Varşova’da caz ve Chopin

Ülkemizde ise, Polonya deyince ilk akla gelen isim Polenezköy. İstanbul’un Karadeniz kıyısında, Polonya’dan göç ederek gelenlerin, doğa ile baş başa yaşadıkları, şirin bir yerleşim alanı. Kapalı kalmış, içe dönük yaşayan, sevimliliğini ve özelliğini koruyan bir yerleşim ve insanları.

Ancak, rant açlığı, yeşil ve ağaç sevgisizliği, kimliksizleştirme, eskiyi yok etme, beton yığınlarıyla tekdüzeleştirme politikası, bu güzel yerleşim alanını da, son zamanlarda tehdit etmeğe başladı. Dileriz Polenezköy’de oturanların dışında, bazı yönetim birimlerince geliştirilmeğe çalışılan bu girişimler, sonuçsuz kalır. Polenezköylülerin, yıllarca özenle korudukları bu alan, yine Polonezköy’de yaşayanlara bırakılır ve onların tercihlerine göre de, bu vaha korunmuş olur.

Türkiye-Polonya ilişkilerinin 600 yılını, Türkiye’de hatırlayan galiba, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı oldu. Bu hatırlama ve Polonya işbirliği, İstanbul 42. Müzik Festivali’ne de damgasını vurdu. Bu damga, İstanbul’dan, İzmir Festivali’ne de uzadı. “Sınfonıa Varsovıa”, bu yıl Festival’in yerleşik orkestrası olarak, bir birini izleyen etkinliklerle, festivale renk kattı. Program içinde yer alan, izlediğimiz bu etkinliklerden bazılarını, geçtiğimiz haftalarda bu sutunlar da, “Festivalde Polonya Rüzgarı” başlığı ile sizlerle paylaşmıştık.

600 yıl etkinlikleri kapsamını, Türkiye tarafı nasıl değerlendiriyor, kamu oyuna yansıyan bir gelişme olmadığı için, İstanbul Festivali etkinlikleri dışında, bir etkinlik var mı bilemiyorum. 600 yıl değerlendirilmesi ise Polonya da sürüyor. 600 yıla ulaşan ilişkiler çerçevesinde, araştırmalar yapılıyor. Geniş kapsamlı bir kitap bile yayımlanmış. Biz de, bu konuda yeni, değerlendiren bir yayın olduğunu görmedim.

Polonya ve Varşova deyince, iki günlük kısa seyahatin ben de bıraktığı izlenim, “Hüzün”, “Direnç” ve “Gülümseme” oldu.

Polonya’nı tarihine baktığımızda, hep işgal ve parçalama görüyoruz. Bir ara ülkenin ismini bile kaldırmışlar. Batıdan Almanlar, doğu’dan Ruslar, pek rahat bırakmamışlar Polonyayı ve Polonyalıları. İşgal etmişler, ülkelerine katmışlar, parçalayıp bölüşmüşler. O yüzden, Polonyalıların yüzlerine, biraz “Hüzün” sinmiş. Ben öyle hissettim ve gördüm.

Bu hüzne karşılık Polonyalılar da, tarih boyunca “Direnç”, direnme hiç eksik olmamış. Sürekli özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi içinde olmuşlar. Yükselttikleri “Özgürlük Anıtı” da, bu direncin bir timsali adeta. Geçen yüzyılın sonlarına doğru, tersane işçilerinin başlattığı eylem sonucunda, aralarından çıkan bir Valessa’yı, ülkenin başına getiren bir çizgiyi de oluşturmuşlar.

Son “Piyanist” filmini de anımsayalım. Varşova da çekilmiş. İkinci Dünya savaşında yaşanalar unutulmamış. Soykırımın izleri hala duruyor. Hitler bir korkulu rüya adeta. Bütün bu yaşanılanlara inat, direnç sürmüş. Vajda’nın “Kanal” filmini anımsayalım.

Ve Polonyalılar da, küçük büyük, eksik olmayan yüzlerinde sürekli bir “Gülümseme” ifadesi var. Sevecen bakışlar. Sizi itmiyor, içine alıp sarmalıyor adeta. Varşova da beyaz geceler, Baltık kıyıları’n da ki gibi yaşanmıyor. Güneş gözükmesi ve kışın sona erdiği, kuzeydeki ülkelerden farklılığını da belirliyor. Bu güneşin sıcaklığı, belki de insanlarına da yansımış. Varşova gecelerine baktığınızda bir canlılık var. İnsanlar sokaklar da ve eğleniyorlar.

Chopin. Polonya ile adeta özdeşleşmiş bir piyanist ve besteci. Fransız bir babanın oğlu. Ama yaşamını Paris olarak değil, Varşova olarak belirlemiş ve Polonyalı bir müzisyen olarak yer almak istemiş. Polonyalılar da ona yaraşır bir şekilde, Chopin’i yaşatıyorlar. Adını sadece müzik yaşamında değil her yerde adeta ölümsüzleştirmişler. Avrupa’nın en büyük parkları içinde yer alan, Lazienski Parkı’n da, çimenler üzerinde sincaplar dolaşırken, ona en büyük yeri ayırmışlar ve doruğa heykelini yapmışlar. Heykel’in ben de ilk bıraktığı izlenim, ağacın dalları eğilerek adeta Chopin’i gök yüzüne çekmek istiyorlar, biraz araştırınca, parmaklar bu şekilde ön plana çıkarılmış. Heykeli yorumlamak, onu araştırmak, duyumsamak bile, başlı başına bir sanatsal yaşatma isteği.

Temmuz başı, opera, bale ve konser için bir ara ay. Bir Chopin dinlemek gerçekleşmedi. Ama sokak da oturduğunuz band üzrinde, küçük bir yol haritasına bakarken bile, o bandın üzerine otururak bir düğmeye basıp, her an devamlı bir Chopın tınıları ile baş başa kalabilirsiniz.

Stalin döneminin simgesi, geniş ve yüksek, kentin her tarafından görülebilen Varşova Kültür Sanat Merkezi’nde ki etkinlikler devam ediyor. 4 Temmuz akşamı, Sofokles’in ünlü eseri, “Kral Edyp” in prömiyeri gerçekleştirilmişti. 5 Temmuz akşamı, tercihimizi bu oyunu seyretme yönünde mi kullanacaktık, yoksa Caz Festivali başlamıştı, o yönde mi kullanacaktık. Yaşam, tarihden daha fazla ilgimizi çekerek, kapalı salonun yerine, meydanı tercih ettik ve Caz Şölenine takıldık.

Varşova da sokakar, zaten müzik ve dans gösterileri için düzenlenmiş gibi. Bir yanda kemanı ile Chopin çalan bir kızı, diğer bir yanda caz tınıları arasında geziyorsunuz. Türkçe konuşarak giderken, arkanızdan, akordion’un “Hatırla Sevgilim” şarkısı ile sizi takip ettiğini görünce de, şaşırmayın.

4 Temmuz da başlayan Caz Festivali, 30 Ağustos’a kadar devam ediyor. “XX Miedzynarowy Plenerowy Festiwal” sizi, Özgürlük heykeli ile simgeleşen afişi “Jazz na starowce” ile karşılyor. Meydan da, ördek eti ile ev yapımı üzümün işlenmesini içerek, güzel tatlılarla, piyano, kontrabas ve vurmalıların tınıları ile caz yolculuğuna çıkıyorsunuz. Serin yaz akşamını tadmak, İstanbul’da en az ödeyeceğiniz rakkamın, en çok dörtte biri ile akşamım maliyetini gerçekleştirebiliyorsunuz.

Caz bu kentte çok ama çok yakışmış. Hüzün, direnç ve gülümseme, adeta cazın tınılarında yoğrulmuş ve size yaşama sevincini özgürlüğü haykırıyor.

Biz ayrılırken, Caz Festiva’i ne parelel, Org Festivali de başlayacaktı. Sokaklarda ki Festival ise zaten gün boyu sürüyor.

Varşova’ya gidince mutlaka, ama mutlaka Ulusal Müze’ye de bir gün ayırıp, Polonyalı tarih içindeki sanatçılarla yolculuğunuzu sürdürebilirsiniz. Müzik dışında, resimin da Polonya için ne denli önemli olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca açılan yeni sergleri de burada izleyebilirsiniz. Şu anda, 1850-1901 arasında yaşamış olan, “Aleksander Gıerymskı’nin sergisi devam ediyor. Afişe yansıtılan, kollarındaki sepetli ihtiyar kadın resmi, zaten sizi adeta bu sergiyi görmeye çağırıyor.

Sergiyi gezerken, size salonlarda ki örnek eserleri seçerek anlatan genç Polonyalı kızın yüzüne baktığınızda, hüzünle, direnç’in ve gülümsemenin iç içe olduğunu, dönemleri ve eserler anlatırken izleyebiliyorsunuz.

Varşova evet Chopin, evet Caz. Ben de bıraktığı izlenim ise. “Hüzün”, “Direnç” ve de “Gülümseme”. Yaşam bu üçlüyü içeriyor zaten. İki gün Varşova için bir başlangıç. Gelecek de tekrar selamlaşmak üzere. “Elveda Varşova” diyerek ayrılıyoruz.

Türkiye’ye döndüğümüzde değişen pek bir şey yok. “Bağırma” devam ediyor.

_______________

Ankara 14 Temmuz 2014. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here