Umut Bekleyenler ve Solculuk Ahkâmları

Umut Bekleyenler ve Solculuk Ahkâmları

0
PAYLAŞ

Eski Yeşilçam filmlerinde sık rastlanan bir sahne idi. İstanbul meydanlarından birinde küme küme toplanan erkek işçiler. İş bekleyenler. Tozu dumana katarak bir kamyon kalabalığa yaklaşır. Asık suratlı, çoğu kez koca göbekli, ağzında puro kel bir adam tiksintiyle sefil işçileri süzdükten sonra aralarından birkaçını seçer. ‘Şanslı’ işçiler kamyona dolarlar. Kamyon tozu dumana katarak uzaklaşır. Geriye kalan boynu bükük kalabalık umutla başka bir kamyon beklemeye başlarlar.

Yukarıdaki senaryoyu (kamyon olayı hariç), her gün Londra’da, 2014 yılında görmenin mümkün olduğunu söylesem şaşar mısınız? Büyük bir ihtimalle şaşmazsınız. Çünkü o kadar alıştırıldık ki medyada, kendi çevremizde bu tür şeylerle karşılaşmaya, artık normalmiş gibi geliyor bunlar. Duyarlılığımızı yitirdik.

Utançla söylemeliyim. Tottenham bölgesindeki Seven Sisters Road üzerindeki ‘Wickes’ mağazasının önünde iş umuduyla toplanan onlarca işçiyi gördüğümde ben de eskisi gibi hayretler içerisinde kalmıyordum artık. Ta ki bir olaya şahit olana kadar.

Bir gün arabamla sözü geçen mağazanın önünden geçiyorum. Arabanın cd’sinde Ahmet Kaya’ın ‘Şafak Türküsü’ çalıyor. Kendimden geçmiş dinliyorum. Trafik yoğun. Çok yavaş akıyor. 4 genç adam mağazanın karşısındaki bir evin önünde bekleşiyorlar. Sürüden ayrılan kuzular gibi. Gözleri uzak bir noktaya mıh gibi çakılmış. Bakıyorlar. Hiç konuşmuyorlar. Kimbilir neler düşünüyorlar, ne hayaller kuruyorlar. Belki de “Londra’nın taşı, toprağı altın” diye kendilerine yanlış izlenimler veren kişileri lanetliyorlar. Kimbilir, geride bıraktıkları engelli çocuklarını düşünen, bir hafta daha ailesine para gönderememenin acizliğini yaşayanlar var çok sayıda aralarında.

Önünde bekledikleri evin kapısı hışımla açılıyor. Saçı başı darmadağın, nefretten suratı çirkinleşmiş beyaz saçlı, yaşlı bir kadın elinde süpürge ile genç adamların üzerlerine yürüyor. Bahçesine gelen tavukları kışılar gibi. Genç adamlar kadına bir bakıyorlar. Başlarını öne eğip yavaşça oradan ayrılarak karşıda olayı izleyen kalabalığa karışıyorlar. Etfrafta tıs çıkmıyor. Sahne, bir Kafka kitabındaki gibi.

Şahit olduğum bu sahne beni çok etkiledi. Başları öne eğilmiş o genç adamların ezilmişlikleri gözlerimin önünden gitmiyor. Ve kadının bakışlarındaki nefret. Onlar adına utandım. Yaşlı kadın dahil. Ama en çok kendimden utandım. Arabada özgün müzik dinlemekle yetinen, ama etrafındaki olaylara duyarsız kalabilen ‘solculuğumdan’ utandım. Yazımın başlığındaki “solculuk ahkâmları”ndan kastım bu. O an iki hafta önce kitabını okuduğum yazar Tufan Erhürman’ın tavsiyesine uymaya karar verdim. Eve giderkenden biryerlerden bulup Mercedes Sosa’nın (La Negra’nın) ‘solo le pido a dios’ şarkısını dinlemeye yani. Teşekkürler Tufan Erhürman.

Hegel, Marks ve Engel’in ‘Diyalektik Materyalizm’ini rahatça tartışan (ki onu da rahatça yapabildiğimi savunmam olanaksız), ama gözler önünde, açıkça, acımasızca sömürülen işçi sınıfı mensuplarına duyarsız kalan solculuk batsın. Solculuğumuz batsın.

O günden sonra kendi çapımda birşeyler yapmaya karar verdim. Bir araştırdım. O mağazanın önünde bekleyen işçilerin çoğunun Avrupa Birliği kapılarının açılmasıyla İngiltere’ye gelen çoğu Bulgar, Romen ve Polonya’lı işçiler olduğunu öğrendim. Birçoğu evsiz, hepsi işsiz bedbaht adamlar. Birkaç kez onlarla konuşmak, hayat hikayelerini dinlemek istedim. İngilizce bilmedikleri için olmadı. Beni kendilerini evime götürüp boya veya yapı işi yaptırmak isteyen biri sandılar. Öyle olmadığını öğrenince gözlerindeki hayal kırıklığı beni kahretti. Ama yine de o yaşlı kadın gibi insanlıklarından ödün verip bana kaba davranmadılar. Hatta “sorry” diyerek özür dilediler.

Civardaki kafelerden birine gidip oradakilerden bilgi almaya çalıştım. Kimsenin o insanların acizlikleri umurunda değil. Duruma sadece kendi bencil açılarından bakıyorlar. Kafe sahibi Türk adam “Bu pislikler yüzünden işler kesat gitmeye başladı” dedi. Bir başkası “iki tanesini evimi boyamaya götürdüm. Kendilerine acımıştım. Benden yemek, yatacak yer istediler. “Garajında yatırız” dediler. Korktum. Ellerine beşer sterlin verip yollattım” dedi.

İşte sevgili okurlar. 2014 yılında, Londra’da eski Yeşilçam film senaryoları gerçek hayatta yaşanıyor. Kararlıyım. İlerideki haftalarda o mağazanın önünde bekleşen genç işçilerin birkaçına detaylı konuşup, hikayelerini sizlere aktaracağım. Onlara yardımcı olmayı hedefleyen derneklere ulaşıp bu konuyu biraz kazımaya çalışacağım. Oradan zaman zaman geçeniniz olursa siz de benim geçmişte yaptığım gibi bu insanların dramına kayıtsız kalmayınız.

Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin;
Yitirmişsin neyin varsa birer birer,
Bir sağlık, bir sevinç, bir umut…
Onlar da nerdeyse gitti gider
Cahit Sıtkı Tarancı

BİR CEVAP BIRAK