Vatan çocuğu

PAYLAŞ

Fevzipaşa ilkokulunda her ders yılı sonunda bir müsamere düzenlenirdi. Gösterilerin yapıldığı yer Halkevi’nin tiyatro salonuydu. Küçücük bir bucakta az kullanılan bir salondu bu. Zaman zaman memurlar aralarında bir topluluk kurup temsil verirlerdi, bazen de bir yerlerden tiyatro toplulukları gelirdi. Bu toplulukların bazıları pek havacıva olurdu, bazıları da dişe dokunur oyunlar oynarlardı. Zaman zaman sahnede hokkabazların gösteri yaptığı da olurdu. Bizim müsamereler renkli geçerdi. Köylerden okula gelip dönen çocuklar ve yakınları dışında hemen herkes o akşam orada olurdu. Öğretmenlerimiz bana her gösteride birkaç rol verirlerdi. Çok iyi bir şey yaparlar, hemen herkesi beceriyor becermiyor demeden gösteride görevlendirirlerdi. Bazı arkadaşlarımız bu konuda epeyce sıkıntılıydılar. Çocuk oyunlarıydı oynanan, işin zor bir yanı yoktu. Ama bazı çocuklar konuyu gözde büyüttüklerinden mi nedir bazen iki satırcık bir sözü kötü söylemekte neredeyse direnirleri. Bazı roller bu işi pek beceremeyen çocuklar için yazılmış gibiydi. Bu oyunlardan birinde çiçekler bir araya toplanmışlar ve kendilerini övüyorlar. Kadriye de ne çiçeğiyse bir çiçek olmuş. Şu sözü söylüyor söylüyor ama söyleyemiyor: “Sen onu affedersin / O benim güzel gözerime ne dersin!” Kadriye oyundan kovuldu mu diyeceksiniz. Hayır hiç öyle bir şey olmadı. Kadriye kafa göz yararak da olsa bu iki dizeyi gösteride söyleyip çıktı ve bunun üzerine herkes bir oh çekti.
Oyunlardan birinde birçok kız var, tek erkek benim. Sahnede pek belli olmasa da kırlık bir alandayız. Durum çok ciddi! Kızkardeşim hastalanmış, belli ki ölümcül hasta. Ben yoksul çocuk da ne yapacağımı bilemez durumdayım. Elimde iplik geçirilmiş bir dikiş iğnesiyle aptal aptal dolaşırken karşıma bir kız topluluğu çıkıyor, ellerinde güğümler sepetler bakraçlar… Orasını pek anımsayamıyorum ama belli ki neden böyle şapşal gibi dolaştığımı soruyorlar. Ben de kızkardeşimin hastalığını anlatıyorum: “Dün bir hekim çağırdım baktı iyice baktı / Hastayı dinleyince hemen ağlayacaktı / Sonra beni orada bir kenara çekerek / Dedi oğlum her şeyi açık anlatmak gerek. / Eğer iyi bakarsan kızkardeşin kurtulur / Bakmazsan gelecek baharı pek güç bulur / Ona süt içirmeli yumurta yedirmeli / Akşamları koluna girerek gezdirmeli / Sonra yarın düşmeye başlayınca yapraklar / Senin kızkardeşini mezara koyacaklar.” O zaman ben doğal olarak oturup kara kara düşünmüşüm. Bir çözüm aramışım kendi kendime. Ve bulmuşum. Aklıma bir fikir gelmiş. Ve o fikir doğar doğmaz ne olmuş? “İçimden sayha sayha umut sesi yükseldi / Dedim ki dolaşayım elimde iplik iğne / Dökülen yaprakları dikeyim yerlerine / O diktiğim yapraklar yere düşmezse eğer / Alamaz kardeşimi elbette koynuna yer / Dallarda sarı yaprak bulmak için gezerken / Sizinle karşılaştım bu sabah işte erken…”
Bu durumda doğal olarak kızlar çok üzülüyorlar. Herbiri yanında ne varsa bana veriyor. Yağları yumurtaları peynirleri kaymakları çok güzel sözler söyleyerek bana bırakıyorlar. Hepsi çok üzgündür ve benim için elinden geleni belli ki bundan böyle de yapmaya hazırdır. Oyunun sonunu ben bağlıyorum. Onlara şöyle söylüyorum: “İnandım ben çocuklar siz birer meleksiniz / Nice kızkardeşleri siz dirilteceksiniz.” Perde kapanıyor. Perdenin kapanmasıyla her şey bitmiş olmuyor. Salondan hıçkırıklar yükseliyor. Yeni oyuna geçebilmek için heyecanlı havanın bitmesi bekleniyor. Bazen şöyle düşünürüm, düşünür ve gülerim: türk sinemasının usta oyuncularından önce sağduyulu halkımı hüngür hüngür ağlatmış bir kişiyim. Oyunculuğu iş belleyip sonuna kadar direnseydim kim bilir kaç insanımızın mendilini çürütmüş olmak onurunu alabildiğine yaşayacaktım.
Yaşlılığın bir özelliği de çocukluğa dönmek eğilimidir. Gerçi ben çocukluğumdan hiç uzaklaşmadım ama onu şu sıralar olduğu gibi enine boyuna da yaşamadım. Özellikle ilkokul anılarım çekiyor beni. Sıkılmadınızsa bir oyunumuzu daha anlatayım. Bir savaş alanı. Kan gövdeyi götürüyor. Savaş sahnelerini büyük bir heyecanla oynadığım kesin ama ayrıntılarını anımsayamıyorum. Vurulup öldüğümü biliyorum yalnız. Yere düştüm, beni boylu boyunca uzattılar. Sonra beni mezarımın başına götürdüler. Ben gömülmeyi beklerken neler konuşulduğunu da şimdi anımsamıyorum. Sahneye çukur kazamayacakları için defin işlemini ister istemez sınırlı tuttular. İmam geldi, o da zaten bizim arkadaşlardan biriydi, herkes suspus oldu. İmam sordu: “Talkın vereceğim çocuğun adı neydi?” Beni gömmeye gelen savaşçı arkadaşlarım hep bir ağızdan bağırdılar: “Vatan Çocuğu!”
O vatan çocuğu “an itibariyle” meyus ve mükedder bir emeklidir.

CEVAP VER