Yalı Kayıkhânesi Sır Doludur

Adı neredeyse bugün hiç bilinmeyen, şimdi yaşları elliyi devirmiş okurlardan birçoğunun ise unuttuğu kadın romancımız Lemia Balı‘nın bir eseriyle birkaç saat geçirmek, beni, yazarlar ve kitaplarının talihi üzerine düşündürdü.
Romancımızın daha önce hiçbir eserini okumamıştım; adını dahi duymamıştım, itiraf edeyim.
Bu romanı bir şaheser değil ama iyinin iyisiydi ve o yüzden, tam da bu nedenle şaşırdım, zira kitabın şansızlığına üzüldüm.
Demek, edebiyat dünyasında parlayan yıldız olmak için ‘iyi yazmak’ yetmiyordu, başka türden ilişkilere ihtiyaç vardı…

Fırtınalı Günler başlıklı roman, daha evvel Milliyet gazetesinde, 1970’de günlük olarak tefrika edilmiş; sonra kitaplaşıyor.

Gazete okurunu oyalamak amacıyla yazılan tefrikalar kitaplaşırken, eğer bir redaktör elinden geçmezse çoğu kez sıkıcı olur, zira gazete okuruna göre hazırlanmıştır, gazete okuru vefasızdır, bugün okuduğunu ertesi gün zaten hatırlamaz diye baştan sağmadır ve lakırdısı bol olur; fakat Balı’nın romanı nehir gibi akıcı bir dille yazılmıştı ve son satırına kadar beni taşıdı.

Boğaziçi’nin Anadolu yakasındaki bir yalıya gideriz romanda… Fakat yalı deyince rica ederim hemen zenginlik ve zâdegânlar arasında yaşayan bir aile sanmayınız, tencerede pişirip kapağında yiyen bir ailedir, işte bu ailenin yalıdaki dramına romanda tanık oluyoruz. Anneleri ölen çocuklarıyla kalmış babaların başına Türk romanlarında, tıpkı halk söyleminde olduğu gibi, kötü üvey anneler hemen musallat olur, bu cadı ve fettan kadınlar aileyi darmaduman eder, böylesi hikâyelere sıkça rastlanır. Balı’nın romanı benzer bir tema üzerine kurulu, bildiğimiz türden bir hikâyesi var, lakin onun romanını benzerlerinden ayıran şey Türkçeyi ustalıkla kullanmasındaki sanatıdır.

Baba işinde gücünde bir avukat, fazla dürüst olduğundan pek para kazanamıyor; tuttuğunu koparanlardan değil.

Mehmet ve Ahmet isimli ikiz çocukları ailenin en büyükleri, ardından Baha geliyor ki, Baha romanın hem anlatıcısı, hem baş kahramanı. Meral ve Doğan isimli iki ufak daha var; maşallah! Üç, beş yaşlarındalar, haylaz ve yaramaz, fakat annesiz olduklarından hep baştacı ediliyorlar. Yalıda bir yaşlı dadı var, habire burnunu yaşmağının ucuna siliyor, gözleri yaşarıyor, ağlıyor, hanımefendinin vefatından sonra kendisini tamamen buraya adamış ve deyişin tam karşılığıyla, saçını süpürge yapıyor. Sonra bir Çavuş karakteri çıkageliyor ki getir götür, taşı kaldır koy işlerine bakan hizmetli gibisinden… Yalı komşuları da var, hepsi iyi aileler ve çocuklara sahip çıkıyorlar, göz kulak oluyorlar. Mehmet ve Ahmet ergenliği çoktan geçmiş, lisenin son sınıfında yatılı-leylî tahsildeler. Baha yalıdan ayrılmıyor, neharî-gündüzcü… Baha, yalının ve çevresinin, hatta elbiseleriyle yaz kış demeden Boğaziçi sularına atlayıp yüzdüğünden, hasılı iyi bir yüzücü, dalıcı olduğundan suların dibine kadar her yeri biliyor.

Romanda bir kız elini tutuyor Baha’nın, alev bacayı sarıyor, ¨Elleri sımsıcaktı. Bir kor yığın içine düşmüş gibi oldum. Onu iterek denize koştum, tutuşmuş gibi elbiselerimle denize atladım.¨ diye anlatıyor. [s.132] Baha’nın sık sık yalı iskelesinden balıklama atladığına şahit oluyoruz.

Yalının kayıkhanesinden köşkün birkaç noktasına ulaşılan gizli geçitler de var, Baha onları da biliyor.

Bütün bu gizli kapıları ve geçitleri bilmeyecek, bilemeyecek bir beklenmeyen kadın çıkageliyor, günün birinde…

Adı kısaca Abla diye geçmektedir. Ablayı avukat beyle tanıştıran Bay Yavuz adlı, daha baştan roman okurunun kanı ısınmayacak birisidir… Bir aksatası var, belli ki! Bay Yavuz sayesinde tanıştırılan Ablaya abayı yakmış avukat, kadınla evleniyor, yalıya yeni hanım geliyor.

Hanımın, bir de, eskiden Valilik yapmış, iyi yürekli olduğunu üvey çocuklara sahip çıkmaya çabalamasından anladığımız, üvey-dede rolünde ve bu yüzden kızıyla da çatışan babası var; o da köşke gelip yerleşiyor.

Demek emekli Vali Beyin gideceği yer yok!

Olsun, yalıda oda çok, bir tanesine de o yerleşiyor.

Bu kadarla kalınsa yine iyidir, bir de Ablanın Rezan adlı uzaktan kuzeni genç kız var; belki de genç bir kadın… Zira o döneme kıyasla bakılırsa, bâkire genç kızların pek cüret edemeyeceği kadar derhal yatağa girmek hevesindedir. İkizlere baltayı asıyor, onları birbirlerine kıskançlıkla düşürüyor, bir yandan Baha’nın çevresinde dolaşıyor; bu hâliyle fettan görünmektedir. Ancak Rezan’ın bir yandan iyilik meleği olduğunu da okuyoruz. Bay Yavuz’la Abla arasında bir ilişki olduğunu habire Baha’ya ihsas ediyor, Baha buna ihtimal veremiyor, hem verse ne olacak babası körkütük sarhoş gibi yeni karısına âşıktır.

Bundan sonrasında Ablanın binbir dalaveralar çevirerek çocukları başından atmaya kalkıştığı, okurun içini ezen, hatta öfkelendiren olaylar yaşanıyor. Mehmet’le Ahmet lise bitiminde bir dışarılık burs yakalayıp Almanya’da okumaya gidiyor, aileden kopuyor. Kendi kızının yaptıklarına dayanamayan Vali baba, kalkıp Bursa’da bir kaplıcalı otele yerleşiyor; sonunda oradan vefat haberi gelecektir, yalnız başına ölmüştür.

Dadı hanım bütün çevrilen dolapları birer birer bilmekle beraber, çocuklara, en önemlisi Baha’ya fitne fücürlük eder gibi anlatmıyor; sır küpüdür, ama her şeyi görmektedir. Nihayet Bay Yavuz’la Ablanın seviştikleri, bu yalıya el koymak üzere hazırlık yaptıklarını da okuyoruz; zaten beklenen de budur.

Bütün bu olan bitenler sırasında Baha yalıdaki kayıkhanenin gizli tünel ve dehliz gibi dar merdivenlerinden, saklı kapılarından girip çıkarak Ablayla Bay Yavuz’un arasında geçenleri tek tek öğreniyor. Sonunda, bütün gerçeği avukat baba öğrenecektir, elbette…

Burada romana bir tabanca karışır, zaten lazımdır!

Avukat bey tabancasını çekip namusuna leke süren Ablayı vuracaktır, araya Baha girer, kör kurşun delikanlıyı yaralar, tanıdık bir doktor yardımıyla iş polise intikal etmeden çocukcağız kurtulur. Avukat baba bu olaydan sonra, üzüntüsünden, ‘Ah ben ne yaptım da bir şeytan kadını evime soktum!’ diye pek uzun yaşamaz, hayatını yitirir; aile yalıyı da elden çıkarır.

Bir melodram tadında roman burada biter; herkes kendi kaderinin patikasında ağır ağır ilerleyecektir.

Lemia Balı’nın Yeşilçam filmlerine konu olacak romanındaki bu türden çok bilinen bir hikâyeyi tercih etmesi, zannederim, romanın tefrika olarak ilk başta yayımlandığı Milliyet’teki anlaşması gereğiydi. Lakin basit görünen bu hikâyesine karşın yazar, pek eşi benzerine kolayca rast gelinemeyecek anlatımıyla bu basitliği ortadan kaldırıyor, hem İstanbul Türkçesinin bütün kıvraklığını akıcı bir biçimde kullanıyor, hem de hemen her sayfada karşılaşılan edebiyata dair mükemmel nakışlarıyla romanın bezini bir güzel dokuyor.

Her şey bir yana, Lemia’nımın romanını eğer bir sahafta bulursanız alınız, bir dönem romanı okumuş olmanız bir yana Boğaz ve Ada’daki yalıların içinde binbir sır saklı kayıkhânelerine dair hayal kurmak fırsatı yakalarsınız.

Kayıkhânelerin yalıdaki kaçak âşıkların gizlice buluştuğu, delikanlıların oraya saklanıp ilk sigarayı içmek bir yana dursun sık sık cinsel boşalım-ihtilam ettiği, yalının gizli saklısının oradan gelip geçtiği yerler olduğunu iyi kötü bilenlerdeniz ki, sayfalar boyunca karşımıza bir Roman Kahramanı gibi çıkan bu romandaki kayıkhâneye binbir anlam yüklemek okuma keyfimizi artırmıştır.

Lemia Balı 1911’de İstanbul’da doğmuş, Türkçe öğretmeni olarak Milli Eğitimde çalışmış, olgunluk sayılacak bir yaşta, 1976’da vefat etmiş. Birçok eser veriyor Türkçeye…
Çoğu çocuk romanı, masal kitapları, birkaç roman bizler için…

Ödüllü romanları, tiyatro eserleri var; yabana atılacak bir yazar değil. Gelgelelim adı unutulmuş, hele yeni kuşaklar hiç bilmiyor… Kitaplarının yeni baskısı bile yok ortalıkta; bulunursa sahaflardan, kütüphanelerden bulunabilir.

Böylesi bir yazarın edebiyat dünyasından gelip geçmesini çok dokunaklı buluyorum. Bilirsiniz, yazarlar eserleriyle yaşamak ister, adları kitaplarında devam etsin diye çabalar; yoksa delinin pösteki tüyü sayması gibi zor iştir, kelimleri, cümleleri kâğıda dizip durmak…

Lemia’nıma bir gecikmiş vefa gibi bu eserini tanıtmayı borç bilerek, üzerime düşeni yapıyorum; meraklı okura da gidip kitabını bulması, yahut karşılaştığı yerde hemen alıp okuması kalıyor.

Bakarsınız, böyle böyle derken eserleri yeniden basılır, elden ele geçer, edebiyatımızın unutulan bir ismi tekrar hatırlanır.

______________________

* senolasenola@gmail.com

Fırtınalı Günler
Lemai Balı
Roman, 303 sayfa,
İnkılâp ve Aka Yayınları,
İstanbul, 1972

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eleven + seventeen =