Vagondaki hayalet

Eskiden tren yolculuklarını çok severdim. Trenle Eskişehir’e, Ankara’ya, Konya’ya giderken o koltuklarda kimlerin oturduğunu, o vagonlarda kimlerin seyahat ettiğini düşünürdüm hep. Kimilerini kavuşturmuş, kimlerini ayırmıştır bu trenler. O yüzden o vagonlarda seyahat ederken o insanların ruhlarını hissederdim omuz başında. Okuduğum kitabı benimle birlikte okuyorlarmış gibi gelirdi. Benimle birlikte uyuyor ve düş görüyor, benimle birlikte uyanıyor ve hayal kuruyor gibiydiler. Evet, onlar oradaydı, o vagonlar onların hapsolup kaldığı, belki de gönüllü olarak kendilerini hapsettikleri mekanlardı.


Eskiden tren yolculuklarını çok severdim. Salt bu yüzden banliyö trenlerine bindiğim de olurdu. Aynı ruh banliyö trenlerinde de vardı. Makinistinden, seyyar satıcısına kadar herkes o ruha esir olur; bir başka dünyanın insanları gibi görünürlerdi gözüme.


Hele tren garları, onları hala çok severim. Tren garları, tren garları, tez ulaştır aşıkları” diye bir türkü kalmış aklımda. Kimbilir belki de ben uydurmuşumdur, belki böyle bir türkü hiç söylenmemiştir, bilemiyorum.


Ama gerçekte asla bir araya gelemeyen tren rayları birbirine kavuşuyormuş gibi görünürse de, tren garları öyle değildir. Ayrılanları da, kavuşanları da kucak kucağa bütünleştirir tren garları. Yine de hep özlem ve hasret kokmaktan kurtulamazlar.


Çok uzun zamandır trene binmemiştim. Hele İstanbul’da banliyö trenleri kapkaççıların mekanı olduktan sonra iyice elimi eteğimi çekmiştim rayların üzerinden.


Fakat ne olduysa geçenlerde trene binmek zorunda kaldım. Tatile çıkmadan önceki gün dört beş ayrı yerde bitirmem gereken işlerim vardı. Hepsi de birbirinden farklı ve uzak yerlerdi. Sondan bir önceki durağım Bakırköy’dü. Bakırköy’deki işimi, bitirir bitirmez Sirkeci’ye gitmem gerekiyordu. Birden yıllardır binmediğim banliyö trenini hatırladım. Yanımdaki arkadaşımın da hoşuna gitmişti trenle Sirkeci’ye gitme fikri. Biletimizi aldık ve Bakırköy’den trene bindik.


Eskiden kalabalık olduğunu hatırladığım banliyö treni sakin seferlerinden birini yapıyordu. Ben ve birkaç yolcu vardı vagonda. Eskiden olduğu gibi vagon kapılarından sarkarak giden yaramaz çocuklar yoktu bu kez.


Biraz etrafımıza bakındıktan sonra arkadaşımla konuşmaya başladık. Havadan sudan konuşuyorduk. Arada sırada da yaşlı bir kadınla göz göze geliyorduk. Aslında ben sadece kendi adıma göz göze geldiğimizi söyleyebilirim ama, trenden indikten sonra arkadaşımın da o kadınla göz göze  geldiğini öğrenmiş olacaktım.


Kadın 60’lı yaşlarında olmalıydı. Yüzü kırışıktı. Kısa boylu ve zayıftı. Saçlarını sarıya boyamıştı, kırmızı bir pantolon ve beyaz bir t-shirt giyiyordu.


Çok sıradan bir tipti ama yine de dikkatimi çekmişti. Yüzünde her hangi bir ifade yakalayamamama rağmen sanki bizi dinlediğini hissediyordum. Kadın neredeyse hiç kıpırdamadan yerinde öylece oturuyordu.


Dedim ya çok sıradan bir tipti. Sanırım biz trene bindiğimizde o vagondaydı. Bizimle birlikte trene binmemişti.


Ben bunları düşünürken tren Zeytinburnu istasyonuna geldi. Birkaç kişi daha bindi trene. Vagonda yine de çok az kişiydik.


Derken Kocamustafapaşa istasyonuna geldik, inen ya da binen oldu mu fark etmedim ama o kadın çapraz karşımızda oturmaya devam ediyordu.


Bir ara başımı dışarı çevirip denizi seyrettim, tren raylarının neredeyse dibine kadar yanaşmış olan minicik gecekondular gözüme çarptı. İnsan bu gürültüde nasıl yaşar acaba diye düşündüm.


Derken teker teker geçtik Yenikapı’yı Kumkapı’yı ve Cankurtaran’ı. Sirkeci’ye gelmek üzereydik. Tren hareket halindeydi. Kadının kalktığını ve kapıya doğru ilerlediğini gördüm. O sırada arkadaşımla konuşmaya daldık, tren durmuştu, yerimizden kalktık, henüz kapılar açılmamıştı. Kadını aradı gözlerim. Kadın yoktu. Vagonun her tarafını gözlerimle taradım, kadın yoktu. Kapılar henüz açılıyordu, kadın nereye gitmiş olabilirdi? Trenden indim ve inenlere bakmaya devam ettim; arkadaşıma kırmızı pantolonlu kadını inerken görüp görmediğini sorduğum da, aynı şeyleri onun da fark ettiğini öğrendim. Onlar da yolculuk boyunca göz göze gelmişlerdi. O da kadının bizi dinlediğini hissetmişti. Sonra ayağa kalktığını gördüğünü fakat, trenin kapıları açılmadan kadını kaybettiğini söylüyordu. İkimiz de garip bir ruh halindeydik. O kadın kimdi, neden bize görünmüş ve sonra da yok olmuştu, anlayamamıştık.


Bu olsa olsa bir hayaletti, vagondaki hayalet…


Ünlü İngiliz besteci Andrew Lloyd Webber’in “The Phantom of the Opera” (Operadaki Hayalet) adlı müzikalindeki şarkıda sürekli yinelenen bir söz vardır; “Operanın hayaleti, o benim zihnimde” diye. Bu kadın da benim zihnimin ürettiği bir hayaletti kuşkusuz, vagondaki hayalet.


 


*Yazarın diğer çalışmaları için www.birsenaltiner.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here