XXX

XXX

0
PAYLAŞ

Green Lanes’deki hayatımız artık vizyonda…



İngiltere’ye kaçak yollarla gelen umut yolcularının yaşam öyküsünü anlatan ‘Umut Adası’, 16 Mart’ta vizyona girdi… Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde başlayan öykü, İstanbul ve Londra’da üstelik Green Lanes’de geçiyor…  
 


Filmin yapımcılığını Karizma Filmcilik adına Göksel Zeyrek, yönetmenliğini de genç sinemacı Mustafa Kara üslendi. Filmin oyuncu kadrosunda Zafer Algöz, Arzu Yanardağ, Ali Sürmeli, Gürkan Tavukçuğlu, Demir Karahan ve Alican Yücesoy yer alıyor. Filmin hikayesini yapımcı Zeyrek, senaryosunu da Ayşe Türk kaleme almış. Umut Adası’nın 16 Mart’ta Türkiye ve Avrupa’da vizyona girdi…


Filmin öyküsü şöyle:


“Farklı sınıf ve kültürdeki çoğunluğu genç insanlar, yaşama başka bir yerden yeniden başlamak için İngiltere’ye doğru umut yolculuğuna çıkar. Kimi işlediği bir suçtan kaçar, kiminin hayali zengin olmaktır, kimi çocuğuna daha rahat bir gelecek sunmak ister, kimi yeni lisan öğrenmek ve ailesine ekonomik anlamda yardım etmek. Kimileri ise sadece macera için bu arayışa yönelmişlerdir…”
YÖNETMEN LONDRAYI SEVDİ


Green Lanes’teki Öz Sofra Restourant’da yapılan çekimler sırasında kameraların “stop” yaptığı bir zamanda sorularımızı yanıtlayan yönetmen Mustafa Kara, yurtdışında film yapmanın zorluğuna karşın Londra’daki vatandaşların çekim ekibine gösterdiği ilgiden memnun olduğunu söylemişti.


Kara, 1999’da üniversite sonrasında sinema ve reklam piyasasında pek çok yönetmene asistanlık yapmış. 2006 Kasım’ında da ilk sinema filmi Umut Adası için kolları sıvamış…


Genç yönetmen, Türk sinemasında bir atılım olmasına karşın son bir kaç yılda anlatılan hikayelerin “derdi olan, bir sıkıntısı olan” olaylara değinmediğinden yakınarak, “Basite kaçıyoruz yani… Evet sanat her zaman öğüt vermemelidir. Biz Umut Adası’nda yalnızca bir durum anlatıyoruz. Dünyada bir günde göç eden 2 milyon insanı ve onların sıkıntılarını anlatıyoruz” diye konuşmuştu.


Londra’daki Türk mahallesindeki gözlemleriyle senaryonun örtüştüğünü belirten Kara, “Buraya 30 yıl önce gelip düzen kurmuş vatandaşlarımız bile mutlu değil. Senaryodaki geçen olayları üç aşağı beş yukarı yaşamışlar… Sağolsun burada yaşayan toplumun çekim mekanı sağlamada ve kalabalık sahnelerde figuran olarak görev almada bize büyük destekleri oldu. Biz de onların anlatılmayan hikayelerini sinema diliyle anlatmaya çalışıyoruz…” diye konuşmuştu.


“KAÇAK İŞÇİLİK DÜNYA SORUNU”


Filmin başrol oyuncularından tiyatro ve sinema sanatçısı Zafer Algöz de filmin “kaçak işçi”lik gibi toplumsal bir sorunu ele alması açısından da önemli olduğunu söyledi.


“Bu yalnız Türkiye’yi değil bütün dünyanın bir sorunu” diyen Algöz şöyle devam etti:


“Kaçak işçi statüsünde başka ülkelerde kendilerine iş imkanı arayan insanların sayısı bir görüşe göre 250 milyon civarında… İngiltere’de de değişik ülkelerden 500 binden fazla kaçak işçi olduğu söyleniyor. Aynı şekilde Türkiye’de de çok fazla kaçak işçiler var. Türkiye’de yaptığım araştırmalara göre 1.5 milyondan fazla kaçak işçi bulunuyor. Afrika’dan, Arap ülkelerinden, eski SSCB ülkelerinden gelen pek çok kaçak işçi var. Bu insanlar hiç bir sosyal güvencesi olmaksızın zok kötü koşullarda çalıştırılıyorlar… Umut Adası onların dramını anlatıyor…. “


Algöz, Londra’da çekim yaptığı süreçte pek çok vatandaşla dostluk kurduğunu belirterek, senaryoda anlatılan hikaye ile Green Lanes’teki yaşamın çok benzer olduğunu da sözlerine ekledi.


ÇEKİMİN YAPILDIĞI MEKAN SAHİBİ MEMNUN


Öz Sofra Restourant’ın sahibi Kemal Demir de restoranını mekan olarak kullandırarak çekimlere destek olduğunu söyledi. Demir, Green Lanes’in hikayesinin mutlaka anlatılması gerektiğini belirterek, “Biz de elimizden gelen desteği veriyoruz. Sağolsun arkadaşlar buradaki gerçek yaşamı aktarmak için çok titiz çalıştılar” dedi.


Restorandaki çekimlerin çevrede de ilgiyle izlenildiğini belirten Demir, “Yoldan geçenler restoranın kapısı önünde birikerek çekimleri izliyorlardı. Bazen meraklı izleyicilerin gürültüsünden çekimler kesiliyordu… Çekimi yapan ekip büyük bir hoşgörüyle çekimleri tekrarlamaktan üşenmiyordu…” diye konuştu.


FOTOĞRAF:
– Sanatçı Zafer Algöz ve yönetmen Musatfa Kara
– Öz Sofra Restourant’ın sahibi Kemal Demir 
 
***


“Web siten kadar konuş” dönemine hazır mısınız?


Sanal dünya, turizm sektörünün kaderini değiştirdiği gibi şimdi yiyecek içecek sektörünü de kendisine göre şekillendiriyor… İnternet teknolojisini takip edemeyen sektör üyeleri rekabet güçlerini yitirecekler çünkü en azından rakipleri bu enstrümanı kullanarak ilerlemiş olacaklar…


FARUK ESKİOĞLU – İkinci dünya savaşında askeri amaçla kullanılan ve soğuk savaşın bitmesiyle 1980’lerde günlük yaşama giren internet, yalnızca bir iletişim değil sınır tanımayan ve pek çok seçeneği sunabilen bir ticaret yolu oldu… İnternetin yaygınlaşmasıyla postaneler e-postalarla pullu mektupta zarar etseler de e-ticaretle (elektronik-ticaret) artan kargo taşımacılığıyla kazanç grafiklerini yükselttiler.


Bu sanal dünyadan en çok kazanç sağlayanlar e-ticaret yapanlar olsa da en çok yararlananlar tüketiciler oldu. İnternet erişimine sahip bilgisayar kullanıcıları artık pek çok tüketim maddesini internetten kolayca arayıp bulma ve binlerce satıcıyı bir anda ekranına çağırarak kıyaslama şansı elde etti…


İngiltere’de yiyecek içecek sektörünün tanıtıldığı pek çok sitede çok seyrek de olsa tanınmış bir kaç Türk restoranının tanıtımına ya da bir kaç Türk yemeğine rastlamak olası.


Oysa uzmanlara göre dünya mutfağında ilk sıralarda yer alan Türk mutfağının yeri hiç de öyle sanal dünyada köşeye sıkıştırılacak nitelikte değil… Üstelik Türkiye’nin Londra Başkonsolosluğu Çalışma Ateşeliği Raporu’na göre de İngiltere’de 300 bini aştığı öngörülen Türkiyeli göçmenlerin dörtte biri otel ve yiyecek – içecek sektöründe çalışıyor…


RESTORANLARA İNTERNET NE KAZANDIRIR?


Dilini ve kültürünü sonradan öğrendiği bir ülkede çalışkanlığı ile politikacıların bile dikkatini çeken Türkiye ve Kıbrıs’tan gelen işletmeciler için sırada “Web siten kadar konuş” dönemine hazırlık yer alıyor…


Yiyecek ve içecek sektöründeki Türk göçmenlerin internet teknolojilerini kullanmaları iki konuda yarar sağlayabilir. İlki web siteleri ile müşteriye istenilen ölçüde bilgi aktarımı yapılabilir, ikinci olarak da internet ile rezervasyon ya da sipariş alma şansı yaratılabilir…


Web sitesi yaptırmak isteyen restoranların yapmaları gereken tek olgu ise bu konudaki cidddi şirketler ile kontak kurmaları ve ellerindeki tanıtım bilgi ve fotoğraflarını o şirkete sağlamaları yeterli. Tabii bu konuda bir kaç şirketten fiyat alarak kıyaslama yapmaları ve çevrelerindeki arkadaşlarının deneyimlerinden de yararlanmaları önerilir. Üstelik gelişen teknoloji, tamamen ücretsiz internet sayfası ‘blog’ ya da “hazır paket web sitesi” yapma şansı bile veriyor…


Sanal dünyada yayına geçen şirketinizin vitrini “web sitenizi” tanıtmak için yine internet gazeteleri ve yerel basına ilan verilebilir. Ayrıca google gibi dünyanın en büyük arama motorları başta olmak üzere, arama motorlarında tarandığında internet dünyasına yeni katılan web sitesinin de rakiplerinin yanında müşterinin beğenisine sunulacağı söylenebilir…


FOTOĞRAF: Sebati Karakurt tarafından çekildi…

YAZININ ORTASINA OTURTULMALI:


 E-restoran döneminde web sitesiyle müşteriye yazılı bilgi aktarımın yanısıra restoranın üç boyutlu oturum mekanı, ya da kamera ile canlı görüntüsü aktarılabilir. İkinci bir yararı ise istenilen masaya otamatik rezervasyon ya da adrese yemek siparişi hizmetleri sunulabilir… E-restoran dönemine ayak uyduran restoranlar herşeyden önce “teknolojiyi izleyen çağdaş işletmeler katagorisinde oldukları” imajını yaratacaklardır…


***


O bir aşçı… O bir ‘abur cubur’ karşıtı…


Jamie Oliver, okul öğrencilerini ve büyük adamları ikna ederek okullardaki “kolalı içecekli abur cubur” beslenme geleneğini yıktı… O, kolalı içeceklerden tv reklamlarına milyarlarca Sterlinin döndüğü dev sektörleri karşısına alarak obeziteye karşı sağlıklı beslenme kampanyasını başardı…


FARUK ESKİOĞLU / LONDRA – Jamie Oliver, İngiltere’nin en ünlü şeflerinden… Genç yakışıklı ve sürekli güleryüzüyle çevresine pozitif enerji yayıyor… Ele avuca sığmayan tavrı, yemek yaparkenki doğallığı, hadi olmadı deyip yemeğe ‘tavadan çöpe’ bilet kesivermesi Jamie’yi ulusal şef yapan özelliklerinden. Bir başka özelliği de çocuklarda oboziteyi yaratan “abur cabur” yiyeceklere  karşı savaş ilan etmesi…


Hani söylemesi kolay, “Okullarda yiyeceklerin besleyici değeri yükseltilmeli” diye… Kolları sıvayıp “ama nasıl”?ı bulmak, sonra da “Ha onlara anlatmışsın ha duvara misali” büyük adamları ikna etmek…


Tabii İngiltere deyip geçmeyin. Dünyanın ilk kapitalist ülkesi… “Laisse Fairre Laisse Passes – Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ” felsefesine son üç yüzyıldır gölge düşürmeyecek pek çok işgüzar ortaya çıkacaktı yine… Ülkede şeker, paket patetesli yiyecekler ve yüksek şeker oranlı içeceklerin okullardaki satışı ciddi bir sektördü. Hani tek başına olsa neyse, domina taşı gibi paketleme sektöründe tv reklamlarına uzanan bir dizi gelir kapısının yıllardır dönen tekerine çomak sokmak gerekiyordu…


İşte bizim Jamie, medyayı kızdırıp, “medyatik imajına zarar gelir” kaygısını da çöpe atarak kolları sıvadı… Jamie, “The School Meals Review Panel” başlığıyla okullarda sağlıksız ‘abur cubur’ yiyeceklere karşı kampanyası için önce jamieoliver.com’da özel bir sayfa açtı… Okul okul dolaştı… Okul dolaşmak kolay sanmayın sakın… Bücürleri kolalı içeceklerden paket pateteslerden vazgeçirmek hiç de kolay olmadı… Tam 271 bin öğrenci bölge milletvekillerine “Biz abur cubur yerine besleyici değeri olan okul yemekleri istiyoruz” mesajı gönderdi… Küçükler kadar büyükleri ikna etmek de tam bir başağrısıydı. Jamie hükümet kapısını aşındırdı…


OKULLARDA KOLA VE PATETES YASAĞI


Tony Blair’in başbakanlığındaki Yeni İşçi Partisi hükümeti tabanın sesine kulak verdi. Zaten Jamie’nin kampanyasını sağır sultan bile duymuştu… İşçi Partisi politik bir manevra ile “Biz de zaten böyle düşünüyorduk” diyerek kampanyayı siyasi yatırıma bile dönüştürdü… Milli Eğitim Bakanı Ruth Kelly de “Yahu biz önceden bu değişikliği düşünüyorduk zaten’ diyerek yeni standartlara göre İngiltere’deki okul mutfaklarında yemeklerin taze hazırlanacağı söyledi.


Geçen sonbahardaki İşçi Partisi’nin Brighton Konferansı’nda 2006 Eylül’ünden itibaren  okullarda besleyici değeri olmayan ve obeziteye yol açacak yiyeceklerin yasaklandığı duyuruldu. 


Milli Eğitim Bakanı Kelly, yaptığı açıklamada şeker, paket patetes yiyecekler ve yüksek şeker oranlı içeceklerin okullardaki satışına önümüzdeki yeni eğitim yılından başlayarak yasaklanacağını açıkladı. Bakan, zorunlu eğitimdeki yiyecek standartlarının da “The School Meals Review Panel” tarafından duyurulacağını belirtti. Başbakan ise çıtayı biraz daha yükselterek Oliver’in kampanyasını onayladığını, gelecek 3 yıl içinde okul yemeklerine kullanılan malzemeler ve yeni sağlıklı menüler için hükümetin 280 Milyon Sterlin harcayacağını söyledi. Oliver’in araştırmasına göre; böylece  hükümetin çocuk başına yemeklere ayırdığı 37 Pence’lik ödenek ilkokullarda 50, ortaokullarda 60 Pence’e çıkmış oldu.
    
Ayrıca geçen Kasım ayında da çocuklarda artan obeziteye karşı TV reklamlarına yasak getirme kararı alınmıştı. Böylece bazı reklamların çocukların uyanık olduğu saatlerde yayınlanması engellenmiş oldu. Biz Sağlık Bakanı John Reid’in yalancısıyız, 2006’da bir önceki yıla göre 10 bine yakın daha az yiyecek reklamı televizyonlarda yayınlanmış…


Beslenma uzmanlanları, aileler genç aşçının başarısını buruk bir sevinçle karşıladı… Kapitalizm işte… “Laisse Fairre Laisse Passes” nedeniyle 21’nci yüzyılın başına kadar gözbebeğimiz çocukların bile kötü beslenmesine gözyummuştu… Neyse zararın neresinden dönülürse kârdır…


O bir aşçı, o bir “abur cubur” karşıtı… O bütün dünya aşçılarına iyi bir örnek… O Jamie Oliver…


FOTOĞRAF: Jamie Oliver’in İtalyan yemeklerini anlattığı kitap kapağı


***


Turkish Kebab!


Kebabın serüveni Anadolu’lu göçmenlerle başlar… Avrupa “Turkish Kebab” diye dillerine aldığı bu yemeği çabuk sevdi. Yalnız Türk restoranlarında değil mangal partilerinde de hamburgerin yanında “Turkish Sish Kebab” aranılan yemek olarak yerini aldı.


NUR GÜNGÖR – Kebap, mangal ateşinde pişen et yemeklerine verilen genel addır. Genel olarak kuzu ve dana eti kullanılır. Yeme alışkanlıklarının değişmesiyle tavuk ve balık da kebap için kullanılsa da domuz eti kesinlikle kullanılmaz.


Ortadoğu mutfağının vazgeçilmez tadı olan kebap, Avrupa’ya da başta Türkiye’den giden Ortadoğulu göçmenlerce tanıtılmıştır. İngilizce’de kebap denildiğinde “döner” ya da “şiş” kebap anlaşılır. Kebap ayaküstü yiyecek olarak da piza ve hamburger gibi yaygınlaşma başarısı gösterdi. Almanya ve Polonya’da en çok satan “ayaküstü yiyecek” olan kebap, İngiltere, Fransa, kuzey Baltık Ülkeleri ile Avustralya’da da popüler yiyecek olarak yerini aldı. ABD’de de döner kebap Arap göçmenlerce “shwarma” adıyla yaygılaştırıldı…


Beslenme uzmanlarına göre pişirilme özellikleri ve yanında servis edilen sebze ve soslarıyla kebap son derece dengeli ve sağlıklı beslenme yiyeceğidir… İngiltere’de yaygın olarak kebap ile birlikte servis edilen pide (tahıl grubu), domates ve salata (sebze grubu), yoğur ve ayran (süt grubu) ile ayrıca özel sos ve baharat gruplarıyla ete yönelik beslenmedeki eleştirileri aza indiriyor…


ŞİŞ KEBAP


Şiş Kebabı, Türk yemek kültürünün içinde önemli bir yeri olan şişlere takılarak pişirilen et yemeğidir. Şiş kebabın kökeni Orta Asya’ya kadar uzanır. Türk ve Ortadoğu mutfağında önemli bir yeri vardır. Türkiye’de özellikle Adana, Mersin, Gaziantep, Osmaniye, Kahramanmaraş başta olmak üzere Güney Doğu Anadolu mutfağında yeri vardır. Ayrıca ülke genelinde piknik kültüründe mangalda pişirilir…


Hazırlanışında genellikle kuzu (ya da tavuk) eti pişirilmeden önce bir gün terbiye edilirek yumuşatılır… En çok sos yapımında kullanılan malzemeler arasında soğan, süt, salça, sarmısak ve çeşitli baharatlar sayılabilir…


İSKENDER KEBAP
 
İskender Kebabı ilk kez 1860 yılında İskender İskenderoğlu tarafından Bursa esnafına yönelik yaratıldığı kayıtlara geçmiştir. Yoğurtlu olduğu için batılıların damak zevkine pek uymasa da Türkiye’de en çok sevilen kebap çeşitlerindendir… İskender Kebap, veya kısaca “İskender” Bursa yöresinden yaygınlaşmıştır. Aslında temeli Döner olsa da, İskender’i İskender yapan üzerindeki tereyağ, domates sosu, yanındaki yoğurt ve altındaki yağlı pide parçalarıdır. Ayrıca, İskender’in eti, herhangi bir Dönerin etinden farklıdır. İskender etinin yağı daha azdır.


Hazırlanışı aynı döner gibidir… İskender’in eti dikey biçimde duracak şekilde bir şişe geçirilir. Kömür ateşi tercih edilir. Piştikçe dış tabaka döner bıcağıyla yaprak gibi dilimlenir. Bu dilimler, tereyağlı pide parçalarının üstüne serilir. Yanına yoğurt koyulduktan sonra, isteğe göre üzerine tereyağ ve domates sosu serpilerek servis yapılır.


DİĞER KEBAP ÇEŞİTLERİ


Anadolu’nun hemen her bölgesinde genellikle yöre adıyla anılan pek çok kebap çeşitleri vardır. Belli başlı kebap çeşitleri şöyle:


Adana Kebabı
Döner Kebabı
İskender Kebabı
Kuyu Kebabı
Tas Kebabı
Cağ Kebabı
İstim Kebap
Urfa Kebabı
Tokat Kebabı
Alinazik Kebabı
Beyti Kebabı
Fırın Kebabı
Kuzu Şiş Kebabı
Patlıcan Kebabı
Simit Kebabı
Şiş Kebabı


***


2012 Londra Olimpiyatları’nda kebapçılar da kazanmalı



FARUK ESKİOĞLU – 2012 Olimpiyatları’nın Londra’da yapılmasına Türk kebapcılar da sevindi. Kebapçılar Derneği Başkanı Taflan Dikeç, 2012 Olimpiyatları’nın kebabın tanıtımı ve kazanca dönüştürülmesi için bir fırsat olacağını söyledi.


İngiltere’de yaşayan Türkçe konuşan toplum ayaküstü kebap yiyeceğini İngilizlere sevdirmeyi başardı. İngiltere çapında yıllık 5 milyar Sterlin’lik bir bütçeye sahip olan  40 bin kebapçı bulunduğu sanılıyor. Londra’nın her sokak başında kebapçı görmeniz mümkün. Çoğu Türkiye’den gelen göçmenlere ait kebapçıların sayısı ve iş kapasitesi McDonald’ların çok üstünde.


Kebapçıların derneği “National Association of Kebab” Başkanı Taflan Dikeç, 2012 Olimpiyatları’nın kebabın tanıtımı ve kazanca dönüştürülmesi için bir fırsat olduğunu söyledi.


Dikeç şu değerlendirmeyi yaptı:


“Özellikle olimpiyatların Türkçe konuşan toplumun yoğun yaşadığı ve kebabçıların en çok bulunduğu Doğu ve Kuzey Londra’da yapılmasının planlanmasının kebapçılar tarafından bir fırsat olarak görülüyor. Kebap sektörü aktif ve atak bir sektör. 100-150 bin çalışanın yaklaşık yüzde 98’i etnik kökenden geliyor. Olimpiyatlar sektörü daha da canlandıracaktır…”


Dikeç, Kebapcılar Derneği olarak Olimpiyat Komitesi’ne başvurarak olimpiyatlar zamanında yiyecek ve içecek sağlanması ve denetimi konusunda aktif rol almak istediklerini de sözlerine ekledi.


OLİMPİYAT KAZANÇLI MI?


İngiltere’deki basın 2012 Olimpiyatları’nın Londra’ya kazandırılmasından sonra “Olimpiyatların spora katkısı ne olur?” sorusundan önce “Olimpiyatlar kazançlı mı?” sorusuna yanıt aramıştı. 


Blair, İngiltere Olimpiyat Komitesi’ne 1012 Olimpiyatları’nı Londra’ya kazandırmaları için özel emir verirken olimpiyatların başta turizm olmak üzere ekonominin canlandırılmasına katkıda bulunacağı ve işsizliği azaltacağını söylemişti.


Sporcuları ağırlamak için, Olimpiyat tesisleri, ulaşım ve diğer altyapıyı yenilemek için harcanan milyarlarca doları bu kazançla kat kat çıkaracaklarını düşünülüyor.
Kentlerine akın edecek turistlerin, sponsorların, kalıcı altyapı yatırımlarının ve tanıtımla gelecek fırsatların ekonomilerini ihya edeceği hesaplanıyor.


Tarihte her ne kadar Montreal ve Atina olimpiyatlarda zarar etse de Los Angeles, Barselona ve Sidney’in büyük kazançlar sağlandığı biliniyor.


İngiltere’de Livingstone, Londra’nın hazırladığı projeyle, kullanılmaz durumdaki 200 hektardan fazla alanın, Avrupa’nın en gelişmiş parklarından birisine dönüştürüleceğini, beş binden fazla da konut inşa edileceğini belirtti. Maddi yan bir yana bırakılırsa Londra’nın olimpiyatlar nedeniyle spor tesisleri, yeşil alan ve konutlar kazanması en büyük kazanç sayılacak.


***


Mutfaktan / Nur Güngör


PATLICANLI GÜVEÇ


Anadolu mutfağının en gözde yemeklerinden biri de güveçtir. Güveç içindeki malzemelerin çeşitliliği ile farklı ön takıyla da anılır. Güveç, toprak tencerede ve odun fırınında uzun sürede pişirilmesi gerekir…



MALZEMELER
1 baş sarmısak
4 orta boy patlıcan
3 domates
4 yeşil biber
1/2 kg kuşbaşı kuzu eti
bir kaç dal limon kokulu kekik
tuz
karabiber


YAPILIŞI
– Sarmısakları soyup, biberlerin çekirdeklerini çıkarın. Orta boy domatesleri dörde bölün.
– Patlıcanları alaca soyup, etlerden biraz daha irice doğrayın ve 1saat kadar tuzlu suda bekletin.
– Kuzu etinin üzerin taze çekilmiş kara biberi serpin. Toprak tencerenin dibine sırayla hazırladığınız sarmısak, et, patlıcan, domates ve biberleri koyun. Tuzu ilave edin ve tencerenin kapağın kapatarak 180 C’lik önceden ısıtılmış fırında etler yumuşayana kadar yaklaşık iki, iki buçuk saat pişirin


Not: Bol sarmısak yemeğin lezletini artırır. Yemeğe su eklemeye gerek yok. Domates ve patlıcanın pişerken bırakacağı su yeterlidir…  İsterseniz acı yeşil biber ekleyin. Acı bu yemeğe çok yakışır. Afiyet olsun…


***


İçinde opera olan Türk restoranı: Papageno


Londra’da açtığı restoranların sayısını unutan Niyazi’nin kendine özgü bir ekolü var. İşte Papageno onun “master” mekanı… Niyazi, “konuklarım” dediği müşterilerin miğdesine, gözüne ve kulağına hizmet ettiğini söylüyor. Başarısının sırrını da restorana giren müşterin güleç yüzlü garsonlarla karşılaması, müşterilerin mönüdeki Türk yemeklerine bayılması, dekorasyonda kendilerini özel bir mekanda hissetmeleri ve operayla da dış dünya ile bağlarını koparmasına bağlıyor…


FARUK ESKİOĞLU / Hani yolunuz Shakespeare’in ülkesine düşerse sokak oyuncularının marifetlerini görmek için mutlaka Covent Garden’a da ğrarsınız… Covent Garden’da gezerken opera ve tiyatroyu solursunuz… Otomobil yasaklı parke taşlı sokaklarında dramdan komediye tiyatro öğrencilerinin maharetlerini, sirk kaçkını cambazların ateş yutuşlarını ya da “pandomimin modası geçmez”i kanıtlamaya durmuş Shakespeare’nin torunlarını hayranlıkla izlersiniz. Hem de İngiltere’nin geleneksel sürpriz yağmura karşın…


Bu mekana yolu düşenler sokak oyunlarının bir parçası olmaya hazır olduklarını bilirler… Oyuncuların çevresindeki halkaya ulanıp seyre dalmışken birden oyunların kadrosuna alınıverirler. Hani İngilizce bilmenize de gerek yok. Covent Garden’ın ortak dili, opera ve tiyatrodur…


Covent Carden dediğimiz aslında aslında “arasta” benzeri açık bir pazar. Cafêleri, tarihi pub’ları ve dükkanların arasına kurulmuş tezgahlardaki el emeği göz nuru hediyelik eşyalarıyla Ortaköy’ü de andırıyor hani… Dükkanlarında bütün dünya kahvelerini ya da portakallısından ballısına yüzlerce tür el yapımı sabun bulmanız mümkün…


Oyunlara sahne olan sokakları bir daire gibi çevreleyen binalar da damak zevkine seslenen restoranlara ev sahipliği yapar. İşte albenili Papageno yazısına rastlarsanız, içeri girip, Türkçe “Merhaba!” deyin lütfen. Kapıda mastırbasyon yapan şeytan heykeli sizi utandırmasın. Utangaçsanız görmemezlikten gelin… Kapıdaki güzel garsonlar size “Hoşgeldiniz” diyecektir. Öyle bir şey yemek için değil restorana göz atmak için de olsa adımlarınızı ileri atın… Zaten size hemen sade bir Türk kahvesi ikram edilecektir…


TÜRK RESTORANINDA OPERA


Papageno’yu nam-ı diğer “şeytan” ya da İngiliz medyasının tanımıyla “kral” Richard yani Kıbrıslı Türk Reşat Niyazi yarattı… Kral’ın asasındaki üçlü sihir; yemek, dekorasyon ve müziktir. İşte sizi öncelikle karşılayacak olan bu son ikisidir… Türk restoranında (büyük olasılıkla da İngiltere’de pek tanınmış bir sanatçıdan) arya dinlemek sizi şaşırtmasın…


Londra’da açtığı restoranların sayısını unutan Niyazi’nin kendine özgü bir ekolü var. İşte Papageno onun “master” mekanı… Niyazi, “konuklarım” dediği müşterilerin miğdesine, gözüne ve kulağına hizmet ettiğini söylüyor. Başarısının sırrını da restorana giren müşterin güleç yüzlü garsonlarla karşılaması, müşterilerin mönüdeki Türk yemeklerine bayılması, dekorasyonda kendilerini özel bir mekanda hissetmeleri ve operayla da dış dünya ile bağlarını koparmasına bağlıyor…


Şeytan parmağı dokunan bu mekan, 325 konuğu ağırlayabilecek biçimde düzenlenmiş… Papegeno’da Kral’a özgü dekorasyon ve müziğin yanısıra balık ağırlıklı Türk yemekleri mönüde yer alıyor… 


Kral’ın restoranlarında yaşam ve tabular dekor olarak karşınıza çıkıyor. Doğumdan ölüme uzanan çizgide, yaşamın pek de konuşulmayan cinselliği duvar resimlerinde sizi gülümsetiyor. Yalınlıkta siyah ve beyaz renklerinden sonra gelen altın yaldızlar dekorlarda pırıl pırıl gözlerinizi kamaştırıyor. Niyazi’nin antikacılardan topladığı değerli parçalar ilgisiz köşelerde değer kazanıyor. Sanki, şu sağ köşe raftaki antik tencereyi kaldırdığınızda, bütün restoran sola doğru kayacakmışcasına herşeyin bir dengede olduğunu düşünüyorsunuz.


“Gösteri üstüne gösteri” sloganıyla opera sanatçılarından yılanlarla dans eden çingenelere uzanan sanatçılar Kral’ın kadrosundadır. Papageno Covent Garden’a o kadar uyumludur, tıpkı sokaktaki gibi tiyatro ve opera solursunuz. Tıpkı opera salonlarında olduğu gibi Papageno’nun özel locaları da size farklı ve özel bir yerde olduğunuzu hissettiriyor… Geniş mekanın arkasında Türk göçmenlere ya da Türkiye’den gelen politikacıları ağırlayan bölüme “salon” yerine, sahne demek daha doğru olur… Politikacılar da bu “sahne”de sanki arya söylercesine ya da “Olamak ya da olmamak!”ı repliğine kendilerini kaptırmışcasına konuşurlar…


Papageno’nun bir sokak ötesinde bir de kardeş restoranı var: Sarastro…  19’ncu yüzyılda “publar sokağı” olarak bilinen Drury Lane’de eve gidemeyecek konumdaki sarhoşlara konak olarak yapılan bu mekanda şimdi arya sesleri yükseliyor. Opera’ya gitmeden önce karnını doyurmaya gelenlerin Sarostro’da biletlerini yaktıkları bilenen öykülerden…


NİYAZİNİN ÖYKÜSÜ


Reşat Niyazi’nin 1958’de başlayan Londra serüveni başarı öyküleriyle dolu. Niyazi’nin opera kültürü çocukluk yıllarına, Kıbrıs’ta İngilizlerin kültürel olarak baskın olduğu yıllara uzanır. Niyazi İngiltere’deki ilk gençlik yıllarında yanında taşıdığı Amerikan müziğindeki “Top Ten” albümlerinin Playboy Diskotekleri’nde popüler olmasını sağladığını anlatıyor.


Aşka inanmadığını söyleyen Niyazi iki kez evlenmiş. Kıbrıs’a ve Türk kültürüne bağlılığını konukseverliğinde de gösteriyor. Eğlenceyi ve yemek yapmayı seven Niyazi’nin hobileri arasında antika arabalar da yer alıyor. Kıbrıs’ta 100’den fazla antika arabasının bakımı için 6 işçi tam gün çalışıyor.


Niyazi’nin sohbeti ve şakacılığı herkesce biliniyor. Niyazi’nin şakaları öyle yabana atılır cinsten değildir. önce senaryosunu yazar, sonra bir tiyatrocu ustalığında oynarmış. Dostlarının dediğine göre; Niyazi’den en çok ağzı yananlardan birisi de yine Londra’nın ünlü Türk restoranı Efes’in yaratıcısı Kazım Akkuş’muş…


Niyazi bütün bu kurgularına karşın, “Macerasız bir gün benim için ölüm. Ben hazırlamam. Valla gelir beni bulur” diyor…


Niyazi ve yarattığı restoranlar medyada sıkça yer alıyor. Kral kendisine o kadar güveniyor ki, basında yer alan eleştirileri Sarastro’nun duvarına asmaktan bile çekinmiyor.


BBC, iki yıl önce dışarıda Noel eğlencelerini yansıtırken Sarastro’yu ekrana taşımıştı. Bir süre önce Niyazi’nin doğup büyüdüğü Kıbrıs’ta çekimler yapan Channel 4 da, “Kral Richard ve O’nun Krallığı” başlığıyla işadamının yaşamını anlatan 5 bölümlük bir dizi yapmaya başladı. Channel 4’ten bir başka program yapımcısı da Kral’ın antika arabalarını diziye taşımak istiyor.


Reşat Niyazi İngiltere restoran tarihine damgasını vuran gerçek bir kral. Doğduğu toprağı unutmayan ender zenginlerden. Türk kültürünü operayı seven elit bir tabakaya tanıtıyor.


FOTOĞRAF:
– Papageno’nun meneceri Gülşah Açıkgöz, maskırbasyon yapan şeytan heykelinin yanında müşterilere “Hoşgeldiniz” derken…
– Nam-ı diğer “Şeytan Richard” Reşat Niyazi (sağda), KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer’den ödülünü alırken…
– Papageno’ya gitmeden önce rezervasyon yaptırılması önerilir…


***



 



 

BİR CEVAP BIRAK