Turizm dedikleri…(III)

Turizmde ele edilen başarıya giden yol turistin midesin mi geçiyor?
Yoksa sosyal ilişkilerin güçlü oluşundan mı?
Ya da temizlikten, yani hijyenden mi?
Ya da güler yüzlü hizmetten mi?
Bence hepsi.
Hatta daha bir çok neden var ama yerimiz dar.
Okuyucumuz sabırsız.
Bir de konuyu  uzatıp sizleri daha fazla sıkma niyetinde değilim.
Ben başarının örneğini, yaşadığım bir olayla aktarmak istiyorum. Küçük bir ayrıntı ama büyük bir anlayış.
Dört denmiş ama bence Side Kumköy’deki beş yıldızlı Febeach Otelin  Olive Restoranında gece için rezerv yaptırmak gerekirmiş. İtalyan yemeklerini yemek için.
Bir hafta için gelen konuklar iki ayrı restoranda alakart yemek yiyebiliyorlar.
Olive’de Italyan yemekleri, sahil restoranda ise balık ziyafeti.
Önce İtalyan’ları tercih ettik. İyi de etmişiz.
Biza ayrılan masada şansımıza Ankara’da öğretmenlik yapan iki bayan var. Bizden önce gelmişler. Zaten restoran tamamen Almanların işgali altında. Keza otel de öyle.
Oturduk masaya, bayan öğretmenlerle tanıştık.
Servise soğuklarla başlandı.
O gece restoranın sorumlu garsonu, ya da şefi diyelim Abdullah Yıldız’mış.
Tabii bütün masalarda garsonlar harıl harıl servis yapıyor.
Bizim masaya da..
İtalyan yemek çeşitleri sıraya konmuş vaziyette..
Kısım kısım geliyor.
Ama salonda konuşmalardan dolayı öyle bir uğultu var ki, karşımızdaki bayan öğretmenlerle sohbet etme şansımız giderek azalıyor.
Bu Almanlar sanki tatil yapmak, dinlenmek için değil, bütün yıl susmuşlar, Türkiye’ye konuşmak ve özellikle de  dedikodu yapmak için gelmişler.
Bu uğultu yüzüden bizler yemek değil, adeta dayak yer gibiyiz.
Abdullahı’a çağırdım.
“Yahu Apo, Almanlar her zaman böyle midir? Nedir bu uğultu? Bir de neden müzik yok bu restoranda? Madem İtalyan yemeği veriyorsun, neden o ülkenin müziğini çalmıyorsun?”
Abdullah Yıldız “İtalyan değil ama batı müziği çalıyoruz, doğal olarak uğultudan siz duyamıyorsunuz. Haklısınız. Şimdi İtalyan müziği koyduracağım” dedi ve gitti.
Servis tüm hızıyla devam ediyor.
İtalyanların tüm yemekleri ile az az da olsa tanıştık. Ana yemekler geldi ama uğultu yine devam.
Abdullah yanaştı masamıza “Beyefendi İtalyan müziğinden hoşlandınız mı?” diye sorunca “Biz duymuyoruz, gerçekten çalıyor mu?” diye karşılık verdim.
Apo bir ara kulak kabarttı. Anladı ki gerçekten salondaki kakafoni hala müziğe baskın.
Salonun başına geçti ve Almanlara:
“Muzikaaaaa” diye yüksek sesle bağırdı.
Restorandaki  Almanlar ne oluyor diye birden sustular.
Ne olduğunu pek anlayamadılar sanırım.
Ama İtalyan müziği restoranı adeta çınlattı.
Biz müziği değil, Abdullah’ı alkışlıyorduk.
Almanlar ise duydukları İtalyan müziğini mecburen alkışlamış durumda kaldılar.
Çünkü neler olduğunu sadece biz ve Apo biliyorduk.
Abdullah tüm yaratıcı gücünü ortaya koymuş, bizlere surpriz yapmıştı ve yüzü gülüyordu, başardığı için.
Almanların şaşkınlığı bir süre devam etmiş, onlar da uzun süre Abdullah’ı  alkışa başlamışlardı ya.
Ama olsun bu sadece Almanlardaki jetonun geç düşmesinden kaynaklanmıştı.
Ben bu yaşanmış olayı FeBeach Otelin sahibi Fehmi İncidiş’e anlattığımda gülmekten nerdense masasından düşecekti.
Hemen ekledim “Öyle avanta gülmek olmaz. Bu yaratıcılığın sahibi Apo’yu ödüllendirmelisin. Üstelik bu ve bunun gibiler çoğaldıkca sizlerin ve Türkiye’nin yüzü daha da güler”  dedim.
Apo ne şekilde ödüllendirildi bilemem ama bunun takipcisi (!) olacağımı söylemiştim Fehmi beye.

(Devam edecek)

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here