‘Ülkelerüstü bilim konseyi oluşturulmalı…’

METİN SÖZÜÇETİN / AÇIK GAZETE – Astrofizikçi Levent Altaş, “Öncelikle bu noktaya gelmenin baş mimarları olan zengin ve gelişmiş ülkeler küresel problemler hakkında sorumluluklarını kabul etmeli ve politikalar üretmeliler” diyerek ülkeler üstü bilim-konseyi oluşturulmsını istedi. Altaş, Metin Sözüçetin’in sorularını şöyle yanıtladı;

– Yeni Dünya düzeninin yerküre insanı totalde kolektif yüksek bilince tam anlamıyla ulaşmadan önce kurulması, gezegenin dönüştürülme/ iyileştirilme sürecine istenen randımanda sonuç üretir mi? Ya da kontra deyişle yeni Dünya düzeni mi bu kolektif yüksek bilinç evrimini sağlayacak? Ve evrimin bir kolektivitede olması şart mı?

– Dünyayı topyekûn etkilemiş olan dünya savaşları, ekonomik kriz, salgın hastalıklar vb. gibi büyük ölçekli küresel olaylar sırası ve sonrasında yeni bir dünya düzeni beklentisi her zaman söylenegelmiş. Böylesi zor dönemlerde iyimser bir beklenti ortaya çıksa da bu beklentilerin tam anlamıyla gerçekleşmemesi, sonucunda toplumların genel anlamda mutlu olduğunu söylemek zor. Bu nedenle Dünyadaki güçler dengesinde bazı yeni kırılmalar olsa da yeni bir dünya düzeninin kurulması ve toplumlar üzerinde bunun sindirilmesini beklemenin epeyce uzağındayız. Sonuçta beşeriyet olarak kolektif bir bilince ulaşmamız henüz zor görünüyor. Ayrıca böyle bir yüksek bilinç düzeyine ulaşma beklentisi içinde olmamız ne ölçüde gereklidir ya da gerçekçidir? Şüpheliyim. Ancak toplumların kendilerine yönelik geçirdiği zorlu süreçler içindeyken er geç kolektif anlamda bir bilinç sıçraması yaşadıklarını gözlemekteyiz ki bu sonuç olarak da peşinden o ülkeler için hem ekonomik hem sosyal hem de bilimsel bilgi anlamında önemli atılımları beraberinde getirmekte.

– Bu değişim dünyalı bilim adamlarının planlı çalışmalarıyla ve müspet bilimlerle mi oluşturulacak, yoksa dünyayı etkileyen semavi manyetik alan değişimlerinin ve akımların, örneğin güneş patlamaları tarzı akımların yarattığı fizik değişimlerin etkisiyle mi oluşacak. Kısaca, insan eliyle mi yoksa göksel değişimle mi gezegenin kaderi çizilecek? Sizce bu değişimin zamanı geldi mi, hangi kriterlere göre?

– Dünya ve dünya insanlığının gerek bugün yaşadığımız gibi zor dönemlerinde olsun gerek sıradan zamanlardaki gibi süreçlerde olsun bireysel, toplumsal ve gezegen olarak sürekli bir değişim dönüşüm geçirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bilim insanlarının çalışmalarıyla dünyanın küresel anlamda ivmeli bir bilinç değişimine ulaşması bu aşamada mümkün görülmüyor. Bilim çalışma yöntemi gereği küçük adımların birikmesiyle ve onlara yeni çalışmaların eklenmesiyle gelişiyor. Kimi zaman yıllar önce yapılan değerli çalışmalar çok sonraları fark edilmiş ve akabinde çığır açan gelişmeler sağlanmıştır. Öyle ki bu buluşların o an için toplumların yaşamlarına ne denli etki edeceği anlaşılamasa da zaman içinde hayatımızın tam ortasına teknolojik gelişmelerle birlikte nüfuz etmiştir. Göksel olayların örneğin güneş ve ay tutulmaları, gezegen dizilmeleri, kuyruklu yıldızlar göktaşları, güneş patlamaları, uzay hava durumu gibi bilimsel uğraşların insanlıkta topluca bir bilinç değişikliği yaratması bugünkü bilgilerimizle olanaksız. Kuşkusuz dünyada yaşamını sürdüren bütün türlerin gezegendeki oluş nedenlerini tümüyle altüst edecek boyutta olası bir göktaşı ya da bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpması durumunu konu dışında tutmak kaydıyla.

– İnsanoğlu bu sürece bir anlamda hazırlandı mı? Kolay adapte olabilecek mi? Yoksa belli kriterlere göre tedrici ve kategorik eliminasyonlar mı vuku bulacak?

– Bugün içinde bulunduğumuz normal dışı şartlara neredeyse toplumların çoğu hazırlıksız yakalandı. Hatta şu andaki durumu “afallama süreci” olarak değerlendirebiliriz. Ancak İnsanoğlunu hayatta tutan ve diğer canlı türlerinden ayıran en büyük özelliği zekâsı, aklı ve koşullara intibak yeteneği. Bunlara ilaveten sezgileri ve öngörüsü güçlü olanlar şartlar ne olursa olsun her sürece kendilerini hazırlayabilirler. İçgüdüsel olarak her durumda var olma, canlı kalma melekesi olası yeni süreçte kendisinin en büyük itici gücü olacak aksi halde bireysel ve toplumsal doğal ayıklanmayla zayıf olanın telef olup sahneden silineceği kaçınılmaz.

– İnsanların dijital hayata yönlendirilmesi ve alıştırılması sonucunda, yine eski sisteme dönülürse, insanlar buna kolay uyabilirler mi? Veya, yeni dünyayı eski alışkanlıklarla kaldırabilecekler mi? Yeni dünyada bir kategorizasyon oluşabilir mi?

– Şu anda neredeyse tüm ülkelerde internet üzerinden yaşamımızdaki, eğitim, alışveriş, haberleşme, bankacılık işlemleri, uzaktan erişimli robotik işgücü, yapay zekâ ve bilim ve teknoloji çalışmaları gibi temel sorunlara ister istemez adapte olma, öğrenme ve tatbik etme sürecindeyiz. Bir sonraki aşamada bunlara ek olarak kâğıt paranın ortadan kalkması, finans kaynaklı inanç sistemlerinin sorgulandığı, kişisel özgürlük alanlarının epeyce daraldığı, an be an izlenebilir bir kontrol sisteminin içinde olunması, gerçekliğin “gerçek” olarak değil, duruma göre arzu edilen, “yeni bir gerçeklik” algısı oluşturacak biçimde gösterilmesi, dijital para ve dijital sağlığın devreye olabildiğince sistematik bir şekilde girmesi kaçınılmaz görülmekte. Ayrıca tıbbın teknolojik olarak bu kadar hızlı gelişmesi birkaç kuşak sonrasında tamamen biyolojik donanımlı insan sayısında azalmayı beraberinde getirebilir. Dolayısıyla bu yeni düzenden geri dönüş belki kimi zaman kısa inkıtalara uğrasa bile pek olası görülmüyor. Esas problem küresel ölçekte bebeklik dönemindeki bu sisteme bireysel ve toplumsal olarak ne kadar hızlı adapte olabileceğimizle ilgili.

– Ve gelelim virüse. Bu musibet denen olgu, tüm bu aşamaları hazırlayıcı bir kimliğe haiz olabilir mi?

– Sanmıyorum. Bir ön prova diyebiliriz belki. Çünkü bireyleri ve toplumları örflerinden adetlerinden gelenek ve göreneklerinden alışkanlıklarından kurtulmalarını, bunları hızlıca değiştirmelerini beklemek kolay gibi görülmüyor.

– Virüsün dünyevi ve göksel anlamda, verdiği mesajlar ve dersler neler olabilir? Bu dersler bu beşeriyet tarafından alınabilir mi? Bu liyakat var mı? Yeni mi oluşacak?

– Öncelikle kısa vadede acilen yerleşik sosyal ilişkilerimizi yeniden tanzim etmeye, onarmaya ve düzenlemeye yol açtığını söyleyebiliriz. En yakınlarımızla uzaktan görüşebilmek, birbirimize dokunmadan yüz yüze gelmeden iletişim kurmak zorlayıcı bir etken olacak. Bu durum aynı zamanda internetin sanal ortamında sosyalleşmeyi iletişim kurmanın yeni bir biçimi şeklinde yaşayan özellikle genç kuşaklar üzerinde daha çok bireyci ve izole yaşantıyı beraberinde getirecek gibi gözüküyor. Bu arada yeni virüsün, bulaşmasından kaçınmak için kitleleri olabildiğince izole bir yaşama mahkûm etmeyi amaçlaması gezegeni ve bu gezegende insanoğlu ile birlikte yaşama bahtsızlığına uğramış diğer canlıların da kendilerine gelme ve iyileşme sürecine girdiğini hatırlatmakta yarar var.

– Virüs, katil sıfatındayken hayra hizmet etmesi söz konusu mudur? Yoksa sıradan gelip geçici bir vaka mıdır? Ya da bir nevi katalizör müdür?

– Virüse katil damgasını yaftalamak doğru olmaz. Çünkü yaşadığının farkında olmayan, aslında canlı diyemeyeceğimiz bir formasyon. Ama illa ki katil diye niteleyeceğimiz bir canlı türü varsa o da insanoğlunun ta kendisi olmalı. Yaklaşık 7,5 milyar insanın yaşadığı bu gezegende türünü sürdürme amacıyla yaşamakta olan canlıların bugüne kadar yaklaşık % 80’ini dünyadan yok eden neslini ortadan kaldıran primat, adına insan dediğimiz canlı türü. Dolayısıyla bu anlamda virüs, insanın bu gezegenin tek hâkimi ve yaşamayı hak eden tek canlı türü olmadığını hatırlatması bakımından önemli bir işlev görmekte.

– Bu eğer planlı bir operasyonsa, dünyanın mutlak iyiliği için midir? Yoksa bu zor bir baraj sorusu mudur? Vize alan almayan diye bir kavram olur mu?

– Planlı bir operasyondan; virüsün yapay olarak elde edilmiş biyolojik savaş için laboratuvar imalatı yapay sentetik bir form olduğunu ileri sürüyorsak, kapitalizmin çöktüğü, sınıfsal ayrımın üst boyutlara ulaştığı, fakir zengin ayrımının şimdiye kadar görülen en üst noktaya gelmesi, çok ciddi küresel çapta ekonomik bir krizin kapımızda olduğu ve her an patlak verecek yeni tip bir dünya savaşına gebe olduğumuz bir ortamda yeryüzüne yayılması epeyce manidar. Eğer virüs biyolojik bir savaş ürünüyse yaratılan bu Frankeştayn’ın doktoruna da yar olmadığı ortada.

– Nüfusun artışı, atıl zekanın yükünden arındırılmak ve ekonomik, kültürel, dini dengelerin regüle edilmesi adına, bunca telefin yapılması, süreci sertleştiriyor ve insafsızlaştırıyor. Yeni dünyada vicdan olmayacak mı?

– Olağan üstü koşullarda her canlının temelde var olan yaşamsal dürtülerinin ön plana çıktığını biliyoruz. Hele insan bu genetik özelliğini kendi türünden olanları bile gerektiğinde yok etmeyi sıradanlaştırabilecek bir canlı. Barınması, yemesi içmesi, karnını doyurması, giyinmesi, teknolojiden azami yararlanması ve türünü sürdürme güdüsü en baskın yaşamsal ihtiyaçları. Bunların sürdürülebilir olmadığı zamanlarda beynimizin amigdala ya da başka bir deyişle ilkel beyin denilen bölgesi devreye girer ve kişinin neler yapabileceğini kestiremezsiniz. Böyle durumlarda vicdani davranış askıdadır. Ne acıdır ki dünya nüfusunun artışına paralel 5’ te 1’i açlık ve temiz su sorunuyla boğuşurken 3’te 1’i obezite ve şişmanlık problemiyle mücadele etmektedir.

– Yeni doğan bilinçsiz ve masum çocuklar, bu süreçte, peşinen eleğin üstünde kalacak olanlar mıdır? Olgun insandaki mutlak ahlakı oluşturan değerler, yeni düzende olacak mı?

– Yıllar öncesinden bu yana ve şu anda iyice açığa çıkmış bir şekilde süren dünya uygarlığı ile yerkürenin kendisi arasında bir savaş var. İnsanoğlu dünyanın hâkimi olduğu düşüncesinden feragat etmediği, bireysel ve toplumsal yaşantısını yeryüzüyle barışık bir biçimde tanzim etmediği sürece bu savaş giderek aleyhimize dönüşecek bir biçimde devam edecek. Bu adı konmamış savaştan bizlerin galip çıkacağı düşüncesi eşyanın tabiatına aykırı. Doğa ile barışık bir yaşam biçimini kendimize uyarlamamız kaçınılmaz gözüküyor. Bunun nasıl olacağının bir yolunu bulamazsak yeni nesilleri gıda ve temiz su sorunu başta olmak üzere her bakımdan zor bir dünya yaşantısı kollarını açmış bekliyor olacak.

– Bu sürecin sonunda yönetim biçimleri aynen sürecek mi, yoksa eşitlik, adalet ve yetinecek geçim verilerek asgari beklentisi karşılanmış prototip bir güruh olarak tek merkezden mi yönetileceğiz? Din kavramı mutlak ahlaka, ilahi değerler müteal güce evrilebilir mi? Yoksa devletler sert idare şekilleri oluşturup kendi ikballeri için, bek’aları adına direnç mi gösterecekler yeni düzene? Arkaik öğretiler, kadim felsefeler ve dogmalar vazifelerini tamamladılar mı?

– Pek tabidir ki ülkelerin yöneticilerine, global ipleri elinde tutan ailelere, büyük güçlü şirketlere, tröst ve kartellere, sivil toplum örgütlerine, yerel yönetimlere, sosyal, iktisadi ve çevre bilimcilere bu konuda büyük görevler düşüyor. Gelecek kuşaklara suları kirlenmemiş, havası bozulmamış, yeşili ve toprağı tükenmemiş, yaşanabilir bir dünya bırakmanın bilincini toplumlarının her kesimine aşılanabilmesi büyük problem. Uluslararası, göstermelik olmayan ciddi, kararlı ortaklıklar ve uygulamalar da mutlaka gerekir. Öncelikle bu noktaya gelmenin baş mimarları olan zengin ve gelişmiş ülkeler küresel problemler hakkında sorumluluklarını kabul etmeli ve politikalar üretmeliler. Hatta dünya üzerinde söz hakkını elinde tutacak bir erke sahip olan, tüm siyasi ve toplumsal sorunların üstünde, bütün ülkelere söz geçirebilen bir bilim-konseyi oluşturulsa, dünyevi sıkıntıların; küresel ısınmanın, atmosfer kirliliğinin, ormanların azalmasının, erozyon ve çölleşme riskinin, temiz su kaynaklarının tüketimi ve gıda sorununun ciddiyetini ülkelerin devlet başkanlarına, yöneticilerine ve Dünya kamuoyuna çözüm önerileriyle birlikte açıkça anlatsalar fena mı olur? Oysa, zorun oyunu bozacağı hala öğrenilmemiş gözüküyor. Ünlü bilim insanı S. Hawking ‘in “insan nesli yok olma tehlikesi içindedir. Geleceğimizi güvence altına almalıyız” demesinin üzerinden 15 yıl geçti. Adına Dünya dediğimiz bu gezegen ahalisinin ve özellikle kendini dünya adına söz sahibi sananların aklını başına devşirmelerinin zamanı geçiyor, yılan kendi başını yemeye başladı bile…

– Yüksek bilinç oluşmasının, dünyevi ve göksel aşamaları nelerdir sizce?

– İnsanoğlu beyninin içinde oluşturduğu illizyonla yaşayan iki kutuplu bir varlık hem yapıcı hem yıkıcı enerjiler taşımakta. Homo sapiens’den günümüze yıkıcı enerjileri bir türlü dizginleyip kontrol altına alamadık. Bilimin teknolojiye getirdiği atılımlar ve yeniliklerin yan etkileri de o denli olumsuz izler bırakmakta, anti-tez üretememekte. Emir komuta altında bir bilim, bütün bir gezegenin üzerine ağ kurmuş “tele-gözetim ve denetim” seks, sözüm ona kültür, reklam ve sanat bahaneli içi boş yayınlar, iletişim teknolojileriyle kültürün baskın öğesi haline gelen izlenebilme- izlettirebilme oranları ve bunları seyrederek cahilliğe mahkûm olduğunu fark edemeyen insan yığınları. Teknolojiden ticarete, siyasetten eğitime dek geniş bir alanda gerçekle hayal arasındaki çizgi kalkmakta. İnsan konuştuğunu ve düşündüğünü ayırt edememekte bilincini kaybetmekte adım adım. Yanı sıra Kapitalizmin geldiği bu vahşi, sert ve acımasız değişimden, sanal ağlardan, gerçek ötesi medyadan, etkilenmeme mücadelesi veren, korunmasız; beyin sapındaki ilkel sürüngen içgüdülerini, gelişmiş beyin yapısındaki bilgiyle, kültürle, vicdan ve inançla aşmaya çaba gösteren akıllı, bilinçli insanlar giderek azalsa da çok şükür ki hala var. Göstergeler kötümser ama umutlar kırılmamalı, inşallah maşallah demekten başka yapacak şeyler de olmalı. Bilim ve teknolojinin yükselen değerleri, toplumsal barış ve hoşgörü, ekonomik yeterlilik, adaleti toplumlara yaygınlaştırma çabaları, uygarlaşmayla birlikte geçici olarak türümüzü etkisizleştirdi, adeta ömür boyu tatildeymişiz gibi uykuya yatırdı. Uzun yıllar bir çok ülkede değişim ve gelişim adı altında empoze edilen yanlış politikalar, gelir dağılımı dengesizliği, açlığın artmasına karşılık hesapsız para harcayan insanlar, TV, Görsel medya ve dijital endüstri ile konunun perçinlenmesi sonucu kötülük kültürü tırmanışta. Böyle bir tablodan yüksek bilinçli bireylerin yaygınlaşmasını ve ülke yönetimlerinde egemen olmasını beklemek iyimserliği zorlamak anlamı taşır.

_______________

Levent ALTAŞ Ph.D.
1954 İstanbul doğumlu. Astrofizikçi. İ.Ü. Fen Fakültesi Astronomi-Fizik Bölümü’nü mezunu. Aynı üniversitede Lisansüstü ve doktora çalışmaları yaptı. Yurtiçi ve yurtdışında düzenlenen çeşitli toplantılara bildiri ve poster çalışmalarıyla katıldı. Güneş Fiziği konularında bilimsel yayınlar ve gökbilim konularında çeşitli dergilere yazılar yazdı. 1979’dan 2005 yılına kadar; Kandilli Rasathanesi’nde çalıştı. 2006’dan 2015 yılına kadar özel bir lisede astronomi ve uzay bilimleri dersi verdi. Türk Astronomi Derneği üyesi. Evli ve bir çocuk babası.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.