Umudu hiç bir zaman yitirmemek

Bu bir çığlık mı, hayır değil. Sessiz bir kabullenme sonrası başkaldırı mı, hayır değil. Bir dönemi belgeleyip tanıklık ederken gerçekleri sergilemek mi, hayır o da değil. Sorumlukların altını çizmek için bir uyarı mı, o da değil. Peki ne? Bunların hepsi var, ama yeterli değil.
Bence, umudu hiçbir zaman yitirmemek gerekiyor. Her şeye karşın. Belki eserin adı da o yüzden konulmuştur. “Umut”.
Konser sonrası, düşüncelerimden bazılarını, belirtmeğe çalışıyorum. Fazıl Say’ın, 4.Senfoni, Op.74 “Umut”. Türkiye’de ilk seslendirilmesi. Ağustos sonu serinliğinde deniz kıyısında biraz yürüyüp, sonra kahvemi içerken, beni dalgalarla geçmişi ve günü sorgulamaya yönelten bir yolculuk.
15. Bodrum Müzik Festivali ikinci günü. Bilkent Senfoni Orkestrası. Şef İbrahim Yazıcı. Eserin Türkiye’de ilk seslendirimesinde orkestra ve şef. Alışılmışın ötesinde farklı bir başlangıç yapıyor şef İbrahim Yazıcı. Eser hakkında biraz biligi veriyor. Onun da heyecanı gözlemlemenin ötesinde hissediliyor da.
O gece, ilk olarak Pablo Ferrandez, Dvorak’ın Viyolensel Konçertosu’nuda seslendirdi. Bu bir başka yazımızın konusu olacak belki. Fazıl Say’ın eseri üzerine yazmadan ziyade, konser sonrası düşünüklerimizi, izlenimlerimizi paylaşmak istiyorum bu yazımda. Farklı bir yazı olacak.
Fazıl Say’ın ilk üç senfonisini de bir kaç kez değişik şef ve orkestralardan dinledim. İstanbul, Mezapotamya ve Universe. Dördüncü senfonık eserinin adı dikkatimi çekmişti önce. Bu daha sonra meraka dönüşmüştü. Yurt dışından bir sipariş üzerine bestelenmiş ve yurt dışında seslendirilmişti.
15. Bodrum Müzik Festivali’ne, her yıl bir anlamda Fazıl Say damgasını da vuruyordu. Çoğunlukla izlemeğe çalışıyordum. Ama bu yıl, Umut Senfonisi’nin programa alınmış olduğunu görünce, özellikle bu eseri dinlemek için Bodrum’a gittiğimi belirtebilirim. Bu bir ilk seslendirme, bir keşif, doğal olarak bir heyecanı da var. Daha sonra Ankarada da aynı orkestra tarafından da seslendirlecekti ama, onu Ankara’da olamıyacağımdan kaçırmış olacaktım.
Belirttiğim gibi, senfoni’nin ismi öncelikle dikkatimi çekmişti. Diğer üç senfonisinin isminden farklı çağrışımlar düşündürüyordu. “Umut.”
Tınılarla, soyut bir Umut” yolculuğu mu olacaktı. Aydınlık, renkli bir yolculuk mu, karanlıklar içinden bir ışık süzmesi ile mi karşılaşacaktık.
İbrahim Yazıcı’nın açıklamaları sonucu eseri dinlemeğe başladığımda, bu topraklarda yaşayan bir insanın geçmişine tanıklık etmesi izlenimi uyanmıştı. Fazıl Say yaşadıklarını, yaşadıklarımızı ya da yaşatılanları aktarmanın ötesinde, yorumlamağa başlamıştı.
Eserin en çarpıcı yanı. Bizi yumruklarımızı sıkıp nasıl olur, oldu diye, adeta bir isyana yönelten vurmalıların o kötü geceyi bizi taşımasıydı. Geçtiğimiz yıllarda bir yılbaşı akşamı, Boğaz’da gece kulubüne giren bir kişinin, kalaşnikofu ile etrafı taraması ve masum bir çok insanın ölmesi. Ne için öldürüyor. Bir yılbaşı akşamı, yeni bir yılı karşılamak için coşku ile eğlenmek isteyen, o masum suçsuz insanlara, adeta ölüm kusulmasu neden. O kalaşnikofun tarama sesleri, sizi adeta o gecede sizde ordaymışsınız gibi yaşatıyordu.
Fazıl Say’ın bu eserini bir konçerto değil de, senfoni eseri olarak sunması da, bir başka ilginç yöndü. Önde bir piyano ya da başka bir enstrüman yoktu. Bütün bir orkestra vardı.
Bunu, bitün bir dünya, insanlar, toplu bir yaşam süreci olarak değerlndirirsek, bunun senfoni de değişik enstrümanları öne çıkararak, toplu bir paylaşım yapmak istemiş olabilir diye düşündüm.
Bir yaşam süreci sergileniyor. Geçen yüzyıldan, bu yüzyıla geçerken, kısa bir dönem sergilenmıyor sadece. Türkiye’de, Boğaz’da yaşanan o acı gece de aktarılmak istenmiyor sadece. Yaşam ve insan. Nerede, nasıl şimdi, nasıl olmalı, ince bir taş işçiliği yapar gibi ya da iğne oyası ile isler gibi, değişik enstrümanların tınıları ile bizi sarsmak istiyor.
Bir tepki, başkaldırı veya isyanın ötesinde, bir düşünme sürecinin kapılarını açmak istiyor diye düşündürdü beni. Farkındamısınız diye bir uyarı, sarsma.
Yarım saati aşan eserin bütününde yaşadıklarımız dikkate alındığında, pek aydınlık bir tablo sergilenmiyor açıkçası. Bu süreçde bir arayış var hep. Nasıl aşacağız, nerden bir çıkış yolu bulacağız. Güneş her sabah doğarken, hep aynı değil. İnceliklere, farklılıklara dikkat etmek gerekiyor.
Ve bu karamsar tablo içinde, ışıgı arıyor sürekli olarak. Karanlık ağır basıyor belki ama, ışık hiç eksik değil, baskın değil, arayış sürüyor çünkü.
“Umut” bir ölçüde, bir yaşam senfonisi, sadece ülkemiz için değil, dünya için. Hep olması gereken. Sadece bizim toplumumuz yok eserde bir dünya var. Tüm insanlık. Ve bizler bu yaşam süreci içinde neler yapıyoruz, nelerle karşılaşıyoruz, neler yaşatılıyoruz. Nasıl olmalı?
Bir özgürlük şarkısı olarak da niteliyebiliriz eseri. Özgürlüğü arayışı. Eser ilerledikçe yeşeren umutların da geliştiğini duyumsuyorsunuz, hissediyorsunuz. Güneşin yeniden doğuşunu görür gibi, aydınlığa doğru hafıf hafif yürürken, adımlarınız sıklaşıyor ve coşkulu bir yürüyüşe dönüşüyor. Bu, “Umut” u yitirmemenin ve ona ulaşmak için durmamanın çaba göstermenin, gerekliliğini düşündürüyor.
Sessiz, düşündürücü bir dinleme. Eser sona erdiğinde ise, coşkulu bir alkış patlaması ile karşılaşılıyor adeta. D-Marin Turgutreis’in açık alanında, dolu olan sandalyeler adeta birden boş hale geliyor. Ayağa kalkan, yürüyüşe geçecek bir toplumun alkış tufanı bu. Kesimiyor da uzun süre.
Herhalde sahne arkasında, bu eserinin ülkesinde ilk seslendirilmesi sonrası, alkışlarla gelen sevgi selini yaşayan Fazıl Say, alkışlara karşılık vermek için sahneye geliyor.
Bu da farklı bir sahneye geliş bence. Gözleri dolu dolu. Buruk bir sevinci yaşıyor. Ama mutlu. Eser, ulaşmak istediklerine ve söylemek istediklerini ulaştırıyor, aktırıyor, mutlu.
Alkışlarımız sürüyor.
Bu eseri, yeniden başka bir kentte daha dinlemeliyim ve yeniden yazmalıyım.
____________________________
İsmail Bayer. 2 Eylül 2019. Ankara.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.