Yakacık mektupları

Yakacık mektupları

0
PAYLAŞ

Mahmut Yesari’yi tanır mısınız? Pek sanmıyorum. Elli yaşında veremden ölmüş bir öykücü ve romancımızdır. Kim ilgilenir şimdi onunla! Kitaplarını kitapçılarda boşuna aramayın bulamazsınız. Bunun nedeni bu toplumun kendi değerlerinden habersiz olması, kendi değerlerini ya tanımaması ya da üç günün içinde unutup gitmesidir. Bu toplum değersizlerinin değerini bilirken değerlerini yok sayar. Mahmut Yesari, kendisinden beş yıl önce yani 1890’da doğmuş ve kendisiyle aynı yılda yani 1945’de ölmüş olan Çingeneler yazarı Osman Cemal Kaygılı’nın arkadaşıdır. Bunu Kaygılı’nın Köşe bucak İstanbul adlı gazete yazılarından anlıyoruz. Kaygılı bir gazete için İstanbul’un semtlerini ayrı ayrı tanıtmak üzere köşe bucak dolaşırken belli ki aynı zamanda iyi bir ressam ve fotoğrafçı olan Mahmut Yesari’yi de zaman zaman yanında götürmüştür.
Verem önceki zamanların hatta bizim çocukluk dönemimizin moda denebilecek kadar yaygın bir hastalığıydı. Anadolu’da insanlar veremle sıtmayla trahomla yatıp kalkıyorlardı. Vereme yakalanmadık ama sıtma nöbetleri canımıza okudu. Doktorun önerisiyle annemiz her sabah bizi okula yolcu etmeden önce kavga gürültü sedire yatırır, gözlerimize kör olmaktan iyidir gerekçesiyle birer damla limon damlatırdı, böylece trahomdan korunuyorduk sözde. Ne çektiğimizi anlamak istiyorsanız bir gün bir boş vaktinizde iki gözünüze değil yalnızca bir gözünüze bir damla limon damlatın. Öte yandan ortalıkta çok veremli vardı. Verem nedense yoksulu daha çok seviyordu. Fevzipaşa’da lojmanımızın yanındaki Demiryolu atölyesinin bekçilerinden biri veremliydi ve hastalığın üçüncü yani sonuncu evresindeydi. Ayakta durmakta güçlük çeker ve sağa sola sarı sarı tükürürdü. Çok geçmeden öldü.
Mahmut Yesari de Yakacık sanatoryumunda veremden ölmüştür. Onun Yakacık mektupları adlı öykü kitabı gerçekte bir veremlinin hastane izlenimlerinden oluşmuştur. İlginç olan onun hastalığı karşısındaki rahatlığıdır. Eşiyle hastanenin yolunu tuttuklarında kesinlikle bir ruh çöküntüsü içinde değildir. Şöyle der: “Yakacık yolundayız. Çamlar arasından sanatoryum göründü. Yakacıkta inelim, dedim. Birini bulur valizi taşıtırız. Vakit vakit içimde garip bir sevinç uyanıyor: İstanbul Basın Kurumunu, bu fakir halinde, cenazeme göndereceği çelengin masraflarından kurtaracağım için adeta vicdani bir haz duyuyorum.” Mahmut Yesari hastane yaşamını bize anlatırken kendinden çok başkalarıyla ilgilenir, veremlilerin ne gibi duygular içinde olduklarını neler düşündüklerini anlatır. Üzücü öykülerdir bunlar.
Örneğin Hasta arkadaşım yazısında ölüme yaklaşmış olan bir genç kızın sıkıntılarını ve ölümünü yansıtır Mahmut Yesari. Öleceğini biliyordu ama beklemiyordu der. “Vücudunda deriden ve kemikten başka bir şey kalmamıştı.” Ciğerleri bitmiştir, doktorlar ilaçları kesmişlerdir. O durmadan konuşur. Buna konuşmak değil de söylemek diyebiliriz. “Yüksek tahsil görmüştü, yabancı dil biliyor, her bahisten de konuşabildiği için karşısındakini sıkmıyordu.” Son günlerinde bile o bir umut dünyasıdır. Bir süre sonra yerinden kalkamaz olur. “Hayır… Öleceğim… Bunu biliyorum. Fakat ne istiyorum bilir misiniz? Çok çiçek getirsinler. Çok çiçek ama kabil olabildiği kadar çok… Beni babamın yanına gömsünler. Eğer buraya gömerlerse kemiklerim bir gurbet sancısıyla sızlayacak. Başka vasiyetim yok… Vasiyetimi yerine getireceklerine eminim…”
Yesari kızın sonunu şöyle anlatır: “Öldü… Ve hiç de kolay ölmedi. Çok çekti. Ölürken annesi yanında idi; kür balkonunda oturmuş, yıllardanberi onun ölümüne kendini alıştırdığından mıdır nedir, kayıtsız bir tevekkülle bakıyordu. O hemşirenin göğsüne başını dayadı, son soluğunu verdi, gözleri açıktı. Hemşire onun dünyaya bir yığın ümit, hulya, hayal alemine açık kalan gözlerini kapadı.” Annesi yavaşça bitti mi diye sorar. Ölünün yüzünü çarşafla örten hemşire yaslı yaslı başını sallar. “Annesi hemşire ile birlikte odadan çıkmıştı. Odanın kapısı kilitlendi. Biraz sonra ölünün birkaç yaş küçük kardeşi elinde bir fotoğrafla geldi, oda kapısını açtılar, içeri girdi ve ölünün resmini aldı. Aç yeri başka acı yeri başka diyen anne ile kardeş karşı köşkte yemek yediler. Ertesi gün gelen bir cenaze otomobili hasta arkadaşımın bir tek cılız çelenkle süslenmiş tabutunu köyün mezarlığına götürdü. Eğer baharda, yazın, yolunuz Yakacık’a düşerse, kır çiçeklerinden olsun, ehemmiyeti yok, bir demet çiçeği köyün mezarlığına atınız… O çiçekler hasta arkadaşımı bulacaktır.”
Hırsızlıklarımızın boşluklarımızın budalalıklarımızın açgözlülüklerimizin aymazlıklarımızın aldırmazlıklarımızın veremle bir ilgisi olabilir mi sizce?

BİR CEVAP BIRAK