İNGİLTERE… Ücretsiz İnternet İstemeli miyiz?

Radyoya telefonla katılan bir dinleyici işçi Partisi’nin seçim vaadi olarak iktidara geldiklerinde evlere ve işyerlerine ücretsiz internet bağlantısı verme teklifine karşı çıkıyor. ‘Diğer internet vericileri hükümeti dava eder’ diyor. Bunu söyleyen sıradan bir seçmen. Oysa hepimiz evimizin, iş yerimizin internet bağlantısı için her ay bir ton para veriyoruz. Artık her şeyin yapay zeka ile yapılmaya doğru evrildiği, devletin, bankaların, sağlığın, eğitimin, aliş-verişin artık elektronik ortamda verildiği günümüzde internetsiz yaşam mümkün değildir. İnternet servisi sağlık, eğitim, barınma ve ulaşım gibi kamusal hizmetler kategorisinde görülmesi gereken bir servis. Bu kadar önemli olan bir servisi daha iyi kalitede ve ücretsiz temin edeceğini söyleyen bir partinin teklifine bir insan neden karşı çıkar ki?

Hangi noktada bakılırsa bakılsın bu servisin ücretsiz olması hem ülke ticaretinin gelişmesi hem de devlet servislerine ulaşım açısından hem sisteme yarayan hem de kişiye yarayan bir servis. Ama telefondaki seçmen buna karşı çıkıyor. Ücretsiz olmasın diyor.

İşçi Partisi’nin açıklamasıyla sermayenin beslemesi basın hemen her cepheden saldırıya geçti. Ülke de bir Jeremy Corbyn korkusu var. Corbyn, kamulaştırmalardan bahsediyor, ücretsiz eğitim diyor, ayrıcalıklı azınlık değil ezilen çoğunluk diyor. Bu nedenle yıllardır iktidara gelmesinden korkan sermaye kesimleri bir linç kampanyası organize ediyor. Dolayısıyla ücretsiz internet vaadinin de saldırıya uğraması sürpriz değil. Ama bireylerin sermayenin çıkarlarını kendi çıkarı gibi bu kadar ateşli savunması nasıl izah edilebilinir?

Aslında telefondaki kişi teknik olarak kendi kişisel ihtiyacından sorunu yorumlamak yerine çok uluslu bir şirketlerin haklarını merkezine koyuyor. Bu milyonlarca insanın menfaatine olacak ücretsiz bir servisten ziyade bir avuç kişinin menfaat elde ettiği şirketlerin çıkarlarını savunuyor. Dünya ölçeğinde bir çok ülke seçmeninde, ki ülkemizde de böyledir, kişilerin devlet politikaları konusunda tercihlerini yaparken bireysel ihtiyaçlarından değil de önemli olduklarını inandırıldıkları kişi, şirket ya da devlet menfaatlerini savunduklarına şahit oluruz.

Bu konu aslında bir çok bilim insanının ilgisini çekmiş. Marx bu durumu bireyin kendi ihtiyaçlarına ve kendisine yabancılaşması olarak tanımlamış. Marks insan önce doğaya yabancılaşır, sonra kendi emeğine, insana, cevresine ve nihayetinde de kendisine yabancılaşır. Kendisine yabancılaşan insan birey olma özelliğini de yitirip bir gruba, ki bu bazan din ya da milliyet olabilir, üye olma ihtiyacı duyar. Bir gruba üye olan kişi bu aidiyet duygusuyla artık bu grubun menfaatlerini ve çıkarlarına merkezine kor. Kendi ihtiyaçları grup için feda edilmiştir. Çünkü birey olamadığı için varlık sebebi bu gruba olan aidiyet duygusu ile ifade edilir. Bu yabancılaşmayı en çok dinsel tarikatlara üyelikte ya da milliyetçilikte görürüz. Grup üyesi birey yapılacak bir işin, eylemin ya da faaliyetin bu grubun menfaatine uygun olduğuna inandırır kendisini ve kendi ihtiyaçlarını, yoksulluğunu, yoksunluğunu, çaresizliğini ikinci plana atarak grubun menfaatlerini gerçekleştirmek için gereken maksimum çabayı harcar. Yoksa kendisine vatan olarak gösterilen, kendisinden habersiz sınırları çizilmiş bir toprak parçasında, tek bir dikili ağacı olmadığı halde o toprak parçasını savunmak için ölümü göze alan bir gencin bu ruh halini nasıl anlatabiliriz. Oysa bu yoksul gence vatan denilen ve kutsal olduğuna inandırılan toprakların hiçbir katkısı olmamış; yıllarca sömürülen, yokluk, yoksunluk ve açlıkla yaşamış bu genç için bu vatan sınırlarının 1 metre ileride 1 metre geride olmasının ya da kim tarafından yönetildiğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır ama o hala o toprakların kutsal olduğuna inanıyor ve savunmak ihtiyacı duyuyor.

Burada doğal olarak ‘İnsan yaşadığı gibi düşünür mü? sorusu felsefenin önemli konularından birisi olmuştur. Yoksul, işsiz bir genç için neden akşam yiyeceği ekmegi değil de gidip Suriye’de, Afganistan’da ‘ülkesi için’ savaşmak ya da gönül verdiği takım için ‘ölmeye ölmeye’ gitmek ya da kendi dininden, milliyetinden olmayanları yok etmek ister ki?

İnsan düşüncesi nasıl oluşur. Sosyal bir varlık olan insan doğa ile, yaşadığı cevre, aile ile iletişim içerisindedir. Onun yaşadığı koşullar bilincini ve düşüncesini de belirler. İnsanın bilincini madde belirliyorsa bu durumda bireyler yaşamsal tercihlerinin merkezine bireysel ihtiyacını koymaz mı? Ama kendisine ücretsiz internet önerilen bireyi kendi lehine olduğu halde hangi şartlar internet tekellerini savunur hale getirebilir ki?

İşte burada madde ile bilinç arasına, egemen ideoloji bütün iletişim araçlarını da kullanarak müdehale ederek birey de bilinç yanılsaması yaratır. Marks ‘üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf düşünsel araçları da elinde tutar’ der. Düşünsel araçları elinde tutan burjuvazi bireyin dünyadaki bu gelir adaletsizliğinin, sömürü düzeninin, savaşların gerçek nedenini kapitalist sistem olduğunu gizlemek için bireyin bilincini yönlendirir. Birey yaratılan manipülasyonlarla kendisine, cevresine, doğaya yabancılaşır. Yapılan küçük küçük haberlerle, eğitim sistemiyle, dizilerle, filmlerle bireye neyi savunması gerektiği bilinç altına gönderme ile öğretilir. Nihayetinde bir bakarsınız ki birey; bir dinin, ırkın, devletin, liderin, şirketin çıkarlarını kutsallaştırıp bir aidiyet duygusu yaratır. Dolayısıyla o birey artık yaşam ihtiyaçlarına yabancılaşmış ve kendisini yönlendirenlerin elinde harekete geçirilecek bir güç olarak kullanılmaya hazır hale gelir.

Aslında bir gruba ait birey bu durumdan artık memnundur. Sıkıştığı sistemde tek başına kalan birey çözüm olarak kapitalizmin özel mülkiyet dünyasını değiştirmek yerine bir gruba ait olduğunda bir aidiyet duygusu geliştirip yalnızlığından kurtulup mutlu olur.

Telefonda İşçi Parti’sinin ücretsiz internet vaadine karşı çıkan dinleyicinin bir tekelin bu işten milyonlarca pound para kazanmasından hiç bir kişisel menfaati yoktur. Üstelik aynı sistem devam ederse kendisi de bu ücreti muhtemelen ödemeye devam edecektir. İşte bu insan tipi var olan kapitalist sistemin en büyük teminatıdır. Oysa doğru olan, bireyin merkezine insanın temel ihtiyaçları olan sağlık, eğitim, barınma, ulaşım beslenme ve internet gibi temel komusal ihtiyaçları ücretsiz sağlayacak bir düzen için savaşmasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.