Yaşama Sanatı

Yaşamı bendeniz bir olanaklar ortamı olarak görürüm, buna göre bir umut ortamı diye düşünürüm. Yaşamak gerçekliğin ortasında düş görmektir desem ne dersiniz? Aslında gerçeklerin düşlerini görüyoruz: gerçeği anlamaya ve buna bağlı olarak kendimiz için ve başkaları için geleceği tasarlamaya çalışıyoruz. Ayağı yere basmayanlar var, onlar gerçeklikte karşılığı olmayan boş düşlerin dünyasında yaşıyorlar. Çoğunluk bu boş düşlerin çekiciliğine kendini kaptırmış gidiyor. Çok büyük bir kalabalık “yalan dünya” felsefesiyle gelişigüzel yaşıyor. İnsan olmak özen ister: yaşamak bir sanattır. Yaşam ustaca yaşandığında bize bir resmin bir şiirin bir müzik parçasının vereceği hazzı verir. Yaşam kendinde iyi de kötü de değildir, onu iyi kılan da kötü kılan da biziz. Kolaycılıklarımızla kötü kılıyoruz yaşamı, az emekle çok büyük sonuçlar almak isterken onu kırıyor dağıtıyor parçalıyoruz. Yaşam emek istiyor.
Plutarkhos yüzyıllar önce şöyle diyordu: “Varolmak yetmez, yaşamak gerekir.” Neyi nasıl yapacağımızı bilemediğimiz zaman gerçek anlamda yaşama şansını elde edemiyoruz. Yaşamın bir şölen olduğunu göremiyorsak, bunu varlığımıza bir insan gerçeği olarak sindirememişsek gerçekten yaşamakta olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Yaşam sanatını iyi öğrenmek gerekir. Yaşayarak öğrenmek gerekir, okuyarak ve başkalarının deneylerine bakarak öğrenmek gerekir. Onca kitap eğlence olsun diye yazılmadı. Dünyayla ilişkimiz küçük bir alışveriş ilişkisiyse yaşamı girdisiyle çıktısıyla öğrenme şansımız olabilir mi? Yaşamın ne olup ne olmadığını ya da yaşam sanatının inceliklerini öğrenebilmemiz için bir ömür yetmez. Yaşam sanatı sanatların anasıdır. Bu sanatı öğrenemeyenlerin resim sanatında şiir sanatında müzik sanatında ustalaşması olası değildir. Hepimiz resim yapabiliriz şiir yazabiliriz müzik yapabiliriz, o kadar. Biz sanatçılar diye kendini anlatmaya çalışmanın bir anlamı yoktur. Evet büyük yaratıcılar önce yaşam sanatını öğrendiler. Bunu nereden mi çıkarıyorum? Onların yaşam serüvenlerinden çıkarıyorum.
Çevreme bakıyorum, insanlar yaşamlarını iki amaç üzerine kurmuşlar: her şey onlar için “olmak” ve “sahip olmak” ekseninde bir anlam kazanıyor: duymak sezmek anlamak paylaşmak önemli değil. Kimsenin insanı tanımak diye bir hevesi yok. Özellikle insanı tanıması ve buna göre dünyayı dönüştürmesi gerekenler bile gündelik olanla yetiniyorlar. Dolaşarak kendini beslemesi gibi koyunun: koyun hep kendine alıyor, durmadan otluyor, bu onun doğal eğilimidir, doğa bunu böyle öngörmüştür. Günü gelince etiyle başka bir türün bireylerini besleyecek. “Olmak” ve “sahip olmak”la sınırlanan insanın durumu da böyle. “İnsanların çoğu hayvanlar gibi doymuş olmaktan hoşnuttur” der Herakleitos. O doymak bilmez insan yedikçe yiyor içtikçe içiyor biriktirdikçe biriktiriyor. Daha çok da biriktiriyor. Bazen düşünüyor biriktirdiklerini alıp götüremeyeceğini ve ne kadar yükselmiş olursa olsun sonunda bir hiç olup çıkacağını. Mezarının üzerine unvanını da yazdırsa bir şey değişmeyecek. Çevresine baksa yaşam gerçeğini algılamasını sağlayacak çok şey bulacaktır: ilkyazın taze yaprakları şimdi yerlerde sürüklenmektedir, güz göz açıp kapayana kadar karakışa dönüşmüştür. Demek ki hırsla tutkuyla elde ettiğimiz şeyler bize kalmayacak. “Kitabını seversen söyle Şefkati efendi, özene bezene yaptırdığımız bu köşk damat diye kapıya bağlamadığımız Şerafettin salağına mı kalacak?” Mümin ve mütedeyyin Şefkati efendi daha gerçekçidir: “Yok canım ne diyorsun, yalnız ona kalmayacak, aptal oğlumuzun doğru dürüst kız yokmuş gibi tutup bir yerlerden getirdiği o Resmiye şırfıntısına da kalacak.” Ne Şerafettin onların dediği gibi bir salaktır ne de Resmiye onların sandığı gibi bir şırfıntıdır. Onlar kendilerini sevmekten başkalarının güzel yanlarını göremezler. Yalnız o köşk olsa neyse, onların daha neleri vardır da kimseler bilmez. Bırakıp gitmek elde etmekten daha zordur onlar için.
Yaşamın ne olduğunu öğrenememiş olanlar ölüm karşısında son derece tedirgindirler: yaşamın ne olduğunu bilmedikleri için ölümün ne olduğunu da bilemezler. Onlar için tek korkulası şey ölümdür. Ölüm yaşamın bir başka yüzüdür, bunu bize stoa filozofları pek güzel anlatmışlardı. Seneca şöyle der: “Tüm yaşam ölüme doğru bir yolculuktan başka bir şey değildir.” Ölüm yaşamı anlamlı kılan şeydir. Ölüm basit bir sondur, iyiliktir, onda daha başka anlamlar aramak boşunadır. Gerçek yaşam ölümle son bulmaz: başkalarının belleklerinde şu ya da bu nedenle yer edebilmiş olanlar sonsuzluğa kavuşmuşlardır. Yeter ki insanlığa katkılarımız olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.