Vazgeçtiğin topraklar senindir

Vazgeçtiğin topraklar senindir

0
PAYLAŞ

Kırları, parkları, bahçeleri; leylaklar, hanımelileri, laleler çoktan terk etmiş, tezgahlarda kirazlar yerini dutlara bırakmışken, Metin Lokumcu’nun ölümü, Başbakanın “kadın mı, kız mı belli değil” tacizi, benzeri olumsuzlukların AKP’ye oy kaybettirmeyişi beyaz Türklerin temsilcisine de “siz nasıl, ne zaman bu kadar zalim oldunuz” fırçasını attırtmıştır.

Hayatı boyunca Türk müesses nizamının hiçbir baskısına, ayrımcılığına maruz kalmadığından, kalmayacağından müesses nizama karşı “asimetrik ve psikolojik bir harekat” başlatacak mevzuyu da bulamayacak bu hep fırçacı beyaz Türkler; kabına bir türlü sığamadıkları pek bi Avrupai, geniş görüşlü dünya insanı olarak ta nedense, pek bi yabancıdırlar unutturarak yok ettirdikleri utanç dolu geçmişlerine.

“Geçmiş artık yok” derler ama vardır değil mi ? Onun içinde 21.yy.da hâlâ darbe Anayasasıyla yönetilen, RTÜK’ün araştırmasına göre televizyon programlarında en beğenilen kişinin %10.2 oranıyla bıçakla boğaz kesen Polat Alemdar olduğu ülkelerinde; zalimliğin geçmişten kopuk geliştiğine dair tavırları da artık insanı çileden çıkartacak düzeydedir.

Ne zaman, nasıl mı zalim olundu ? Buyurun, bakalım. “Kele isterük” le isyan edenlerin, “tez kellesi vurula”yla padişahın önüne atılan sadrazam, paşa kelleleri arasında hünkarımız Fatih Sultan Mehmet, Kanunname-i Ali Osman’la kardeş katlini meşrulaştırdığında, Valide sultanımızın Devleti-i Ali Osmaniyye’nin bekası için susmasıyla zirve çıkmış zalimlik, 1915’de önlerinden yalın ayak, aç susuz geçen evinden, yurdundan kovulmuş Ermeni kafilelerini taşlayanlar, mülklerine el koyanlarca da taçlandırılmıştır.

Ya 14 İstiklal Mahkemesinin 1054 idamın infazı için meydanlarda kurdurduğu darağaçlarında saatlerce sallandırılan cesetlere, Osmanlı’dan miras kelle severliğin tezahürü Dersim isyanında Hıdır’ın Bahtiyarlı Sahan’nın, Rayver’in de Seyid Rıza’nın yol arkadaşı Alişer’le karısının başlarını kesip askere teslim etmesine, 1995 yılında Yüksekova’da komutanın; çoban Nezir’in koparılmış kafasını saçlarından tutarak askerlerine göstermesine ne demeli.

Bitmedi. Menderes’in, …, …, Deniz’in, …, …, …, , Erdal’ın …., …, asılması, işkenceler, …, Maraş, …, Çorum, …, Madımak. Sokak aralarında kahpece vurulan; İpekçi’ler, Türker’ler, Aydın’lar, …, …,.

JİTEM. Tarlaları, hayvanları, evleri yakılan Kürtler. Gerilla cesetlerini panzerlere bağlayıp dolaştıranlar. Öldürülen çocuklar; Uğur’lar, Ceylan’lar, …, Kadına, çocuğa şiddet, …, talancılar, …, şikeciler. Türklere, Kürtlere, Ermenilere, Alevilere, …, …, bunlar yapılırken hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edenler.

Böyle böyle sıralayacağınız yüzlerce zalimlik bu topraklarda hiç bitmeyecek zalimliğe dair “yapılmayan daha ne kalmış”ı düşündürtüp, öyle durduk yerde ha denince zalim olunmamış ki dedirtecektir.

Peki kimlerdir, bunca zulmü yapan, yaptırtan, yasalaştıran ? Sakın bunlar da; bugüne kadar ABD yönetiminde nasıl (White – Anglo Sakson –Protestan) WASP’ların ağırlığı vardıysa, İttihatçı Paşalarca Türkiye’nin burjuvası oldurulan, korunup kollanarak iş, ev, arsa verilen, çoğu bürokrat, bol maaşlı memur yapılarak Cumhuriyet yönetiminde belirleyici güç konumuna getirilen, karşılığında devletin “ben ne söylersem sen o’sun ve onu yapacaksın”lı ideolojisini savundurdukları “beyaz Türkler” olmasın ?

Kürtlerin; Kürt olmalarını sorun ilan ederek meşru zeminleri kapatan, döven, hapseden, kaybeden, açılımın da yapılanların diyeti olduğunu hâlâ da anlamamış, bugün de “nasıl bu kadar zalim oldunuz”la hesap soran bu Türklerin, meseleleri hiçbir zaman; haksızlık, hukuksuzluk, Kürtlerin, Süryanilerin, Alevilerin, …, …, kendilerinin kullandığı hak kadar haklarını kullanmasıyla ilgili değildir. Tek meseleleri kendilerini üstün görerek hakimiyet kurduklarına önderliklerine, egemenliklerine bir zeval gelmemesi için işin öznesinde kimin olduğudur.

Bu nedenle de 2011 genel seçiminde AKP’ce zedelenmiş egemenliklerini kendilerine geri verecek, başkanı Hakkari’de “Yerel yönetimlere özerklik vereceğiz…Avrupa’daki gibi….”yi konuşan, partileri CHP’nin, MHP’yle iktidarı için AKP’nin oyunu düşüreceğine inandıkları Kürtlere sempatiyle yaklaşıp oy vereceklerini ya da “gönül oylarının BDP“de olduğunu açıklamaktan da çekinmemişlerdir.

İşte o; hemen hemen bütün siyasilerin Kürt sorununu çözeceklerini taahhüt ettikleri günlerde TSK’nin Uludere ilçesindeki operasyonunda 12 gerilla öldürülür. On iki evin acısını yüreklerinde ufacıcık bir “sızı”yla dahi hissetmeyenlerin Kürt sorununu nasıl çözecekleri muamması bile evlatları askerde, dağda olanların “nihayet, iyi bir şeyler olacak” umudunu tüketmez.

Milli iradenin %95’le temsil edileceği bir Meclis yapısını ortaya çıkaran seçimler; bir kez daha, kendi kusurlarını, kabahatini gizlemek için karşı tarafı suçlamayı adeta gelenek haline getirmiş o Türklerin istediği gibi sonuçlanmaz.

Ruhları tek başına bir mutsuzluğu da kaldırmayacağından; nefret suçunun bile tanımlanmadığı, evrensel hukuka uymayan, değişmesi de ancak Mecliste mümkün yasalara dayanarak, Ergenekondan tutuklu vekillerinin serbest bırakılmamasını öne sürdürerek CHP’nin yemin etmemesini sağlarlar. BDP’nin de “boykot”uyla bir anda ülkede, siyasilerin yarattığı, seçimleri gölgeleyen gerilim uç verir. Böylece hoşlaşmadıkları AKP’nin de burnundan fitil fitil getirilir; seçim galibiyeti.

Anlamsız kim haklı, haksız tartışmaları, suçlamalar sürerken bir sabah Yüksekova’da, biri kot diğeri capri pantolon giymiş iki uzman çavuş, sokakta, arkalarından ateş edilerek öldürülür.Hayyam’ın 1048’lerdeki ”yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen sen, sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle” bilgeliği, asfalta ince bir yol çizen kanla akarken tıpkı Hrant’ın, Vedat’ın, Savaş’ın kanını izledikleri gibi izler insanlar; o kanı da.

Ve CHP yemin eder, Öcalan’nın devletle “Barış Konseyi” için anlaştığı açıklanır, BDP, AKP’yle görüşür, TSK’a YAŞ’a hazırlanır, DTK “özerkliği” ilan eylerken Silvan’da ki çatışmada 20 genç ölür.

En zamansız yası, en beklenmedik gidişi, en büyük yalnızlığı getiren ölüm; yine savaşla geldiğinden, adil de olmayacağından, en çokta geride kalanların çürümüşlüklerini dışa vurdurur; düşman belletilenin her zayiatı, her ölümü yürekleri soğutur, öldürülene “ana kuzusuydu” bile denmez.

Oysa şehitler arasında sadece yirmi sayı olacak o tahta tabutlardaki Türk, Kürt gençler senin, benim gibi birilerinin oğlu, kızıydı. Birilerinin kardeşiydi. Birilerinin eşi, birilerinin sevdiğiydi. Senin, benim gibi hataları, beklentileri, kızdıkları, özledikleri vardı.

Ama herkes o kadar stresli, o kadar öfke doludur ki; Lice’de iki gerillanın çürümüş cesetlerini yas evinin önüne torbayla bırakan, sırf Kürt diye komşusuna yan bakan zalimliklere, zulme uğrayan mazlumun da zalimliğe kalkışmasıyla, zalimlik ekleyecek intikam duygusunun daha, daha ölüm getireceği düşünülmez bile.

Şimdi bir dur. Ölen gençlerin sıvası, badanası dökük, bazen badanasız, sıvasız, eşyasız yoksul evlerine bir bak. İki dakika düşün. Bizlerle oynayan, bizi köleye, vicdansıza çeviren, belki “The End- Son” yazacakken aynı filmi geriye sardırtıp gençlerimizi mezara gönderenlerin “kim” olduğunu bir de sen bul.

İki dakika daha düşün. Türk’ü, Kürdü, okumuşu, okumamışı bu iş öldürerek, birbirimizi kırarak olmayacak demişken ne değişti de böyle oldu, olduruldu ? Niye Batı’da, Doğu’da, Güney’de, Kuzey’de Kürtlere saldıranları devlet durdurmadığından, Kürtlerin de kendilerini korumak için karşılık vereceği bir çatışmada yalnızca Kürtlerin canının yanacağını sanan Kürtleri asan, kovan, biçen, Facebook, Twitter, Ergenekon kabadayılarına gün doğduruldu ?

Ne oldu da “oyunuzu gerillaya verin”de denilebilen bir seçimde büyük başarı elde eden, PKK’yla siyasi bağı da olabilecek BDP’ye gönlü kaymış, caz dinleyecek kadar da modernler; “şımardılar”, “daha ne istiyorlar”, “Aynur’da Türkçe şarkı söylemedi ama”, ama, ama’larla şehitler üzerinden kusacakları faşistliklerine, ırkçılıklarına, linçlerine, nefretlerine meşruiyet için yıllardır sadece bahane, sadece bahane yaptıkları PKK’nın arkasına sığınıverdiler, yine ?

Düşünmek istemiyor musun ? O zaman, hiç olmasa, 1994’te 5, 2000’de 30, 2010’da 50 bin vatandaşın öldüğü benim savaş, rahatlaman için yazıyorum senin “terör” dediğinin, aynı şeyleri iki kat misliyle yapmanın; dağlara 300 yerine 500 ton bomba atmanın, “Kürdistan”a yeniden özel harekatçılar göndermenin, …, ölü sayısının her yıl katlanarak artmasını önlemediğini ikimize de öğrettiğini yadsıma.

Belki savaşa karşı aynı bakışta da buluşaydık, bir şeye çok ait olmadan, sahiplenmeden; hem her an avuçlarımızdan kayıp gidecekmiş hem de hep bizim kalacakmış gibi yaşanmalı paydasında da buluşacaktık. Öyle bir durumda her şeye ucundan tutarak sahipleneceğimizden her şey gibi “vazgeçtiğimiz topraklarda senin” olacaktı.

Şunu da bil, ana avrat sövmen, sabah, akşam, öğlen elinde bayrak, dilinde İstiklal Marşı sokağa fırlayıp Kürtlere sataşman bu gerçeği, olanları, olacakları değiştirmeyecek.

O yüzden halkların demokrasi için şahlandığı, otuz yıldır Türk’e de, Kürde de hayatı zindan edenlerin yoksa da acelesi olan bir dünyada; yarın ölecek gençlerin; ister Türk, ister Kürt, ister Mehmetçik, ister gerilla, ister terörist olsun, ölümünden birinci derecede sorumlu artık yalnızca Türk değil, beyaz Kürtlüğe geçit de vermemesi gereken Kürt siyasetçilerdedir de.

Barışta, Öcalan’nın “Meclis veya Başbakan; …..,.Meseleyi demokratik anayasal yöntemlerle çözeceğiz” derse bir hafta da hallederiz”le deklare ettiği kadar kolay ve de yakınsa; bir Pers kralının “haksız yere akıtılan kan kurumaz “ dediği gibi demek ki artık, akıtılan her kan haksızdır, kurumaz.

Velhasıl saflığı bozan her ölümde damla damla ölür, damla damla susarsınız. Her dalgada kırılan deniz gibi kırılır, yenilirsiniz.Tekrar tekrar yenilirsiniz.

Başbakan’nın bir çift sözüne takılı kalmışken barış, beyhude lafla vakit geçirtip meseleyi iyice çetrefilleştirenlerin akıl vermelerini duymamak, okumamak için de kapatırsınız televizyonu, gazeteleri, bilgisayarı. Açarsınız perdeyi, pencereyi. Çevirirsiniz koltuğu dışarıya. Rüzgar geçer saçlarınızdan.

Karşınızda ne dalları kalmıştır ağaçların alçak, ne de o dallara tırmanacak küçük çocuk. Kayıp hissedersiniz kendinizi. Sonra bir şarkı duyarsınız; Amy Winehouse’dan. Duymakla kalmaz, size söyleniyor sanır, bas baya üstünüze alınırsınız. Hasta halinizle eşlik etmek istersiniz. Kıyamazsınız. Belki gözyaşı dökmezsiniz ama her yeriniz kanar. Anlarsınız, hayat gereğinden fazla hayattı. Anlarsınız, acının en güzel tarafı da budur; öyle ya da böyle bir gün diner.

Ve her ölümde. Ve utanarak. Ve ağlayarak. Ve bıkmadan. Ve hayat. Ve yarın. Tabii eğer bir yarın olacaksa…

BİR CEVAP BIRAK