“Weber’i Kayseri’de bulmak” ya da demokrasimizin sosyolojisi

“Weber’i Kayseri’de bulmak” ya da demokrasimizin sosyolojisi

0
PAYLAŞ

Ali Yaşar Sarıbay (d.1952), İslam’ın politik kültürdeki tezahürlerinden post-modernizm olgusuna, Tanzimat’tan günümüze Türk politik yaşamındaki değişim ve süreklilik odaklarından Batı rasyonalitesine değin çok geniş bir alanda ders ve konferanslar vermiş; yüz civarında makale, yirmiye yakın kitap yazmış ve alanında gerçekten duayen olmuş bir siyaset bilimci. Kitaplarının İletişim, Der, Everest/Alfa ve Vadi gibi birbirinden çok farklı yönelimleri bulunan yayıncılardan sonra şimdi de Timaş’tan çıkıyor olması, onun herhangi bir tarafgirlik kompleksine girmeyen, her çevreyle iletişime açık zihin dünyasını ortaya koyması bakımından –en azından benim nazarımda- önemli. Kavgalarla yorgun düşen Türk siyasetine demokrasiyi hatırlatan Hoca’nın yeni kitabı üzerine derkenar koyma arzusuyla, bu yazıda Demokrasinin Sosyolojisi’nden bahsedeceğim…

Profesör Sarıbay, son on yılda muhtelif yerlerde yayınlanmış kitap bölümü, akademik araştırma makale ve gazete ya da dergilere yazdığı güncel politik tahlillerini “Demokrasinin Sosyolojisi” adlı kitabında bir araya getirerek, metinlerinin dağılmasına, gözden kaçırılıp “ıskalanmasına” veya unutulmasına mahal vermemek için, derli-toplu bir biçimde kamusallaşmasını sağmamış bulunuyor. Dört bölüm halinde yapılan 288 sayfalık derlemede, uzun veya hayli kısa diyebileceğimiz 31 farklı konu ele alınırken, parçalı bir bütünlük tesis ediliyor. Bunlar arasında, daha güncel olan bölümler, kitabın ilk 90-100 sayfasını teşkil ederken, kitabın ilerleyen sayfaları, çok daha akademik okumalar yapmaktan hoşlananları cezbedecek ve “Ali Yaşar Hoca keşke sadece bu türden metinlerinden mütevellit bir dosyayı kitaplaştırmış olsaymış” diyecek kadar kuşatıcı ve zengin bir tartışma yürütüyor. Zira çalışmanın son yerel seçim, referandum ve genel seçim sonuçlarını tahlil eden, güncel Kürt açılımının sıkıntılarına işaret eden yahut hukuk devleti-kanun devleti olma ekseninde Türk anayasacılık fetişizmini irdeleyen makaleleri ile; dünyanın ekonomik yaşam marifetiyle protestanlaştılmasının sosyolojik peygamberi olan Max Weber’den, İslam’ın post-modernleş(tiril)meşinden, küresel kapitalizmin kültürel yansıma ve yanılsamalarından söz ettiği daha vâkıf, daha derin, daha susatıcı, daha doyurucu, hâsılı daha entelijant metinler arasında okunurluk bakımından –yine en azından benim nezdimde- büyük farklar göze çarpıyor, diyebilirim. Muhtemelen klasik Timaş okuru –eğer böyle bir prototipten söz etmemiz mümkünse tabii- Sarıbay’ın kimi metinlerini Anglo-Amerikan bilim dilinin aromasına fazlaca bulanmış olduğunu düşünebilir ancak buna da, “Modern Türkiye’nin Müslümanları bir bilim dili oluşturdu da, Ali Yaşar Sarıbay mı uymadı?” diye post-modern bir cevap vermek mümkün olacağından, sözü fazla uzatmayıp, altını çizdiğim bazı tespitleri okurla paylaşmak ve onlara, kitaptaki kimi politik analizler arasında nelerle karşılaşacaklarına dair kimi ipuçları vermek istiyorum.

“AKP, dezavantajlı kesimleri büyük ölçüde yanlarına almayı başararak, onları da tarihsel bloka dahil edip oy potansiyelini genişletti. Bunu ‘sadaka ekonomisi’, ‘devlet imkânlarını kullanmak’ şeklinde biraz küçümseyici, biraz suçlayıcı muhalif yaklaşımlar reel politikte yankı bulmadı, çünkü, devletçe hep ‘vermeye’ koşullandırılmış kitleler, ‘almaya’ aşina kılınmak yoluyla ‘kabul görme’nin hazzını yaşamaya başladı. Bu, tam da AKP’nin başarısının bir başka püf noktası olarak nitelenebilir: Sistemin nimetlerinden yararlandırarak sistemin meşruiyetini genişletmek.” (s.56) Yani AKP, sosyo-ekonomik açıdan altta değil; adeta yerin altında yaşayanları, bir biçimde gün yüzüne çıkardı ve kamusal hayata dâhil etti. Bunu da, yalnızca dinî-umumî bir söylemle değil; ekonomik araçları kullanarak gerçekleştirdi…

Ekonominin “demokratikleştirici” gücüne dikkat çekmek gerek, zira Sarıbay’ın ifadeleri bunu çok anlaşılır kılacak türden: “Meşruluğun kaynağını politik olanın değil, son tahlilde ekonomik olanın belirlemeye başlamış olması… Seçmenin oy verirken dikkate aldığı faktörlerin başında %78,3’le ekonomik durum ve beklentiler gelirken; (…) laiklik %10,3’le en son sırada yer almaktadır… Bu sonuçları, sadece devlet seçkinlerinin toplumu iyi ‘okuyamamaları’ yönündeki bir yanılgı değil; AKP’yi de global kapitalizmin istekleri doğrultusunda ve sınırları içinde ‘demokrat’ olmaya ve kalmaya icbar eden bir uyarı şeklinde görmek gerekir.” (s.66)

Bunlarla birlikte, yine Sarıbay’a göre, Türkiye’de “değerler” üzerinden yürütülen her tartışmada kazananın AKP olması, bu muhafazakâr tabanlı parti liderlerinin değerlerle çıkarlar arasında kalmaya sebep olabilecek her ihtilafta çıkarları öncelemesi ve bunu başarılı bir biçimde seçmenine anlatmasından kaynaklanmaktadır. Müslümanların sorun olarak addedip, talep ettiği şeylere gereken cevap, daima öncelikle iktidarı pekiştirmek, yerini sağlamlaştırmak ve her şey için en doğru zamanı beklemek telkini olurken, ekonomik açıdan destek alınan çevreleri güçlü kılmak adına gerekenlerin yapılmasıyla, belli bir tatmin duygusu sağlanmıştır.

İlerleyen ve bana daha leziz gelen kısımlarda ise, şöyle özetleyebileceğim tespitler sıkça okura bilinç aşılamayı hedefliyor: Kapitalistleşme, dünyanın tüm büyülerini bozar. Bireyi rasyonelleştirir; kâr ya da menfaat odaklı bir yaşantıyı sağlık verir ve dini bile dünyevileştirir. Bu da, bilhassa global kapitalizm ve neo-liberal hegemonya çağında, Weber’i Kayseri’de bulmayı mümkün hâle getirmektedir.

AKP mucizesini, karizma ya da Allah’ın lütfu olarak değerlendiren entelijansiyaya mukabil, Sarıbay, on yıllık Erdoğan iktidarını ayakları yere basacak şekilde değerlendiriyor: “AKP Türkiye’nin Özal ile girdiği küresel kapitalizme eklemlenme süreci doğrultusunda önemli bir birikimi devralmış, ‘gömlek değiştirerek’ kendi fikriyatını, kadrolarını, programını ve politikalarını o sürece adapte etmeyi başarmış; bu çerçevede hem kendi kendisini, hem toplumu dönüştürerek kurulu düzeni yerinden oynatmıştır.” (s.57)

Yazara göre, AKP’ye direniş odaklarının, devletçi, eski oligark ve elitist grupların reaksiyonları da bu çerçevede anlam bulmaktadır. “Global kapitalizmden gelen empoze ve telkinler, iktidarları aşınmış ve işlevselliğini yitirmiş devlet seçkinlerini ve bu seçkinlerle koalisyona teşne politika sınıfını muhatap almamıştır. Bu muhatap alınmamayı, sadece devletin bekası ile gerekçesiyle globalleşmeye karşı çıkışa bağlayan seçkinci anlayış; globalleşmenin eşitsiz de olsa nimetlerini tatmaya başlamış olan toplum kesimlerinin varlığının, dar bir politika sınıfının taleplerini ve beklentilerini aştığını fark edememiştir.” (s.65) İşte bu yüzden, insanların küresel ekonomik ağın bir parçası olmasını mümkün kıldığı sürece, dindar-laik çok çeşitli çevreler için AKP bir cazibe merkezi olmayı sürdürecektir. Bakalım, global krizle mücadele ve 2023 gibi projeler münasebetiyle koca bir şantiye hâlini alan Türkiye, dünyanın muhtemelen başka hiçbir demokrasisinde görülmedik bir şekilde, on yıldır her seçimde oyunu biraz daha artıran bir devasa iktidarla, çoğunlukçuluk-çoğulculuk denkleminde hangi limana doğru yol gidecek?

BİR CEVAP BIRAK