatifi de yok…

4)Kriz karşısında dünyada soldan da arayışlar gündeme geliyor. Bunun son örneklerinden birisi de İngiltere’de İşçi Partisi’nde Corby’nin çıkışı. Daha önce Syriza, Podemos ve meydan hareketleri… Latin Amerika’da bir önceki dönemin iktidar ve mücadele deneyimleri… Bunlar çıkış için ne söylüyor?

1990’lı yılların sonunda ve 2000’li yılların başında Latin Amerika’da ortaya çıkan sol dalga, neoliberalizme karşıydı ama kapitalizmi yeterince sorun etmiyordu. Oysa, radikal olarak kapitalizmi hedef almak gerekiyordu. Şimdilerde soluğunun kesilmesinin nedeni bu… İngiltere’de Corbyn’in çıkışı, II. emperyalist savaş sonrasının “refah devleti” modelini ihya etmek istiyor ama o artık mümkün değil. Syriza ve Podemos, 2007-2008 krizini yıkıntısı üzerinde yükseldiler. Bütünlüklü ve radikal bir perspektife sahip değiller. Bu haliyle “düzen içi muhalefete” dönüşme potansiyelleri yüksek… Dünya sisteminin içinde bulunduğu durum, radikal perspektife endeksli, kelimenin jenerik anlamında komünizmi hedef alan hareketleri gerektiriyor. Artık insanlık ve uygarlık kritik bir kavşağa gelip, dayandığına göre…

5)Kapitalizmin sonu tartışmaları yapanlar içerisinde, örneğin Paul Mason, kapitalizmin “kendiliğinden başka bir şeye dönüşeceğini-dönüşmek zorunda kalacağını” dillendiriyor. Bu “son”un kendiliğinden mi yahut bir sınıf savaşı sonucu gerçekleşeceği tartışmaları konusunda ne söyleyebiliriz? 

Paul Mason’un kitabını dikkatlice okudum ve bir grup arkadaşımızla birlikte kitap üzerinde bir tartışma toplantısı da yaptık. Elbette kitap ilginç gözlemler ve tespitler içeriyor ve okumayı hak ediyor ama, teknolojiye aşırı misyon yüklüyor. Oysa teknolojiyi “bağımsız değişken” olarak almak doğru değildir. Teknoloji sayesinde kapitalizmin Mason’un dediği gibi kendiliğinden başka şeye dönüşmesi mümkün görünmüyor ama teknolojinin sınıf savaşını tetikleyerek, kapitalizmin aşılmasını kolaylaştırabileceğini söylemek mümkün… Zira son teknolojilerle “orta sınıf” tasfiye oluyor. Artık “kendini sömürttürebilmenin” bir “ayrıcalık” haline geldiği, bir iş bulabilmenin giderek imkânsız hale geldiği bir zamandayız… Artık insanların %95’i proleter. Hepimiz proleteriz… Proleter, çalışmadığı zaman, emeğini satamadığı zaman aç olandır… Böyle bir manzara varken, kapitalizmi aşma, “yeni bir şey yapma” umudunun büyümesi, sol muhalefetin yeniden güçlenmesi imkân dahilindedir…

6)“Bir sınıf savaşı sonucu” vurgusunu yapan düşünürlerlerden Samir Amin ve Wallerstein’ın yaklaşımlarının bir kısmını belki bir özne tartışması olarak ele alabiliriz. Samir Amin yeni bir enternasyonel vurgusu yapıyor ve özne olarak da daha ziyade klasik işçi sınıfı örgütlenmelerini işaret ediyor. Wallerstein ise bu özneye “yeni sol” diyebileceğimiz kadın hareketi, çevre hareketi gibi yeni toplumsal hareketleri ve Syriza, Podemos gibi hareketlerin de dahil edilmesi gerektiği  vurgusunu yapıyor. Bu özne tartışmaları üzerine neler söyleyebiliriz? 

Sanayi devrimi sonrası kapitalizminde yegane devrimci sınıf işçi sınıfıydı. İşçi sınıfı örgütlenip, sendikaların, işçi partilerinin, sosyalist ve komünist partilerin ortaya çıktığı dönemde ve belirli bir eşik aşıldığında, maalesef ‘düzen içi mücadele” tercihi yapıldı… Kapitalizmi aşma perspektifinden uzaklaşıldı. Sovyet ve Çin deneyleri retoriğe rağmen, birer “kalkınmacılık” olmanın ötesine geçemedi… Kapitalizmi aşma perspektifi savsaklandı… “Batıyı yakalama” tercihi de ancak buraya getirebilirdi ve getirdi… Fakat şimdilerde yeni bir durum ortaya çıkmış görünüyor. Hala önemli olmakla birlikte, artık “klasik anlamda” işçi sınıfı ezilen-sömürülen-aşağılanan yeryüzünün lânetlileri  dünyasında küçük bir azınlık haline geldi. Artık “işçi olmak, emeğini satabilmek, kendini sömürttürebilmek bir ayrıcalık” haline geldi… Sistem nerdeyse herkesi proleterleştirdi ve tüm toplum kesimlerinin yaşamını da riske atıyor. Bu da işçi sınıfının potansiyel müttefiklerinin çeşitlenmesi demek. Köylü, köylü almaktan çıktı. Köy diye bir şey kalmadı. Esnaf kitlesi ve bir bütün olarak orta sınıf eridi, erimekte… Ekolojik yıkım tüm toplum kesimlerini bezdiriyor. Sistem sıkıştıkça faşist eğilimler güçleniyor, yönetenler “olağan durumda” yönetemez duruma geliyorlar… Ve bütün bunlar da sistemin aşılmasını potansiyel bir olasılık haline getiriyor… Ve iş dönüp dolaşıp bir politik özne sorununda düğümleniyor…  Fakat politik özne sorununu geleneksel anlayışın dışında ele almak gerekiyor… Zira eski anlayış sorunluydu… Yeni örgütlenme modelleri, yeni mücadele yöntemleri/pratikleri keşfetmek gerekiyor… Zira, geleneksel örgütlerin bir işe yaraması artık mümkün değil… 

7)Bu anlamda öznelerden söz edeceksek bu öznelerin mevcut ve gelecek mücadelelerinin çerçevesini oluşturacak talepler ve koşullar neler olabilir?

 Sanıyorum bu sorunuzla ilgili bir hatırlatma gerekiyor… 1974-75 “yapısal krizi” sonrasında neoliberal saldırı, işçi sınıfının verili mücadele zeminin ve yeteneğini aşındırdı. Bunun nasıl olduğuna burada girmemiz mümkün değil.. Ve ikincisi, 1980’lerin sonu, 1990’ların başında Sovyet sisteminin çöküşüyle de ve bu ikisinin enterseksiyonunda (kesişme noktasında), başta işçi sınıf olmak üzere, bir bütün olarak ezilen-sömürülen sınıflar katında bir umut ve ütopya zaafı ortaya çıktı… Öncelikle umudun ve ütopyanın restorasyonu gerekiyor… Bunun da iki yolu var, radikal eleştiriyi büyütmek, ki, bu gerçek entellektüllere önemli iş düşüyor demektir… Zira tarih bize devrim öncesi dönemlerde canlı ve yaratıcı bir eleştirel faaliyet yürütüldüğünü gösteriyor… Ve tabii ikincisi de, mücadeleyi büyütmek. Zaten bu ikisi arasında diyalektik bir ilişki vardır… Bir kere umut büyüdü, ütopya “canlandı mı”, her hareket uygun talepleri ileri sürebilir ve yoluna devam edebilir…

8)Türkiye’nin geleceğine gelirsek bu kriz Türkiye’de siyasal islamcı faşizmle birlikte yaşanıyor. 2019’a giderken Türkiye’yi bu krizden çıkartacak bir seçenek nasıl yaratılabilir, muhalefet hareketi ne yapmalı? 

Aslında İslamo-faşist rejim yolun sonuna geldi. Artık yönetemiyorlar. Olağanüstü hâl koşullarında gidebilecekleri yer sınırlı. Dolayısıyla, genel bir iflas tablosu ortaya çıkmış bulunuyor. Tüm toplum kesimleri kapsamlı bir saldırı altındayken, aldatma/oyalama yeteneklerinin aşınması kaçınılmazdır… Zira, nerdeyse tüm ‘gösterge ışıkları’ kırmızıda değilse, sarıya dönmüş durumda… Böyle bir durum kaçınılmaz olarak kitleler katında radikalleşmeyi tetikleyecektir… O zaman soru, ortaya çıkan potansiyelin nasıl kullanılacağıyla ilgili demektir. Geleneksel muhalefet odakları (siyasi partiler, vb.) AKP öncesi durumu ihya etmeyi bir çözüm olarak görüyorlar… O yol bir yere çıkmaz… Artık yeni ve yakıcı sorunları eski kafayla, eski yöntemlerle çözmek mümkün değil. O zaman, kapitalizmden çıkma perspektifine sahip bir muhalefet hareketi inşa etmek gerekiyor. Radikal eleştiriye hak ettiğini vermek gerekiyor… Maalesef radikal eleştiri cephesinde rahatsız edici bir atalet var… Bu iş böyle yürümez…  Oysa, radikal bir muhalefetin koşulları çoktan oluşmuş durumda… Önemli olan tarihsel misyonu göğüsleyebilmek… Zira, devrim bizi çağırıyor…

_______________

Fikret Başkaya ile söyleşi… Redaksiyon Dergi’si,  Aralık 2017, sayı, 18’de de yayınlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × one =