Yalan dünya gerçeği

PAYLAŞ

Ankara’dan İstanbul’a doğru ilerliyoruz. Cep telefonları art arda çalıyor. Kimi daha ağırbaşlı, kimi biraz oynak çalıyor… Arkamdaki adam durmadan telefonla konuşuyor. Belli ki “iş” adamı… Bir ara bağıra bağıra “Kendi arabamla İstanbul’a doğru gidiyorum” dedi. Onun adına ben yerin dibine geçtim. Bir zaman önce dolmuşla Taksim’den Bakırköy’e dönerken yarı yolda benzer bir şey olmuştu: “Şimdi dükkanı kapadım ağabey, Bakırköy dolmuşuna doğru gidiyorum.” Yalan kurtarıcıdır, nice ayıbı örter gibi yapar. Oysa yalanın kendisi ayıptır. İnsanın adı yalancıya çıkmasın, adı yalancıya çıkan adam doğru söylediğinde de yalan söylüyor diye alınır. Adı yalancıya çıkan kişi gün gelir bir doğruyu benimsetebilmek için bin türlü dil dökmek zorunda kalır. Bu yüzden Vauvenargues “Yalancı aldatmayı bilmeyen insandır” diyordu. Ne olursa olsun yalancılık sarsılmaz bir dünya gerçeğidir ve elbet dünya durdukça duracaktır. “Yalan yaşlanmaz” deyişi Euripides’in bundandır.

Terentius “Bir yalan bir başka yalanı getirir” diyordu. Evet, yalan gerçek anlamda doğurgandır. Hele yalancılık bir alışkanlık olup çıktığında insanın belleği doğruları yadırgar duruma gelir. O zaman yalanlar doğru gibi ve doğrular yalan gibi iş görür. Doğurgandır yalan ama verimli midir? Bir rus atasözü şöyle der: “Yalan gölünde yalnız ölü balıklar yüzer.” Ödün gibi yalan da bir öncekine bağlı olarak gelişir. İkinci ödününüz birinci ödününüzün, üçüncü ödününüz ikinci ödününüzün, dördüncü ödününüz üçüncü ödününüzün çocuğudur. Yalanın da ödünün de götürdüğü getirdiğinden çoktur. Bu yüzden İspanyollar “Yalan çiçek verir ama meyve vermez” demişlerdir.

Kişilik yetmezlikleri insanı kolayca yalanın yoluna itiverir. Kişiliğiniz sağlamsa yalandan yardım ummazsınız. Yalan bir yana, kişilikli insanlar her zaman her durumda apaçık davranırlar. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını, öfkelerini çekinmeden, olduğu gibi ortaya koyarlar. Kişilik yetmezliğinde insanlar apaçık olamadıkları için hoşnutsuzluklarını garip tepkilerle ortaya koyarlar. Bir şeye kırılmıştır oğlumuz ya da kızımız, yüzünüze bakmaz havalardadır. Gelip açık açık kavga etse daha güzel olmaz mı? Olur elbette ama o yapamaz bunu, yüreksizdir. Onun dünyasında açık açık anlatmaktan daha kolaydır terbiyesizce tepkiler göstermek. Bu da bir tür yalancılıktır işte. Sonra bir gün yaptıklarından utanacak, özür dilemenin bir erdem olduğuna inanmadığından, özür dilemek yerine yalana sığınacaktır: “İnan ki ben öyle yapmak istemedim, sen beni yanlış anladın. Hayır efendim, olur mu öyle şey. O sıra bir şeyler canımı sıkıyordu, onun etkisiyle sana yanlış izlenim vermiş olabilirim.”

İşin temelinde bana sorarsanız “yalan dünya” kavrayışı yatmaktadır. Varlığın kaynağına böylece “yalan”ı yerleştirdiğinizde her türlü yalan ve her türlü yalancılık yasallaşmış olur. Yalan olmayan bir dünyada yaşıyor olabilmek için gerçek anlamda yetkin bir bilince ulaşmış olmak gerekir. Beyimiz dünyayı “yalan” ilan edip çıkmıştır. “Dünyayla ilgili ne biliyorsun?” deseniz söyleyecek çok şeyi yoktur ama köftehor dünyanın “yalan dünya” olduğunu eliyle koymuş gibi bilir. Dünya yalansa saldır komşunun küçük kızına. Eve çağır onu, gel sana mandolin öğreteyim de, sonra orasına burasına dokunmakla başla işe. Yüz vermiyorsa oracıkta boğ onu. Dünya yalan çünkü. Babanın cebinden para aşır, adam anlarsa soyulduğunu edepsizliğe vur, bağır çağır. Ne uğraşacaksın ödev yapacağım diye, indir bilgisayardan, on dakikada çözümle bu ödev işini.

Yapmadıklarımızdan ve yapamadıklarımızdan yalan dünya sorumludur. İnsan böyle böyle dünyanın dışına düşer, böyle soğur kendinden, dünyadan ve her şeyden. Dünya böylece biraz daha yalan dünya olur. Doğru dünya, insanın kendini yalansız dolansız, gösteri yapmadan, terbiyesizleşmeden apaçık ortaya koyabildiği dünyadır. Kirazını yerken, rüzgarını ciğerlerine çekerken, sularında yıkanırken, denizinde yüzerken yalan diye algılamadığın dünya insanca tutum alman gerektiğinde yalan olup çıkıyor. Dünya yalan olunca her şey yalan olur, o durumda yalancılık da bir yalan dünya gerçeği olarak iş görür.

Yazımı Süleyman Vardar’ın Ağlayanım yok benim adlı şiiriyle bitirmek istiyorum: “Zamansız gelmişim yalan dünyaya / Beni bu dünyaya bağlayanım yok / Sevda yollarında kalmışım yaya / Ben ölmüşüm Tanrı’m, ağlayanım yok // Yalnızlık kâbusu tıklatır cama / Acılar misafir olur odama / Geceler hep nöbet yazar adıma / Ben ölmüşüm Tanrım, ağlayanım yok // Dostlarım zalim, vefasız çıktılar / Ben ağlarken, hep uzaktan baktılar / Yağmur olup gözlerimden aktılar / Ben ölmüşüm Tanrı’m ağlayanım yok // Bu mudur kuluna verdiğin kıymet / Günahkâr olup da etmem ihanet / Bedenim, ruhumla sana emanet / Ben ölmüşüm Tanrım, ağlayanım yok”.

CEVAP VER