Yaşamak, ölmek, öldürmek ve tükenmek

Güneş artık yüzünü daha az gösteriyor. Yapışkan bir karanlık, daha sabırsız bir şekilde bir an önce örtmek istiyor gündüzün üstünü. Londra’da şimdi geceler soğuk, karanlık ve uzun. Sonbahar  tüm ciddiyetiyle teslim alıyor kenti. İnsanlar yeniden pardösüleri ve  paltolarıyla kapandı soğuk rüzgarların koynunda. Kente sonbahar geldi. Ama burada hayat hep bilindik. Hayat hep ezbere yaşanıyor. Her şey monoton gidiyor. İngilizler aynı konforda devam ediyorlar yaşamaya. Gündüzleri işlerine güçlerine giderken insanlar sessiz, sakin, kitaplarını, gazetelerini okuyorlar metrolarda, otobüslerde. Kasvetli akşamlar çökerken kente, dolup taşıyor lokantalar.  Sonra publarda devam ediyor sohbetler. Ve hafta sonları barlarda, gece kulüplerinde sokaklara taşan kahkahalar her ülkeden, her iklimden, her umutsuzluktan gelmiş insanların acılarıyla birleşiyor.

Londra’da şimdi sonbahar. Londra’da sonbahar bir başka güzel. Turuncu ile kızıl arasında dolaşan görkemli ağaçların kurumuş dallarında dökülen yapraklar hüznü resmediyor adeta. Dalgın dalgın yürüyorum yollarda bunları düşünürken. Umutların tükendiği çok uzaklarda, doğduğum topraklar geliyor gözlerimin önüne. Sonbaharda gurbet duygusunu daha da bir derinden hissediyorum.

‘Bugün gayet acınası bir gün’ diye geçiriyorum içimden… Londra’da sonbahar ve soğuk bir rüzgar esmekte dışarıda. Soğuk bir rüzgar esmekte uzakta. Soğuk bir rüzgar esmekte gecenin koynunda. Soğuk bir rüzgar savaştan geriye kalanların üzerinde esmekte. Askerler geliyor aklıma. ‘Özgürlük savaşçıları’ diyor bazıları. Vatan için savaşan askerler ve özgürlük için savaşan özgürlük savaşçılarını düşünüyorum. Vatan ve özgürlük kavramları anlamlarını yitirip, katletmenin ve katledilmenin korkunç gümbürtüsü oluyor. Sınırlar. Kağıt üstünde sınırlar. Kafalarda sınırlar. Ve aynı anda çalışan yüzlerce makineli. Binlerce mermi. Boşalan kovanlar. Boşalan ruhlar.  Sonsuz bir yangın. Susan sözcükler. Susan gece…Cansız yerde yatan bedenler. Kan. Ölenler. Öldürenler. Yoksul gençler… Şehit olanlar… Ölürken gurur duyanlar. Öldürürken gurur duyanlar. Ölürken korkanlar. Öldürürken korkanlar. Cesur askerler. Cesur savaşçılar. Ve oturdukları yerde savaşı yöneten aç gözlü komutanlar. Ve daha da yukarılarda onları yöneten gözü dönmüş imparatorlar. Ve bayraklar. Yere düşen bayraklar. En yükseğe asılan bayraklar. Ve Sınırlar. Kanayan sınırlar. İnsan kanıyla sulanan sınırlar.

Yıl 2007.  Aylardan Ekim. Günlerden… Londra’da sonbahar çok güzel. Londra’da sonbaharda parklar bir başka güzel. Parklar. Londralıların  asla vazgeçemedikleri dinlenme mekanları. Sabahları, Öğle tatillerinde, akşamları.  İş stresinden kurtulmak isteyenler, hafta sonu tatilini geçirmek isteyenler, güneşli günlerde yanıpta bronzlaşmak isteyenler, yazları piknik yapmak isteyenler. Herkes için eşsiz mekanlardır parklar. Şehir merkezinin tam ortasında, alış-veriş merkezlerinin bir adım ötesinde, nehrin kıyısında, mahalle arasında. Parklar her yerde.  Hyde Park, Clissold Park, Green Park, Regent Park, Finsbury Park. Parklarda oynayan çocukları izlerken, aklıma doğduğum topraklardaki çocukluğum geliyor bu kez de. Çocukluğumuz. Çalınan çocukluğumuz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin verilerini düşünüyorum sonra. Şehirde 80 çocuk parkı var. İstanbul’da 4 milyona yakın çocuk olduğunu söylüyorlar. İstanbul’un parksız çocukları düşünüyorum. Ve Diyarbakır Yerel Gündem 21’in Dünya Çocuk Hakları Günü etkinliğinde konuşan Sokak Çocukları Derneği Rehabilitasyon Merkezi Müdürü Muzaffer Toy’un söyledikleri düşüyor aklıma. Diyarbakır’da 30 bine yakın çocuk okula gitmiyor. Diyarbakır’da 10 bin çocuk sokakta çalışıyor. Diyarbakır’ın yoksul çocuklarını düşünüyorum. Çocuklar. Ülkenin geleceği. Geleceğin askerleri. Geleceğin savaşçıları.

Yürürken parkta ağır adımlarla, bu kez kitap okuyan bir genç kız beliriyor gözümün önüne. “Savaşa son” sloganı var tişörtün üstünde. Dalgın dalgın bakıyorum kıza. ‘Bugün gayet acınası bir gün’ diye geçiriyorum yeniden içimden. Geldiğim ülkenin yağmurlarını, güneşini, bulutlarını bir kez daha özlüyorum. Sokaklarda grev hakkı için didinen memurlarını düşünüyorum sonra. Kahvelerde, demli çaylarını yudumlarken, “bu memleket adam olmaz” sohbetlerini yapan işsizleri geliyor aklıma. Başörtüsü yüzünden eğitim hakkı elinden alınan genç kızlarını aklımdan geçiriyorum. Türkiye’nin insanlarını düşünüyorum. Türkü. Kürdü ve diğerlerini…

Nasıl oluyor da bir anda rasyonalitenin, mantığın, gerçeğin askıya alındığını düşünüyorum geldiğim topraklarda. Nasıl oluyor da mutsuz, umutsuz ve aş-iş peşinde olması gereken ülkem insanının bir anda saldırgan milliyetçilere dönüşebildiğini düşünüyorum? Bireysel ve toplumsal sağduyunun yerini nasıl oluyor da linç kültürü alabiliyor kolayca? Nasıl oluyor da barış sözcüğü bu kadar anlamsızlaşabiliyor…? Bu soruların cevabını bulmaya çalışırken, soğuk bir rüzgar kendime getiriyor beni. Londra’da sonbahar çok güzel ve ben üşüyorum. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one + two =