İNGİLTERE… Türkiye ve Latin Amerika: Hangi model daha demokratik?

İNGİLTERE… Türkiye ve Latin Amerika: Hangi model daha demokratik?

0
PAYLAŞ
Mehmet Taş

Latin Amerika (LA) ülkelerinde başkanların, Türkiye ve Avrupa’da ise parlamentoların denetimlerinde hükümetler kuruluyor veya değiştiriliyor. Hükümet kurmanın bu iki modeli, iki farklı tarihsel sürecin bir sonucudur; İspanya’ya karşı bağımsızlık savaşlarını veren LA, 19. yüzyılda cumhuriyetçi devlet olan ABD’yi örnek aldı. Türkiye ve Avrupa, babadan oğula geçen, tek kişinin devletin başında olduğu,  padişahlık ve krallık geleneğinden çıkmış devletlerdir. Savaşlar sonucu kurulan devletlerin modelleri teorik tartışmalar sonucunda ortaya çıkmadı, tarihsel realitenin zorlamasıydı. İki sistemin sorgulanması, 1980’lerden sonra başlayan tartışmalarla alevlendi.  Toplumların karşılaştığı sorunları çözmede iki modelin performansı karşılaştırıldı. Defalarca reformlarla değişikliğe uğratıldı.

Referandumla halk oylamasına sunulan yasal değişikliklerde LA benzeri bir başkanlık modelinin tercih edildiği görülüyor. Sovyetlerin ve LA ülkelerinin deneyimleri dikkatlice analiz edilmeden, neden bu yola baş vurulduğunu tahmin etmek zor değil. Politik krizlerin derinleştiği dönemlerde ülkeler başkanlığa yöneliyor. Eskiden askeri darbeler alternatifti, şimdi ise sivil otoriter rejimler!

Uygulandığı ülkelerde krizlere neden olan başkanlık modeli Türkiye’de devletin tüm olanakları seferber edilerek dayatılıyor.  Milyonlarca insan tartışmaları izliyor, fikir oluşturmaya çalışıyor. Demokrasinin bu çok yaklaşan önemli dönemecini tüm halk birlikte izliyoruz.  İlerici, solcu, özgürlükçü güçlerin tarafı bellidir; parlamentarizmdir. Fakat ikisinin pozitif ve negatif yönlerini dikkate alarak gelişmekte olan ülkeler pratiğinde biraz daha yakından bakalım.

Arjantin ilk anayasasını 1853’te ABD’den etkilenerek hazırladı. 6 defa değişikliğe uğradı.

Meksika 1854’te emperyalist imparator Austin’i deviren ulusalcı güçler tarafından İspanya anayasasının etkisiyle yazıldı.

Şili 8’inci anayasasını uyguluyor. İlk defa 1925’te kabul edilen anayasa tam 12 defa reform geçirdi.

Bu üç LA ülkesindeki anayasalarda kuvvetler ayırımı belirgin bir biçimde detaylandırılıyor.  Federasyon, başkanlık ve Cumhuriyet kıtadaki birçok ülkenin ortak özelliğidir.

Türkiye’nin 1980 anayasası bir tek Cumhuriyetçi özelliği ile benzerlik oluşturuyor.  Federasyonu ve başkanlığı dışlıyor. Referandumda evet çıkarsa başkanlık eklenecek, federasyon ise şimdilik ufukta görünmüyor.

İki farklı model üstüne hararetli tartışmalar sürüyor. LA ülkelerinde başkanlık, sorunların çözümünde başarısız kaldığından, yarı başkanlık veya parlamenter sisteme dönüş öneriliyor. Türkiye’de ise zayıflatılmış parlamenter model tüm çabalara rağmen iyi sonuç vermediğinden referandumla süper başkanlığa geçilmek isteniyor.

Hükümet modellerinin farklılığı politik rejimlerin niteliğini değiştirmiyor.

Gelişmekte olan ülkelerdeki rejimlerin “despotik”, “otoriter”  veya “vesayetçi demokratik” durumunu her iki modelde de görmek mümkün. Etkili muhalefetlerin olmadığı, sivil toplumun güçlenemediği ve güç merkezlerinin giderek arttığı ortamlarda toplumun ihtiyacı olan demokratikleşmenin karşısına egemenlerin sunduğu alternatifler ikame ediliyor.

Türkiye’deki zayıflatılmış parlamenter rejimin varlığı demokratikleşmeye direnmenin bir sonucudur.

Sistemli bir biçimde parlamenter hükümet sistemine yöneltilen eleştiriler zamanla genişletildi. Politik sorunlar parlamenter sistemin “doğasından değil aksine doğasına aykırı düzenlemelerin tercih edilmesinden kaynaklandı”. Sistemi beğenmeyen politik elit, parlamenter sistemin tuğlalarını birer birer söktü.

İzlenen makro politikalar yıkım sürecinde belirleyici oldu. LA’da 1978 ve Türkiye’de 1980’lerden sonra başlayan özelleştirmeler, liberalizm, globalizm ve terörizmin tırmanışı, güvenliğe, diplomasiye ve merkezi devlete ilgiyi arttırdı. Parlamenter rejim zayıflatıldı, başkanlık modeli yaygınlaştırıldı. Parlamentonun ve başkanın halk tarafından ayrı ayrı seçimi, halkın egemenliğini ve iradesini ikiye böldü. Demokrasinin şah damarı, başkanlık operasyonuyla, çalışamaz hale getirildi.

LA’daki başkanlığın son 25 yıllık pratiği ülkeleri nasıl başarısızlıktan başarısızlığa sürüklediğinin deneyleriyle doludur. Külliyenin dar görüşlü ideologları sanal dünyada kısa bir tarama yaparlarsa görürler ki bir iki ülke hariç başkanlara ve onları destekleyenlere halkın desteğinin de hızla eridiğini görebilirler. Önemli sayıda başkan ya istifa etti ya da görev süresi bitmeden görevine son verildi.

Erdoğan’a akıl verenler şu bilançoyu düşündürücü bulmuyorlar mı acaba? Başarısız olan 14 başkandan 9’u az bir seçmen kitlesinin desteği ile seçildiğinden koalisyon yapma imkanı olmadı.  Yapılan araştırmalara göre 18 LA ülkesinde sadece 9’unda seçilen başkan oyların %50’sini elde edebiliyor. Başkanın partisinin küçük olması ve muhalefetin etkisiz olması koalisyon olanaklarını hemen hemen imkansız kılıyor. Muhalefet partileri başarılı bir koalisyonun politik kazanımlarından yararlanmayacağını bildiğinden uzak durmayı tercih ediyor. Krizi çözebilecek bir erken seçimin ufukta görülmemesi yürütme ve yasama arasındaki ilişkiyi karmaşıklaştırıyor. Mecliste bir partinin çoğunluğu koruması veya başkanın daha fazla gücü elinde toplaması, başkanlık sistemini daha da çıkmaza götürüyor. İktidar yoğunlaşması ve yozlaşma başkanlık rejimlerini otoritarizme ve diktatörlüğe dönüştürüyor.

Eğer referandumdan ‘evet’ çıkarsa, LA’da yaşanan pratiklerin benzeri Türkiye’de de kaçınılmaz bir biçimde yaşanacaktır. Türk tipi başkanlık bu gerçeği değiştiremez.

LA’daki başkanlığı araştıranlar modeldeki iki açmazın da altını çiziyorlar. Birincisi, derinleşen problemlere somut çözümler getiremeyen başkanın halk direnişlerinde tek sorumlu olarak görülmesi.  Halk kitleleri krizlerin sorumlusu olarak yürütmenin başını sorumlu tutuyor ve istifasını istiyor. Belirli bir dönem için seçilen başkanın ayaklanmalar karşısında görevini nasıl terk edeceği anayasalarda belirtilmiyor.

İkinci açmaz birincisiyle ilişkili. LA halkları derin problemlerin çözümünü başkandan beklerken bakanların çok zayıf olduğunu, krallıkla yönetildiğini geç de olsa anlıyorlar. İç disiplinden yoksun partiler kamuoyunu etkilemekte başarısız olduğundan, devlet kurumlarından daha fazla sorumlu tutuluyorlar. Yönetemez duruma düşün başkanı partisi ve yasama terk etmeye başlıyor.

LA’nın başkanlık deneyimleri gösteriyor ki, başkanlık demokratikleşmenin önünü açamıyor. Türkiye’yi böyle bir sisteme sürüklemek politik krizi derinleştirir.

 

BİR CEVAP BIRAK

5 + five =