Türkiye, umudun dönüştürücü gücünü yeniden keşfediyor

Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine on gün kala, bugüne dek neredeyse rakipsiz görülen Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden kazanması, tabii ki ihtimal dahilinde.

Elimizde güvenilir göstergeler yok. Ne var ki, önümüzde yadsınmayacak bir gerçek duruyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, artık ne yaparsa yapsın, son birkaç haftada yaşanan gelişmeleri geriye çeviremez.

Muhalefetin enerjik ve ustaca yürüttüğü kampanyası, ülkede siyasi tabloyu şimdiden değiştirdi.

Ana muhalefet partisi CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Recep Tayyip Erdoğan karşısında iyi bir hatip, güçlü bir rakip olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtladı.

HDP’nin cezaevinden sınırlı olanaklarla başarılı bir kampanya yürütmeyi başaran adayı Selahattin Demirtaş, sesi kısılmaya çalışılan İYİ Parti lideri Meral Akşener ve Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu da demokratik siyaset alanını kayda değer ölçüde genişlettiler.

Her dört liderin kampanya çalışmaları, sadece kendi siyasi çizgilerini berraklaştırmakla kalmadı, iktidar partisinin ideolojisi ve icraatına da ışık tutu.

Türkiye’de, gerçeğe saygının yerini uzun süredir güce tapınma almıştı.

Bağımsız seslerin susturulduğu bir ortamda, kasıtlı yanlış bilgilendirme ve yönlendirmenin haddi hesabı kalmadı.

Muhalif olmanın münafıklık olarak algılandığı ülkede, gücü elinde tutanların  vurdumduymazlığı ve kibiri sınır tanımıyor.

Ama bu defa, hiç beklenmedik bir şekilde ve bütün engellere rağmen,  seçim kampanyası sahici bir yarışa, hararetli bir tartışmaya dönüştü.

Mutlak ve sarsılmaz zannedilen gücün sallanmaya başladığını hisseden iktidar partisi gözle görülür bir şaşkınlık içerisinde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da gaf üstüne gaf yapıyor. Bulunduğu kentlerin adını karıştırıyor. Tarihleri, kişileri, olayları yanlış hatırlıyor, doğru olmayan açıklamalar yapıyor. Yorgun, bezgin görünüyor.

Yıllardır dil sürçmesi diye geçiştirilen hatalar, artık görmezden gelinmiyor, hiç olmadığı kadar sert itirazlarla karşılaşıyor.

Kıyasıya süren kampanya ortamında, gerçeklerle bağdaşmayan açıklamalar, mesnetsiz iddialar anında çürütülüyor.

Daha da önemlisi, keyfi uygulamalar, baskıcı yönetim metodları, hukuksuzluk, hak ihlalleri, ekonomi yönetiminde genel kabul gören kuralların çiğnenmesiyle birleşince, ülke içinde ve dışında ani ve yıkıcı sonuçlar doğurmaya başlıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Temmuz 2016’daki darbe girişiminden beri, yeri geldiğini düşündüğünde idam cezasının geri getirilmesi konusunu gündeme taşıyordu. İdam cezasının geriye doğru işlemeyeceği bilindiğinden popülist bir hezeyan olarak fazla da ciddiye alınmıyordu.

Oysa, şimdi, seçim kampanyasının ortasında, cumhurbaşkanlığı için yarıştığı rakibi Selahattin Demirtaş’ın adını anarak, eğer önüne gelirse idamı onaylayacağını söylemesi,  hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek  açıklama diye kınanmakta.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının ulusal güvenlik konularını kamuoyunda desteğini artırmak için kullanması yeni degil. Ama seçime günler kala Kuzey Irak’ta Kandil’e büyük bir operasyon düzenleme kararı, iktidar yanlısı gazetecilerin itiraflarıyla birlikte değerlendirildiğinde, oy kazanmak için atılmış bir adım diye yorumlanıyor.

Uluslararası Kriz Grubu, 13 Haziran’da yayınladığı raporunda, Türkiye’de seçim kampanyasının Kürt sorunu üzerindeki tartışmayı yeniden canlandırdığını, “oy kazanmak amacıyla bile olsa, siyasetçilerin Kürtlerin sorunlarına karşı normalde takındıkları tavrı bir kenara koyabildiklerinin görüldüğünü” belirtiyor.

Bu bile başlı başına kayda değer bir değişim.

Türkiye’de yargının bağımsızlığını yitirdiğini dünya alem biliyor ama iktidar partisinin destekçilerinin durumdan şikayetçi olduklarına pek rastlamadık.

Geçtiğimiz günlerde Danıştay üyesi Aysel Demirel’in CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce hakkında Twitter’dan yaptığı ve  Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu tarafından ‘bir yargıcın sürüklenebileceği en vahim tablo” diye nitelenen Twitter paylaşımı, bu defa AKP’li siyasetçilerin bile tepkisini çekti.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Özgür Mumcu, en son köşe yazısında, eşit ve adil olmayan koşullara rağmen, 24 Haziran’ın tarihi bir eşik olduğu, Türkiye’de yeni bir uzlaşma ve demokrasi kültürünün kapıyı çaldığı görüşünde.

Mumcu, “Belki bu seçimde, olmazsa yakındaki yerel seçimlerde. En fazla, iktidar ülkeyi yönetemediği için kaçınılmaz olan yeni bir erken seçimde” Türkiye’nin o kapıyı açacağına inanıyor.

Öngörülerine güvendiğim diğer bazı meslektaşlarım da benzer görüşler dile getiriyor.

Kör bir iyimserlik, kendi kendimizi aldatmak olur.

Ancak, Türkiye’de son günlerde tanık olduğumuz umudun, ülkeyi şimdiden dönüştürmeye başladığı da yadsınmaz bir gerçek.

________________

YAZARIN DİĞER YAZILARI İÇİN
http://www.firdevstalkturkey.com/tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × 1 =