Yaşamak ve sevmek üstüne!

birlikte başlar. İnsanoğlunun bu yaşam yolculuğuna; bir anlamda ‘insanın macerası’ da denilebilir. Çünkü macera(serüven) sözcükleri, sözlük anlamları itibariyle de; “baştan geçen heyecanlı olay” olarak tanımlanırlar.


Daha dünyaya geleceğinin bilindiği andan itibaren de bu tatlı heyecan ve telaş her insanın ailesi, eşi, dostu ve yakınları arasında yaşanmaz mı?


Her ne kadar yaşamın bin türlü hali içerisinde, nasıl bir konum elde edebileceği, hangi imbiklerden süzüleceği, hangi fırtınalı yaşamlarda savrulup,devrilip, kırılıp ya da narin bir söğüt dalı gibi, kırılmadan bu acımasız rüzgarlara göğüs gerip yıkılmadan, tutunduğu daldan kopmadan bu fırtınaları atlatıp, yaşama sımsıkı sarılıp, hangi güvenli limanlarda demir atacağı bilinmemesine  ve her şeye rağmen!


Nasıl ki her canlının en küçük yapı taşına biyolojik anlamda ‘hücre’ adı veriliyorsa; toplumları oluşturan en küçük yapı taşına da sosyolojik anlamda ‘aile’ adını veriyoruz.  Aileler de değişen dünya ve yaşam koşulları içerisinde değişik adlarla nitelenebiliyorlar artık.


Yani  büyükbaba, büyükanne, anne-baba, kardeşler ve çok yakın akrabalarla birlikte yaşanılan “büyük aile”adıyla nitelenen ve daha çok geçmiş dönemlerde yaygın bir şekilde görülen ailesel yaşam biçimleri olduğu gibi, günümüzde çok daha yaygın olarak yaşanılan ve anne-baba ve kardeşlerden oluşan; adına da ‘çekirdek aile’ denilen ailesel yaşam biçimleri vardır.


İster ‘büyük aileler’ halinde yaşayalım, ister ‘çekirdek aileler halinde yaşayalım bütün bunların kökeninde dün olduğu gibi, bugün de sosyal, kültürel, psikolojik ve ekonomik nedenler vardır ve görülen o ki, olmaya da devam edecektir. Ta ki, toplumların yaşam biçimlerine ağırlıklı olarak ‘özgür birey yaşamları’ damgasını vurana kadar.


Her ne kadar kulağa hoş gelse de; bu tür yaşam şekillerinin de mutlaka iyi ya da kötü tarafları vardır. Bu tür yaşam biçimlerinin insanları ne hallere düşürebileceği ve handikapları, yurt dışında vatan, aile, akraba, eş-dost ve arkadaş hasretiyle yaşayan insanlarımız tarafından çok daha iyi bilinmektedir.


Bu durum biraz da halk tabiriyle “iki ucu boklu değnek!”misaline benzer. Ya da “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!” örneğinde olduğu gibi…


Hani bir darbı-meselde geçen olayda olduğu gibi; bir gün adamın biri bir hırsız yakalar ve babasına seslenir: “ baba bir hırsız yakaladım!” “ getir oğlum!” “getiremem baba! Çünkü gelmiyor” “ peki o zaman onu bırak, sen gel!” “gelemem baba! Çünkü beni de bırakmıyor!”…


Yani, sanırım insan ilişkilerinde bütün mesele dengede. Bu denge sağlanamadığı takdirde de; ilişkilerimizde yaşadığımız çelişkilerde kaçınılmaz oluyor. İlişkiler birçok girdaptan geçer ama yalanla yıkılırlar.


İnsan bu meçhul(!) bilinmeyene doğru yolculuğuna, macerasına bir adımla başlar. Bu adım onu, ister istemez sonu mutlulukla yada mutsuzlukla da bitecek olsa, birçok serüvenin içine sürüklediği gibi, böyle bir maceraya başlamaktan da alıkoyamaz.


İnsanın ancak ölümüyle bitecek olan bu yolculuğunda; çok önemli duraklar, kavşaklar ve bu kavşaklarda ayrılan yollar vardır.


Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık ve ihtiyarlık! Yine eğitim-öğrenim, aşk, sevgi, iş, askerlik, evlilik, fakirlik, zenginlik, hastalık, sakatlık, sağlık, mutluluk gibi…


Yaşam denilen şey(!) bir anlamda yaptığımız tercihlerin toplamı olduğuna göre; eğer yaşamda doğru tercihler yapmamışsak, tıpkı çoktan seçmeli sınavlarda olduğu gibi, kaç yanlışımız kaç doğrumuzu götürecek, ya da hayat okulunda sınıfta mı kalacağız? Neden genellikle yanlışlarımıza karşı daha toleranslıyız? Yoksa yaşamdan ve yaşamaktan korkmalı mıyız? Bence hayır korkmamalıyız, çünkü korku ruhu yer!


Beden ve ruh sağlığı ayrılmaz bir bütündür. Ruh sağlığımızı iyi izlememiz gerekir. Depresyon, ilgi kaybı, içe kapanma, yalnızlaşma, ani öfke ve hiddet atakları gibi… Bırakalım ruhumuz taze bir ağaç gibi kalsın!


Yeni yolculuklara çıkalım, farklı denizlere yelken açalım, yeni keşifler, yeni hobiler edinelim, huzura önem verelim! Sadece sağlık değil, bol bol huzur ve mutluluk isteyelim!


Her şeyin başı sağlık deriz, bu doğru… Huzur ve mutluluk ise; her şeyin kesiştiği, özlem giderdiği, dilediği, sevdiği, seviştiği ara istasyondur.


Para kazanmak bir beceri işi, harcamak ise bir kültürdür. Ne yazık ki bu para harcama kültürü ve öğretisi okullarda öğretilmez! En çok aileden ve çevreden ama çoğu zamanda yaşanılıp öğrenilen bu öğreti, genelde pişmanlıklarında simgesidir.


İngver Kamprad mutluluk için; “mutluluk hedefe erişmek değildir. Hedefe doğru ilerlemektir” diyor. Doğrudur ama herkesin mutluluk formülü de aynı değildir.


Nazım Hikmet; “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” diye sormuştu Abidin Dino’ya. Elbette yapabilir, ama o mutluluk resmi, sadece yapanın kendi mutluluk anlayışını yansıtır ve simgeler. Yani mutluluğun öyle genel kabul görür bir ölçüsü, değer yargısı olamaz. Çünkü herkesin mutluluk anlayışı ve tanımı birbirinden çok farklı olabilir. Ayrıca olması da,  gayet doğaldır.


Sanırım mutluluk ;”insanın zamanı, ölümü unutmasıdır”… ya da Carnets’in dediği gibi; “mutluluğun anlamını öğrenmek istiyorsanız, onun bir hedef değil, bir ödül olduğunu bilmeniz gerekir”…


İnsanların yaşamında sevginin, aşkın, mutluluğun ve bütün bunların sonucu olarak ta evlenip, çoluk-çocuk sahibi olmanın yeri çok önemlidir ve büyük anlam taşır. Elbette her türlü yaşam ve düşünce biçimlerinin istisnaları vardır, olması da doğaldır.


Bugüne kadar aşkın, sevginin, mutluluğun, evliliğin, yaşamın çeşitli yazar-çizer ve düşünce adamları tarafından edebi ve bilimsel anlamda birçok tanımı ve yorumu yapıldı.


Örneğin AŞK için; “aşk kurşun gibidir, adres sormaz”…”aşk artık burada oturmuyor”…”aşk gelirken müsait misiniz? diye sormaz!”… “aşk bile bile tutsaklıktır”…”insanlar ölür, ama aşk daima yaşar!”…”eğer tutkulu bir aşk yaşıyorsan, an gelir, tutku cesetlerin üstünde yürür”… “aşk köpekliktir”…


”Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir”…diyor, Soren Kierkegoord.


Belki ilk anda insana saçma gelebilecek bir söz gibi görünse de; aslında düşünüldüğü zaman hiçte yabana atılacak bir söz olmadığı da anlaşılabilir. Çünkü her insan kendisini mutlu edecek kişiyi sevebilir, bu birazda işin kolayına kaçmak olmaz mı? Önemli olan sanırım, insanın kendisini mutsuz edeceğini bildiği halde, o insanı sevebilme becerisini gösterebilmesi gibime geliyor.


Yine değerli şair Özdemir Asaf’ta bir şiirinde buna benzer şeyler söylemiyor mu?


                                AŞK ÜZERİNE


      Aşk kaçmaktan çok
      Kovalamayı sever
      Görmekten çok özlemeyi
      Dokunmaktan çok düşlemeyi
      Ve AŞK öyle haindir ki,
      Nerede imkansız varsa onu sever


“Bir bakış bir bakışa neler anlatır, bir bakış bir aşığı saatlerce ağlatır”… “ Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlarda erkeklerin son aşkı olmak isterler” Oscar Wilde.


Ya sevgi için neler söyleyebiliriz hiç düşündünüz mü?


Büyük usta Sait Faik Abasıyanık diyor ki; “Her şey bir insanı sevmekle başlar, yine her şey bir insanı sevmekle bitiyor”… Değerli müzisyen Özdemir Erdoğan’da bir şarkısında diyor ki; “Sevgi anlaşmak değildir, nedensizde sevilir, bazen küçük bir an için ömür bile verilir”…


Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, bir hikayesinde; “sevgi emektir” der. Ne kadar doğru bir söz. Emek, hele üreten emek, en yüce değer olduğuna göre…


Genel olarak hemen hemen herkes tarafından ; “sevgi özveridir” deyimi sıklıkla kullanılsa da; buna katılmayanlarımız da var. Sayın Güler Kazmacı, kendisiyle yapılan bir söyleşi de diyor ki; “Sevgi özveri değil. Tek taraflı özveri hiç değil. Sevgi özgürlüktür, yaşamaktır, paylaşmaktır. Kayıtsız şartsız ‘egemenlik’ baskın olduğu ortamlarda ise sevgi hiç yaşamaz. Yıllardır kandırılmışız, sevgi özveridir, diye. Üstelik özveriyi de ‘dişi kuşlar yapmalıdır” diye.


Kuş denilince insanın aklına ister istemez; öncelikle kuşları katleden ve bizleri de alt-üst eden ‘kuş gribi’ geliyor.


Korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Alfred Hitchock’un ünlü ‘kuşlar’ filminde insanların korkulu kabusu kuşlar olmuştu. Ama ülkemizde bilinçsizce yapılan kuş katliamını gördükten sonra da; kuşların korkulu kabusunun ‘insanlar’ olduğunu söylemek yalan olmasa gerek!


Kuşlar konusunda asıl söylemek istediğim şey ise; geçenlerde ‘discovery cannel’ da izlemiş olduğum ‘dokumacı kuşları’ ile ilgili bir belgesel olacak!


Bu belgeselde; erkek dokumacı kuşlarının, dişi dokumacı kuşlarına kendilerini beğendirebilmek için, kendi aralarında giriştikleri rekabetle birlikte olağanüstü bir çaba ve hünerle yaptıkları o muhteşem, doğa harikası evleri nasıl yaptıkları anlatılıyordu. 


Bu harika belgeseli izledikten sonra, yuvayı dişi kuş mu, yoksa erkek kuş mu yapar (?)konusunda doğrusu biraz kafam karıştı.


Ama insan biraz düşününce asıl amacın ne olduğunu anlayabiliyor. Yani yuvayı ister dişi, ister erkek kuş yapmış olsun; halk ozanının dediği gibi; “neyleyim köşkü sarayı, içinde salınıp gezen yar olmayınca!” misali.


Sevgi hakkında nasıl düşünürsek düşünelim! Sanırım beynimize, yüreğimize ve içimize; hırs, öfke, ihtiras doldurmuşsak, sevgi daima dışarıda kalacaktır.


Evlilik için de birkaç söz söylemek gerekirse; evlenmek ya da evlilik her insan için (kadın-erkek), sonu ister mutlulukla, ister mutsuzlukla bitmiş olsun;her zaman büyük önem ve anlam taşıyan, ciddi bir kurum olmuştur.


Sayın Şevval Sam, yıllar önce biten evliliği için şöyle demişti: “Evlilik öyle bir şey ki; dışarıdan gördüm türbe! İçine girdim tövbe!”…


Oscar Wilde’ da evlilik için diyor ki; “Evlilik, hayal gücünün zekayı yenmesidir. İkinci evlilik ise ümidin tecrübeyi yenmesidir.”…


Benim çocukluğumda dillerden düşmeyen bir türkü vardı: “ Bakır kaplar kalaylansın! /Şu odada bir mum yansın! /  Uyuyan bahtım uyansın!/ Ah ana beni eversene! / Ana beni eversene!…


O yılların bir başka popüler şarkısı da; “Evlenmeyin bekarlar!/ Naylon kızlar çıkacak!” idi.


Artık karar sizin evlenir misiniz? Yoksa bekarlık sultanlıktır mı dersiniz, onu ben  bilemem! Ama şu da bir gerçek ki; değerli okurlarım! Bana bekarlık hiçte sultanlıkmış gibi gelmiyor. Çünkü, söyler misiniz lütfen?  Siz hiç kendi donunu yıkayan ‘sultan’ gördünüz mü?


Eğer benim halimi soracak olursanız; hani güzel bir söz vardır: “İç güveysinden hallice  ” ya da “Kelin merhemi olsa önce kendi başına sürermiş” diye. Bilmem halimi anlatabildim mi?


Sevgili okurlarım bu kadar laftan ve latifeden sonra;sonuç olarak ta şunları söylemek istiyorum:


Bugün içinde yaşadığımız dünyada ve ülkemizde bunca insanlık dışı barbarlıklar, yapılıp, yaşanıp ve barbarları beklerken, onları lanetlerken; ben de diyorum ki:


                    “Aldırma barbarca bakan insan gözlerine!
                      Bir canım var.
                     Yaşamak ve sevmek üstüne!”…


Her şey gönlünüzce olsun! En içten sevgilerimle… Kalın sağlıcakla!


“Anneme bekar olduğumu söylemeyin! O benim evli olduğumu sanıyor!”


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar


– Gittim, gezdim, gördüm


– …bağlı kadınlara selam olsun! (1)


– Destan’dan destana yol gider (II)


– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III)


– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV)


– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.)


– Meryem ve Meryem (VI)


– İki farklı Recep öyküsü… (VII)


– Teflon insanlar (VIII)


– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX)


– Hindi ve papağan (X)


– Şiir üstüne ne varsa… (XI)


– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)


– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII)


– Düşünce yazıları…(XIV)


– Sigara – Nargile – Pipo (XV)


– Acele karar vermeyiniz… (XVI)


– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII)


– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII)


– Bitmeyen Senfoni (XIX)


– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX)


– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI)


– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII)


– Şu Çılgın Türkler (XXIII)


– Benim sinemalarım… (XXIV)


– Muhteşem gece! (XXV)


– Pamuk eller cebe! (XXVI)


– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII)


– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII)


Mete Karakaş araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.