Ucubeler

Bir toplantıda gökdelenlerin birer ucube olduğunu söylemiştim. Bir mimar hanım benim bu görüşüme karşı çıktı, gökdelenler çağımızın estetiğidir dedi. Bir şeyin çeşitli nedenlerle geçerli olması onun doğru olduğu anlamına gelmez. Doymak bilmez birkaç yüzyılın öngörüleriyle gelen bu ucubelerin herbiri ayrı bir çirkinlik anıtıdır. Dosdoğru göğe doğru yükselip bir karabasan prizması görünümünde dimdik duran gökdelenler hadi neyse. Göğe doğru kalkmış eğri eşekkulağı görünümündeki gökdelenler bükük duruşlarıyla ruh sefaletinin simgesidirler. Mimarlık sanatı gelişen sermayeci koşullar çerçevesinde yüce değerler alanından yarar değerleri alanına hızla kaydı, sanat olma niteliğini yitirdi. Çağımızın büyük mimarlarından Le Corbusier “Mimarlık zihnin bir ürünüdür bir meslek değildir” dese de böyle bu. Mimarlık güzel’in işlevsel’le bütünleştiği sanat olmaya çalışırken güzel birden işlevsel’in altında kaldı.

Gökdelenler güzelleşsin diye mimarlar onları parça parça değişik renklere boyatıyorlar. Bakıyorsunuz on beşinci kata kadar çıkan kahverengi süsleme yerini hemen çağla rengi bir başka süslemeye bırakıvermiş. Çikolata yerken yüzünü kırk renge boyayan arsız çocuk görünümündeki bu sevimsiz yaratılar çağdaş insanın son kalan estetik beğenisini de silip götürmekle görevlendirilmiş kurulu düzen bekçileri gibi duruyor. Her şeye karşın mimarlıkla ilgili iyimser görüşler vardır. Etienne Boullé bundan iki yüzyıl kadar önce şöyle yazıyordu: “En eski atalarımız kulübelerini kafalarında tasarladıktan sonra yaptılar. Mimarlığı kuran işte bu zihin ürünüdür, bu yaratıdır. Ev yapma sanatı ikincil bir sanattır, onu mimarlığın bilimsel yanı diye adlandırmak daha doğru olur.” Mimarlığın sanat yanını bilimsel yanından ayırdığımız için kentlerimiz her türlü çirkinlikle donanırken gökdelenlerle de donanıyor. Gerçekten mimarlıkta sanat kaygısı gütmek epeyce zordur. Ressam E. Delacroix der ki: “Sanatının tüm koşullarını gerçek anlamda yerine getiren bir mimar bana büyük bir ressamdan büyük bir şairden büyük bir müzikçiden çok daha az bulunan bir Anka kuşu olarak görünür.”

Sanayi Devrimi’yle gelen hız, tıp biliminin ve öbür bilimlerin gelişmesine bağlı olarak aşırı ölçülerde artan nüfus, üretimin kırsaldan kentsele kaymasıyla şişen yerleşim alanları birçok şeyi dönüştürürken mimarlık sanatını da dönüştürdü. Böylece eskinin en kabadayısı on bin insan barındıran kentleri tarihe karıştı. Dev kentlerin oluşumu kent planlamacılığı adlı bir bilgi alanını ortaya çıkardı. Bu bilgi alanı planlayarak yeni kentler kurmak fikrinden epeyce uzak bir işlev yüklendi ve kötü kurulmuş kentlerin orasını burasını düzeltmekle uğraşır oldu. Planlamacılar orada burada bozuk kent düzenini insan içine çıkabilir duruma getirmeye çalıştılar. Çünkü kentler tam tamına kargaşık bir görünüm ortaya koyuyordu. Le Corbusier bu durumdan şöyle yakınır: “Paris bütün bir bölgede korkunç bir ucube oldu, en ilkelinden biyoloji tipinde bir ucube: bir protoplazma bir bataklık.”

Kentlerde insanlar mimarlık sanatına karşın kendi kafalarındaki estetiği ya da estetiksizliği gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ayrıca kentlerde güzel’e göre değil de kitlelerin bilinç düzeylerine göre mimarlık anlayışları gelişti. Güzel yapılar da yapıldı ama işin püf noktası hiç düşünülmedi: birbirleriyle ilgisi olmayan güzeller bir araya geldiklerinde estetik açıdan tam bir rezalet görünümü ortaya koyarlar: ağzı güzel burnu güzel alnı güzel dudakları güzel gözleri güzel ama yüzü çirkin biri gibi. Çok zaman mimar belli bir beğenisi olmayan paralı müşterinin estetiğine hayran olmak zorunda kaldı: şuraya hayırsız kayınbirader için bir oda koy, eve sarhoş gelince hemen zıbarıp yatsın it, kızın odasını da en dibe yerleştir ki o soysuz herif kafa kıyak gelip kızı rahatsız etmesin… Bu duruma en ağır eleştiri en yetkin kişiden Le Corbusier’den gelir: “Şimdiki toplumun ölümü barınakların soysuzlaşmasında kayıtlıdır.”

Dünün koşulları çok değişikti. Bilim dehası Francis Bacon XVII. yüzyılın dünyasında “Evler oturmak için yapılmıştır bakmak içim değil” diyebiliyordu. Eskiden bir kır ve kent dengesi vardı, bugün kentler kırları silip götürmüştür. Kentlerin özerkleşmesi ve büyümeye başlaması XV. yüzyıl başlarında oldu, komün kentlerle başlayan gelişme bugünün kent düzenine kadar sürdü. O zamana kadar kentler kanalizasyon düzeni olmayan, çöplerin ortalığa saçıldığı, sık sık salgın hastalıklarla eksilen küçük yerleşim alanlarıydı. Kentlerin en kabadayısı olan Paris’in nüfusu yüz binden azdı. Bugünün dünyası hemen tümüyle kentlerden oluşuyor. Kentler bol bol artık nüfus barındırıyor: kaldırabileceğinden çoğunu taşımaya çalışıyor. Ve gökdelenler yükseliyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here