Yağmur duası

Yağmur duası

0
PAYLAŞ

Ormanları yakma mevsimi geldiği zaman hiç beklemeyin, çakın kibriti. Kentleri ağaçlandırmayın, var olan ağaçları da kesin, her yeri betonla iyice doldurun, ayrıca o betonların altını üstünü sağlam yapmayı da düşünmeyin. Bırakın yıkılsın, yenisini yaparsınız. Oksijensiz ortamlarda, soluk alınamayan izbelerde, ıpıslak ve kapkaranlık kovuklarda sıkıntıdan patlamamak için ardı ardına çocuk yapın. Öyle ki “Çocuklarının adını yaş sırasına göre söyle” dediklerinde apışıp kalın. Bu arada şans oyunları oynamayı sakın unutmayın. Neden olmasın, devlet kuşu bir gün sizin de başınıza konabilir. Hatta gözünüz kesiyorsa ara sıra kumara yatın. Kentleri betonla doldururken itfaiyenin geçemeyeceği kadar dar sokaklar kurun. Kıyıları yağmalamayı tavsatmayın: bereketli topraklara tripleks villa adı altında kümesler oturtun, bu kümeslerin avuç kadar avlularında akşamları rakı eşliğinde barbüke (lütfen düzeltmeyin) heyecanı yaşayın. Denizleri kirletin, ırmakları da kirletin. Zehirli suları afiyetle için ve hiç çekinmeyin sevdiklerinize de içirin. Denizlerde denizanaları oynaşsın, göllerde fabrika atıkları kaynaşsın. O denizlerde yüzün, o ırmak sularında yıkanın. Meyve ağaçlarını kesin, herbiri yarım kilo gelen şeftaliler olmasa da olur, hele hele zeytin ağaçlarının hiç gereği yok. Böylece akıllı doğanın karşısına kurnaz insanlar olarak çıkın ve dünyayı kullanmak adına bütün kaynakları kurutun.

Doğa karşısında gösterdiğiniz kurnazlığı toplum konularında da elden bırakmayın. Koskoca doğayı uyutan insan, bir toplumu tef çalıp bildiği gibi oynatamayacak mı? Gemisini kurtaran kaptandır anlayışını sürdürerek eğitimi kişisel ve sınıfsal hırslarınıza kurban edin. Utanç verici ilişkiler içine girin, çekinmeyin, sizi ayıplayanlara sille tekme girişin. Adam tutun dövdürün onları. Ahlakdışı bir yaşam sürdürüyor olmaktan hiç tedirgin olmamayı hem siz öğrenin hem sevgili çocuklarınıza ve öbür yakınlarınıza öğretin. Felsefeyi taşkafalılıkla, bilimi uyuşuklukla, sanatı alkolizmle biraz daha öldürün. Öyle yapın ki bu alanlarda kimse doğru dürüst iş yapar yani bilgi üretir duruma gelmesin. Bu alanlarda doğru dürüst çaba göstermekte direnenleri de aklınıza gelebilecek her kötülükle suçlayın, gizlice ilgililere bildirin ya da öldürün. Her engeli yalanlarla aşın. Ve sonra büyük bir pişkinlikle çarşılarda bereket, toprakta yağmur, insan ilişkilerinde tutarlılık olsun isteyin. İşi aptallığa vurup, “Bu çocuklar uyuşturucuya nasıl alışıyorlar böyle şekerim?” diye şaşkınlık belirtileri gösterin. Bunları yapın ki belki bir gün doğayı ve insanı oyuna getirmenin ne kadar pahalı bir iş olduğunu anlamak mutluluğuna erersiniz.

Her çağ ya da her dönem kendi çirkinlikleriyle varoldu. Bu çirkin görünümler insanın kendinde aşmayı beceremediği, tembellikten ya da korkaklıktan ya da başka bir nedenle kaçınılmaz bir gerçeklik olarak benimseyip rahatladığı sayısız olumsuzluklarla ilgilidir. İnsan, doğanın kendisine vermiş olduğu düşünme gücünü doğru dürüst kullanmayı bilseydi dünya çok güçlü bir dünya olacaktı. Tembelliğin ve korkaklığın pençelerine düşmeyen dürüst ve çalışkan insanlar hep yakındılar, hep acı çektiler. Anton Çehov’un Taşralı öyküsünü kaç defa içim kanayarak okumuşumdur. O zamanın Rusyası’nda bugün burada bizi bile şaşırtan ama bizi şaşırtmaması gereken garipliklerin yaşanıyor olması, bu gariplikleri gözlemleyen bir dehaya kim bilir ne kadar acı gelmiştir. Gariplikler belli ki biçim değiştirerek dünden yarına aktarılıyor. Bugünün gariplikleri dünün garipliklerinin bir türevi değil mi?

Çehov’un şu satırlarında yalnızca herhangi bir gözlemcinin değil, yurdu için acı çeken birinin yakınışlarını görmemek olası mı: “Koca kentte onuruyla yaşayan tek insan gösteremezdiniz. Babam rüşvet alır, bunu ona üstün niteliklerinden ötürü verdiklerini sanırdı. Öğrenciler sınıflarını geçmek için öğretmenlerine el açarlar, onlar ise istedikleri parayı koparırlardı. Askerlik şubesi başkanının karısı askere çağırılan acemi erlerden rüşvet alır, onların şölen vermesini beklerdi; hele bir keresinde iyice sarhoş olduğu için kilisede yerinden kalkamamıştı. Askeri doktorlar da rüşvet fırsatını kaçırmazlardı bu sırada. Belediye doktoru ile veteriner kasapları, lokantaları haraca bağlamışlardı. Kentteki eğitim enstitüsünce yürütülen diploma alışverişiyle isteyen askerlik görevinden bağışlanabilirdi. Üst rütbeli papazlar küçük papazlardan, kilise kurulu üyelerinden para sızdırırlardı. Belediyeye, esnaflar derneğine, tabipler odasına işi düşenler buralardan giderken arkalarından ‘Teşekkür etmedin!’ diye bağırırlar, onlar da geriye dönüp otuz kırk kapik bırakırlardı” (Mehmet Özgül çevirisi).

BİR CEVAP BIRAK