Ulan ve Sayın…

PAYLAŞ

Medya bu kadar özgür olmamalı… İfade özgürlüğünün de bir sınırı vardır “ gibisinden konuşarak… Seslendirdiği konunun hassasiyetine atfen haklıydı…


Karikatür krizinde, kendi karikatürünün çizilmesine gösterdiği tepkiden daha az, daha ılımlı, daha olgun bir tepki göstermiş olması da dikkat çekiciydi ve islami imajlı bir hükümetin, islamı temsilen barışçıl , akıllıca ve usta bir yaklaşımıydı ve şiddeti reddeden aklıselim bir dersti, hem karikatür küstahlarına karşı, hem de bu provakasyona gelip, şiddetli tepkilerle palalarını çeken ve  islamı vahşi gösterme tuzağına düşen kitlelere yönelik olarak…


“ Ülkem halkına buyruğumdur, her kim ki aleyhimde yazar, çizer, konuşur, halinden şikayet eder… Giderilir… Lehime yazan, konuşan, beni öven kapıkulu yağdanlıklarımın ifade özgürlükleri serbesttir… “ diyememiştir Cihan padişahları bile…  Kanuni, kendisini şiirle eleştiren şair-i azam Baki’yi,  “ Baki bet, / Bursa’ya ret “ diye şiirle sürgüne göndermiş, sonra kendisine “ Ne sen baki, ne ben baki “ diye şiir yazıp yollayınca, affedip yeniden saraya almıştır…


“ Açım ve işsizim “ diye Başbakanına seslenebilmek bir ifade özgürlüğü müdür ve kısıtlanmalı mıdır? Zaten açlıktan bitap düşmüş aciz bir adamcağızın, kafası 1 manga güvenlik görevlisi tarafından kurt kapanına alınıp, apar topar bir yerlere götürülmesi ve bilinmeyen akibeti, ifade özgürlüğünün tahammüden kısıtlanması değil midir? Yoksa, atıştırıp, açlığını yatıştırma ve aç hissetmemesini sağlama yardımseverliği midir? Ya da bir devlet büyüğünün aç vatandaşından korunması mıdır? Hani açlıktan gözü kararır da etrafı yer mer diye… Götürüldüğü yerde mutlaka yedirmişlerdir gerçi adama…


Peki, “ Sayın Başbakanım, çiftçinin durumu perişan… “ diyebilme medeni cesareti ve özgürlüğü olan bir vatandaşa, “ ulan terbiyesiz, senin ananın da babanın da… “ diyebilme özgürlüğü var mıdır necip bir devlet büyüğünün? Bir başbakan olarak şimdi çıksa ve “ biz de insanız, bunca memleket işi içinde boş bir anıma geldi , o vatandaşımdan özür dilerim “ dese, bunu diyebilse, ne kadar büyürdü oysa halkın gözünde… İşte o zaman buna, ayıp ifade özgürlüğünden bile, yararlı politika üretme sanatı denirdi, tıpkı yukarıdaki örnektekine benzer şekilde…


Bu kadar mı dokunulmazsınız ? Fildişi kuleler bu kadar mı ak? Bu kadar mı güllük gülistanlık sırça köşkler? İfade özgürlüklerini kaldırırken, hazır eliniz değmişken dokunulmazlıklarınızı da kaldırsanıza, seçilmeden önce söz verdiğiniz gibi… Ki vatandaş sizi, aç bıraktığınız için olamasa bile, ona ulan dediniz diye mahkemeye verebilsin… Yapılan, o şahsın nezdinde çiftçiye hakaret değil midir? Siz sanırım bir muhalifi buna benzer bir ifadeden dolayı çekmiştiniz mahkemeye yakın bir zaman önce…


50 li yılların sonlarında, ülkeyi demokrasiye götüren partinin lideri ve ülkenin Başbakanı Menderes’in, Kızılay meydanında, bir genç yakasına yapışıyor  “ demokrasi istiyoruz ”  diye… Rahmetli, “ Oğlum “ diyor  hoşgörü ile, “ Başkentin göbeğinde Başbakanın yakasına yapışabiliyorsun, bundan öte demokrasi mi var? “ 


Memlekette ifade özgürlüklerini kısıtlarsa, kendisi “ Ulan terbiyesiz, senin… “  diyebilir mi bir daha Sayın Başbakanın? Kısıtlamasa da, birinin özgürlüğün sınırı, bir başkasının özgürlüğünün kısıtlandığı ve rencide edildiği noktaya kadar değil midir doğal olarak? Kim daha eşittir? Vatandaş mı asildir, yoksa kendini temsil etsin, haklarını korusun diye oraya çıkardığı vekili mi? Vekil, başvekil de olsa asilinden özür dileyerek yararlanamaz mı ifade özgürlüğünün en medeni müessesesinden?


Tamam, vatandaşın asla yumurta atma hakkı yoktur bir Başbakana, ama mesela Unakıtan pastorize yumurta özünden bir bardak ikram edebilmesi birşeylerin ifadesinin özgürlüğü olamaz mı?


Eskiden Başbakanlarda bir baba imajı vardı, devlet babayı temsilen… Vatandaş aç bile olsa, bir şefkat ve arkandalık onu doyururdu, en azından psikolojikman… Süleyman baba, benim çiftçim, beni köylüm, benim emeklim diyerek gelmiştir 7-8 kere… Aile bireyleri ve prensleri hortum furyasına kapılırken ve kamu vicdanı şimdiki kadar yaralıyken, yine de itibari bir devlet büyüğü konumuna oturmuş ve hala daha 9 uncu seferin hesaplarını yapabilmektedir… Sırf babalığından mütevelli binaenaleyh… Yoksa ülkeyi müreffeh yaptığından falan değil…


Bu ülke ne sadrazamının, ne vezir-i azamının, ne gelmiş geçmiş başvekillerinin ne de herhangi bir başbakanının ağzından vatandaşına hitaben Ulan kelimesini duymamıştır. Belki 4. Murat, istibdat devrinde, içkiyi yasakladığında, beraber  içki alemi yaptığı akşamcı arkadaşı nüktedan Bekri Mustafa’nın bir iki kere sırtına vurmuştur kafayı çekince,   “ ülen ne alem adamsın be  “ diyerekten…


Ulan kelimesi kullanıldığı yere göre anlam yüklenen bir kelimedir… Sokak ağzıdır…  Sevgi ve samimiyet ifadesi olarak da kullanılır… “ Ulan ne harbi adamsın be ” gibi… Ya da ağır bir küfürün başlangıcı da olabilir… “ Ulan ben senin…” gibi… Ama en ayıp ve ağır kullanılma şekli, bir başbakanın ağzına yakışmayan şeklidir… Günah değil midir?  Peki bırakın ifadeyi , özgürlüğü, bir Devlet büyüğünün korumalarının vatandaşı hırpalama özgürlüğü var mıdır? Sayın Başbakan dediği zata, gerçekleri söylediği için… 


Adamcağız “ anamız ağlıyor “ diyor, aldığı cevap “ ananı da, babanı ” da şeklinde… Kendisine ters gelenlerin kellesini tek ifade ile vurdurtma  yetkisine haiz haşmetlü totaliter padişahların bile, gariban kullarından birine, ulan bre deyyus diyebilecek bir düzey kaybı içine düştüklerini sanmıyorum… Ya da saltanat ve hanedan sahibi Emirlerin bile, ümmetinden birine, böyle bir tevessülü olamaz. Bu tip yaklaşımı Avrupa’da en son Viking Kralı yapmıştır herhalde , ya da gladyöteri aslanlarının önüne atan Romalı İmparator…


Burda bir tepeden bakma vardır, bir aşağılama vardır… Bir saygısızlık vardır… Ve bir başbakanın vatandaşına tepeden bakma hakkı yoktur, vatandaşını ne olursa olsun herkesin içinde aşağılama hakkı yoktur, vatandaşına saygısızlık hakkı yoktur… Bu siyasi olarak sıkışmışlığın ,  tahammülsüzlüğün ve en ufak bir eleştiriyi bile artık kaldıramadığının göstergesidir. Bu mevkinin henüz sindirilmemişliğinin tezahürüdür, vatandaşın derdine çelebice eğilebilme büyüklüğü gösterememenin içtepkisel zaafiyetinin dışavurumudur…  Bu bastırılmış bir iç dünyanın  itirafıdır… Şöyle veya böyle asla mevkie yakışmamıştır… Sayın Erdoğan’ı, başbakanlık makamına şikayet ediyorum…


“ Sayın Başbakanım “ diye söze başlayan ve bir şikayetini dile getiren bir vatandaşa, bir Başbakanın usta tavrı, en kötü ihtimalle, ya şık bir manevrayla kibarca topu taça bırakmak, ya da dinleyip, özel kalem müdürüne not aldırmaktır… Hatta vatandaşının sırtını sıvazlayıp, ilgileneceğim diyebilmektir… Bu bir edeptir, adaptır… Terbiyedir… Babalıktır, delikanlılıktır… Mahalle raconu bile aksini affetmez…


Balığın baştan kokmadığı ve herkesin haddini bildiği memleketlerde, ifade özgürlüklerini kaldırma ihtiyacı olmaz… Sayın Başbakanım…


Metin Sözüçetin metinsozucetin@yahoo.co.uk

CEVAP VER