Vareden’in Adıyla!

Vareden’in Adıyla!

0
PAYLAŞ

Bir hayatı “cennet karşılığında satan erler” dipdiri bir duruşu sergilerken… geride kalanlara: “Keşke bizim tattığımız nimetten haberleri olsaydı!” demekteler. “İyi ki de, yaşadığımız yerler kan gölüne dönmüyor. ‘Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak’ sereserpe saçılmıyor. Kardeşçe geçinip gidiyoruz!” sığlığıyla bir aldanma, bir avunma, bir savunma, bir günah savma içindeki yığınlar bilmiyorlar mı ki: Eğer rahatınız kaçmıyorsa, boyun eğdiğiniz için. İşleriniz yolundaysa, ‘düşmanlarınızı yakın, dostlarınızı uzak’ tutmanızdandır. Hele bir de, ‘olmazsa olmaz’larınızla çıkın alanlara… Bir söyleminizle sokaklar kaç Gazze, Beyrut, Ramallah, Kabil, Hama… kaç Kahire, Mogadişu, Uygur, Grozni… olacak; görün! Özgürlük sembolü iffetiyle kadın, direnmeye görsün, çağın piyonuna… O zaman belli olur dost düşman; biz, öteki… Daha da ileri giderse(!) “Suçlardan suç, kodeslerden kodes beğen! Fail-i meçhul her günahı sararız boynuna!” denir. O dem anlar ki, her yer Kerbela, her yer Aşura… Kavgadaki mertlikle, sahadaki namertlik ayrılır o vakit. Bir Asiye bakışıdır, zalimi dize getiren… bir Sümeyye direncidir. Bir Hanzele coşkusudur, bir Ali yüreği. Bir İbrahim’dir, bir Selahaddin. Ziyad’dır gemileri yakan, Barbaros’tur Akdeniz’e akan.
“Dünya ile beraber hareket ediyoruz. Gücümüz sınırlı(!)” kayda geçmiştir bir defa. Akıl çıldırmış, vahye kapalı kulaklar, faniye boyun bükmüştür. Önce niyet bozulur, sonra eylem. Artık, gelen ağam, giden Miloş. Ölçü kaybolmuş, mihenk taşı yerinden
sapmıştır. Ben merkezli, ben’i için yaşar. Ben’i için karışır toprağa. Medeniyetler Çatışması’nın mimarı, tezleriyle baş başadır, üç gece iki gündüz. Ahlakın arsızla savaşı sürecektir. Fıtrat, gereğini yapacak… Olimpos’un eteklerinde, on altısındaki Helen’in öcü için taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmayana dek verecektir kavgasını. Noel bir projedir, paskalya bir tuzak. Yedi ceddi şühedaya karışmış Saraybosnalı, Travnikli, Goradzeli, Srebrenitsalı… İzzet’in torunları, şimdilerde katillerinin sofrasında ‘istavroz çıkarıyor’… cellatlarının ‘üçleme’sine boyun eğiyor. Osmanlı bakıyyesi topraklara sığınan Şamil’in torununa Pay-i Taht’ta reva görülen, Kremlin’e kurban edilmektir. İktidarı kendinden menkul gaflet adamları, “Gazını keserim!” tehdidine pabuç bırakmış… Kızıl Sultan(!)dan yadigar,“Sana sığınanı canın pahasına koru!” şuuru, Bin Dokuz Yüz Sekiz’de kalmıştır. Toplu mezarcı, opraklarının yabancısı, mandacı Dostum’a devlet konuk evi… Hacı Murat’ın emanetine Ural zindanı. Uzaklardan “Kendini Özgürleştir!” çağrısı yayılıyor; arzdan arşa, ezel’den ebed’e dek. -Tespit tamam, ya tedavi? – İnsan kendini kollarsa, düşler gerçek olur. -Nasıl? – İstemediğin yerde bulunma, azap yurdunun dostlarıyla hemhal olma, ‘Tek Güç ve İktidar Sahibi’nden başka otorite tanıma, tek kalsan da çokluğa uyma, Ateşin Yarenleri’yle yan yana durma! “Kim bir kavme benzerse…!” çağlarüstü emrini yüreğine kazı! Sorgula: Bayramım, yıl başım, sözüm, meclisim,yurdum yuvam, bugünüm yarınım, yüreğim sevdam… hangi soysuz tabelaya ipotekli! Uğruna Feda Olduğum, Yoluna Baş Koyduğum, koru Adem soyunu! Kudüs yürek, sen de durma! Kuşat dünyayı Ömerce!

BİR CEVAP BIRAK