Tutkularımız

Ussallığın yetersiz kaldığı durumlarda yaşamı tutkular yönlendiriyor. Tutku usun ışığıyla olumluya yöneldiğinde insanı insanlıktan çıkarmaksızın ona yaratıcı bir güç veriyor. Olumluya yönelen tutku bile aşırı biçimlerinde yaşamı zora sokacak özellikler gösterebiliyor. Örneğin aşk bir tutkudur, ussallıkla götürülmediğinde insanı rezil edebilir. Eskilerin “rüsva olmak” dediği böyle bir şeydir. Yeni şiirimizin gelişim süreçlerinde zaman gelip Orhan Veli şiiri yaygınlaşınca yenilikten hoşlananlar ona tutkuyla yöneldiler. Orhan Veli’yi deli diye görenler de bir şiir devrimcisi sayanlar da vardı. O yıllar benim çocuk dünyamın Tevfik Fikret’e yakın olduğu yıllardır. Mehmet Akif ve Tevfik Fikret karşıtlığında ikincinin yanındaydık. Bunu bir gerilik ve ilerilik çatışması olarak görüyorduk. Okulda tutkulu tartışmalar oluyordu. Ben aslında Mehmet Akif’i de seviyordum. Annem bana bir Safahat armağan etmişti. Adana’da Tepebağ Ortaokulu’nda okuduğum zamanlardı. Edebiyatla pek ilgisi olmayan arkadaşlarımızdan biri tam anlamında bir Orhan Veli tutkulusu kesilmişti. Ceketinin sağ cebi Orhan Veli’nin kitabına ayrılmıştı. Kültür düzeyi epeyce aşağılarda olan bu arkadaşımız Orhan Veli’yle yatar Orhan Veli’yle kalkardı. Artık işi biraz gırgıra vurmuştuk. Orhan Veli dediğimizde hemen kitaba davranırdı. Zaten o kitaptaki şiirlerin çoğunu ezbere biliyordu. Orhan Veli’den bir şiir okumasını istediğimizde daha çok Gemilerim’i okurdu. Tutkuyla bağlanışın en güzel örneğini o yaşlarımda ben bu arkadaşta görmüştüm. Orhan Veli onun ruhunu ele geçirmişti sanki.

Bu tür tutkular biraz garip de kaçsa, insanı biraz gülünç de düşürse büyük bir sorun ortaya koymaz. Ama kin gibi cimrilik gibi tutkular yaşamı berbat eden tutkulardır. Çok kinci insan tanıdım, intikam duygularıyla yansalar da ellerinden bir şey gelmiyordu. Öç almak için silahları ya da donanımları yeterli değildi. Bütün yaşamlarını bu kötü tutkuyla perişan ettiler. Cimrilerin durumu daha da iç açıcı değildi. Onlar para sevgilerini rezil olmak pahasına sürdürüyorlardı. Bunların çoğu da hali vakti yerinde insanlardı. Onlardan biri çok yakın arkadaşımdı, rahmetlik her fırsatta kendini küçük düşürmekten geri kalmazdı. Cimriliği yüzünden son zamanlarında ondan uzak durmuşumdur. O yalnızca cimri değildi, cimriliğe çok çabuk bağlanabilen başka kötü duygularla da doluydu. Alabildiğine kıskançtı bir kere. Dalgalı varlığında kökleştirdiği bu duygular onu aşırı ölçülerde bencil kılarken alkolikliğe yöneltiyordu. Bu tür kötü tutkular enerjimizi iyiye kullanmaktan alıkoyuyor bizi. Tutku şeytanı bilincimizi kara bulutlarla örtüyor. Bu gibi durumlarda insan bir yitimi bir kazanç diye görebiliyor. Cimriliğimizden ötürü çok şey yitiriyoruz. Aman diyoruz, boşver gitsin, zaten doğru dürüst adam değildi.

Böylesi tutkular aşırı biçimlerinde insan yaşamına doğrudan felaketler getirebiliyor. Kıskançlık cinayetleri, kumara varını yoğunu vermenin getirdiği intiharlar, hak etmediğini ele geçirme kavgaları toplumların yaşamında bir türlü bitmek bilmiyor ve bu yüzden insanlık büyük yaralar alıyor. “Kafaya takmak” diye belirleyebileceğimiz tutkuların geçmişte hatta küçük yaşlarda yaşanmış bir takım olumsuzluklarla ilgili olduğu doğrudur. Bu konuda benim bilgim yazık ki yeterli değildir: bu tür sıkıntılı durumları ayrıştıracak olanlar insan ruhundan anlayan uzmanlardır. Ancak bizim kulaktan dolma bilgilerimize göre bir kişiye ya da bir nesneye aşırı bağlanmanın altında yatan belirleyici etken ruhsal gelişim süreçlerinde uğranılan sakatlıklardır. Geçenlerde bir ruhbilim kitabında ilginç bir belirlemeyle karşılaştım. Yazar bu “kafaya takma” konusunda ilginç bir örnek veriyordu. Örnek Marie Bashkirtseff adlı bir kişiyle ilgiliydi. Onun ruhsal sorunlarının kaynağındaki belirleyici etkeni bulup çıkarmışlardı bir güzel. Bu kişi bebekliğinde gereğinden çok emzirilmiş, onu ancak üç buçuk yaşında sütten kesmişler. Bu kişi ne zaman bir başarısızlığa uğrasa geçmişe dönüyor ve geçmişte kalan bir şeyleri bütün boyutlarıyla yaşamak istiyor. O zaman titredim ve kendime döndüm: annem beni de üç buçuk yaşıma kadar emzirmiş hatta trende giderken utanmışım ve meme emmek istememişim. Ağız evresinde takılmak diyebiliriz buna. Bende epeyce belirleyici olan başaramama korkusu buradan geliyor olmasın? Birilerinin önüne geçmek, birilerini geride bırakmak, birilerine çelme takmak gibi bir eğilimim olmadı. Yaptığım her işi iyi yapmak istedim ama. Başarısız olabileceğim alanlara hiç girmedim. Başarısız olmamak için geceyi gündüze kattığım doğrudur. Kadınları çok sevmem ve onlarca reddedilmeyi göze alamamam da bundan mıdır dersiniz?

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

13 − seven =