Türkiye’nin Sefireleri ilk kez konuştu…

Türkiye’nin Sefireleri ilk kez konuştu…

0
PAYLAŞ
Serdar Müteferrika
Serdar Müteferrika

Elçiliğin adı Sefarethâne olunca, buralarda geçen zamanların hikâyatı Sefaretnâme adını alır.

Sefaretnâmelerin edebiyata yakın duruşu, hiç kuşkusuz, bunları kaleme alanların edebiyat tutkusuna bağlı olmalı.

Zira sefaretnâmenin anı-hatırat türünde eserler olduğu kabul ediliyor.

Osmanlı’nın Paris Elçiliğine tayin ettiği Yirmisekiz Mehmet Çelebi‘nin yazdığı Sefaretnâmesi’nden sonra bu yazım türünden başka eserler de okundu.

Ne var ki, sefaretnâme yazacakların sayıca azlığı, var olanlarca yazılanların ise her zaman bir değer oluşturmaması, diplomasinin de siyasetin kurbanı olup birçok defasında bu eserleri yazmaya kalkışanların sonradan vaz geçmesiyle edebiyatın bu türü cılız kalmıştır.

Dahası sefaretnâme yazarlarının, bir iki örnek dışında, hemen tamamı sefir beyefendilerdir; kadın yazarımız neredeyse yok sayılır.

Fakat şimdi elimizde bir sefaretnâme[ler] seçkisi de var; on iki sefire hanımın ağzından, kaleminden dünya başkentlerine ait hikâyatı dinliyor, okuyoruz.

Diplomasi Sanatının içinden çıkıp gelmiş bulunan Bay Şefik Onat‘ı yirmi yıla yaklaşan dışişleri camiasındaki görevleri, daha sonra iş dünyasında çeşitli üst düzeylerde bulunuşu, sosyal etkinlikleri yanı sıra radyo oyunlarıyla, sahnelenen tiyatro eserleriyle, müzikaller ve senaryo çalışmalarıyla tanıyoruz.

Mülkiye-SBF camiasında adı sıkça geçen Onat’ın yakın zamanda bir sefaretnâme örneği sayılacak türde antolojik çalışması basıldı:

Türkiye’nin Sefireleri Anlatıyor alt başlıklı eseri, ¨Bir de Bizden Dinleyin¨ kapak başlığıyla ALFA yayınları basıp yayımladı.

m1

Türkiye’nin on iki elçisinin eşleri sefire hanımların kaleminden, dilinden dökülmüş kısa hâtıratların hikâyeleştirilip bir kitapta toplanmasıyla ortaya çıkan eserde, her birininin uzayıp sakızlaşmadığı, sonunda okuru bıktırmadığı, hatta anlatıların kısalığından dolayı tadı tuzu kararında bırakılmış bir okuma lezzetiyle okurun başbaşa kalacağını söylemek mümkün.

Anlatılan yahut aktarılmış sefaret hikâyelerinin bir tek sefireye ait olması sıkıcı olurdu, oysa şimdi her biri farklı ülke, başkent, zaman ve siyasî dönemlerin içinden derlenmiş anılarla karşılaşıyoruz. Bu yüzden sefirelerin hâtıratı Snapshot-şipşak/enstantane fotoğraf etkisi veriyor; fakat asla hafife alınacak, düzeysiz bir etki değil bu… Tersine akılda kalıcı, unutulmayacak, zaman zaman okurun buradaki anılardan yola çıkıp iz süreceği yahut anektod biçimiyle aktarabileceği, her şeyden evvel edebiyat seviyesi gayet yüksek, üstelik dil-Türk dili denilince ciddiyetini önemsediğimiz  ve tanıdığımız editör-düzeltmen Kemal Kırar‘ın titiz gözlüğünden süzülmüş ve haliyle imlâ-yazılım açısından en ufak kusuru bulunmayan bir çalışma olarak elimizdedir.

Sefire hanımefendilerin kısa yaşamöyküleriye başlayan her hikâye-hâtırat sadece ¨Oradaydık, yedik içtik, gezdik tozduk¨ biçimiyle karşımıza gelmiyor; böylesine hafif değil anlatılar…

Anlatılar Hindistan’dan bize ulaşıyorsa Nehru‘dan, İngiliz Foster‘dan, hatta Halide E.Adıvar‘dan alıntılarla çeşitleniyor; Hindistan’da görevli kalmış elçinin eşi Handan Haktanır‘ın kaleminden 1973 yılına uzanıp yokluklar ülkesinde tarihî bir isim, Venedikli seyyah Manucci‘nin adıyla karşılaşıyoruz. Belli ki, anısını aktaran sefire hanımın entelektüelizmi, yazı uzayıp gitse bizi oyalayacak, öğrenme hevesimizi doyuracaktır.

Yine anlatılardan birisi Sovyetlerden ayrılıp yeni kurulmuş Belarus-Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’ten geliyor ve Lemis Okandan hanım yazıyorsa, 1991 yılında elçilik binası olmadığından bir oteli Residence hâline nasıl getirildiğini okuyor, bürokrasi kafasının ne olduğunu da anlıyoruz: Ay-yıldız işlemeli tabak takımı gönderilmiş dışişlerinden elçiliğe, sonra farkına varılmış ki, ay-yıldızlar yukarı doğru değil, sağa bakıyormuş. Bir sürü yazışma, tabakları geri toplamaya kalkışılmış, elçilik fena hâlde bu işle uğraşmış.

Çok uzaklara değil, hemen Batı sınırımızın az ötesinde Yunanistan’ın Gümülcine- Komotini kentindeki Başkonsolosluğa 1974’de atanan Ümit Pamir‘in eşi Dilek hanımın kızıyla birlikte, Kıbrıs Barış Harekâtından bir gün evvel apar topar, Yunan ve Türk tanklarının karşılıklı yığınak yapıldığı askerî teyakkuz sırasında karayoluyla Türkiye’ye geri gönderilişi, Gümülcine’deki bir Anadolu-taşra kentinin benzer sakin yaşamını birden bire ortadan kaldırıyor. Oysa Konsolosluğa komşu oturan Madam Victoria’nın mutfağından güzel kokular ortalığa saçılınca, ¨Kokmuştur, canın çeker, sana da getirdim!¨ diye yemeğini paylaşmasıyla güzel gidecek görünen anılar son buluyor. Neyse ki, Pamir’in daha sonra New York günleri var, sanatçılarla, edebiyat ve kültür insanlarıyla dolu dolu…

Oya Akıncı, Esin Alptuna, Lale Apakan, Nezihe Bilhan, Zeynep Ersavcı, Jülide Taşkent, Güniz Tümer, Füsun Utkan ve Zeynep Akıncı hanımların anlatılarının peşine, artık bundan sonra, meraklı okur düşsün…

On iki sefire hanımın hemen tümü Amerikan Kız Koleji, Robert Kolej gibi yerlerden mezundur; tamamı en azından ODTÜ, Boğaziçi yahut yurtdışında yüksek öğrenim yapmıştır. Hepsinin sanatla, edebiyatla, kültür dünyasıyla uzak, yakın ama muhakkak bir ilintisi bulunur.

Bu seçkin, âdeta toplumun üretebileceği en üstün nitelikteki insanlarının dilinden, üstelik yakın tarihimize ait küçük, anektodal, fıkra değerinde hatıraları izlemek, dinlemek hiç kuşkusuz ki okurun değişik hayat hikâyelerine duyulan merakını uyandıracaktır.

Bana kalırsa, Şefik Onat’ın anı derleyici yazarlığı altında, başta dediğimiz gibi pek örneğine rast gelinemez olan elçilik-sefaretnâme geleneğine güçlü eser bir sunulmuştur. Ben bu yönüyle Şefik Beyi, Anadolu türkülerini 1940-50’li yıllarda bıkıp usanmadan geze geze derleyen, Türkiye Radyoları [şimdiki TRT] arşivine emanet eden, rahmetli Muzaffer Sarısözen‘e benzetiyorum.

Bundan sonra da, başka sefire sefaretnâmelerinin hem yazılmasına hem okunmasına heves uyandıran bir eserin elimize geçmesi, ne zamandır kısır giden hatırat edebiyatı günlerinde, bir ümit ışığı olmaktadır.

m2

Bir de Bizden Dinleyin, ¨Türkiye’nin Sefireleri Anlatıyor¨
Şefik Onat
Editör, düzeltmen: Kemal Kırar
Alfa Yayınevi
İstanbul, 2016
304 sayfa

BİR CEVAP BIRAK