Yağmur kaçakları/ Adı aşk olsun

Yağmur kaçakları/ Adı aşk olsun

0
PAYLAŞ

 Biraz da çok sesli olduğumu sanıp kendimi avutmak için. En sevmediğim çiçek olduğu halde, sol elinde bir lale demeti tutan, çırpı bacaklı kız resimleri çizip, arkalarına da tek bildiğim yazı olan ismimi yazdığım kağıtları saklamış büyükbabam, eski evrak dosyalarında. Koca çınar, büyüyünce gerçekleri yazan cesur bir gazeteci veya doğruları savunan  bir avukat olmamı isterdi. Ölmeden bir gün önce, yattığı yerden elimi tutup bir öğretmen olduğum için benimle gurur duyduğunu söylediyse de bir memur gibi yaşamamı hiç istemediğini biliyordum. Ondan bana kalan en değerli eşyalardan biri eski daktilosu oldu. Yazmayı öğrendim öğreneli günlük tutup, kitli kutularda sakladım yıllarca. Okumayı öğrendim öğreneli önce masal kahramanları, sonra roman kişileri en yakın arkadaşım oldu ilkokuldan bu yana. Çantamda hep bir kitapla dolaşıyorum diye tuhaf çocuklardan biri idim! Çok kardeşli olup yalnız geçen bir çocukluktu, büyükanne ve büyükbabalı geçen çocukluğum. Evin prensesi gibi büyüyüp şımaramayan, belki de o yüzden şımarıklığı yetişkinliğine saklayan  biri oldum.


Yine yazmaya başlamama sebep olan bir Londra havası var üzerimde. Aralanan bulutlarda güneş yüzünü gösteriyor. Birden bire dökülen damlalar, şemsiyeni açana kadar yitip gidiyor. Nottin Hill gibi, bir adım öte de asfaltlar kuruyken, bir adım geride sular akıyor. Tıpkı duygularımın bende dalgalanışı gibi. Belli belirsiz bir havadayım. Çok değil, birkaç gün sonra kardeşimi yollayacağım gurbete, bir göçmen kuş olarak. Bundan mıdır hüznüm sadece, yaşadıklarımı anımsatan sokaklara, parklara, evlere, havadaki kokuya özlemimden midir bilmem. Ama son olarak hepimizin ağabeyi, bize zor zamanlarımızda kapısını açmış, derdimizi dinlemiş, Faruk Abi’nin romanı aldı götürdü beni eski günlerime. Faruk Abi, bizim gibi yağmurdan kaçan evsiz kedileri evinde toplayıp, bir Türkiye atmosferi yaratıp, fırtınamız dinene kadar dinlendiren bir sığınaktı. Türkiye’den Londra’ya yerleşmiş gerçek bir gazeteciydi. Bugünün kaypak gazeteciliğinden anlamayan, ilkelerinden asla ödün vermemiş, yıllarca yaşadığı kentte değerlerini yitirmemiş, Anadolu gibi bir insan “Aşk olsun, Adı aşk olana” adlı romanını okumak şu günlerde kısmet oldu. Bir anım canlandı roman sona erince.


Rüya ve gerçek,  Londra  ve İstanbul


9 ISLINGTON PARK MEWS


İşten eve gelip yorgunluktan kendimi yatağa attığım bir akşamüzeri, televizyonun saatini 2 saat sonra kapanacak şekilde kuruyorum. Gözkapaklarımda dünyanın ağırlığı uykuya dalıyorum.


MİMOZA SOKAK ÇINAR APARTMANI


Büyükbabam topuklarından sürünen pijamasıyla ortalıkta dolaşıyor. Odamdaki dolaplardan birini boşaltıp koridora koymuşlar.Ben gittim diye mi?


İstanbul’daki evimin dolaplarından birinin içindeki eşyalarıma fiyatlar yazılmış. “anne botlarımı bulamıyorum, attın değil mi?” diye sızlanıyorum. Annem “yoo, vallahi dokunmadım kızım” diyor. Beni bekler biliyorum. Babam her zaman ki babam, beni yine sakinleştirmeye çalışıyor. Gözüm birçok eşyama takılıyor, yazlık, kışlık, mevsimlik. Londra’da geçirdiğim mevsimler aklıma geliyor. 


İstanbul’daki evimiz aydınlık. Kocaman balkona çıkıyorum. Londra’da balkon yok. En sevdiğim şeyi düşünüyorum. Akşam güneşinin batarken, muazzam kızıllığında yediğimiz akşam yemeklerini. “baba ben evlenince bu evde yaşamak istiyorum, Bostancı, Şenesenevler’de” derdim küçükken. Babam bana sürpriz yapmış evimizi geri almış. Geleneksel Türk aile yapısı gereği, bir evimin olması için her genç kız gibi,  evlen-mem gerekmiyor. Dekor değişirse kötü anılar da üşüşüp rahatsız etmeyebilir diye düşünüyorum. Ara sıra içim sıkılsa da, o da uzun koridor yüzünden olur eminim. Ben çocukluğumun geçtiği evde yaşlanmak istiyorum.


UPPER STREET SANDWICH BAR


Her şeyin üstünde fiyat yazan plastikler var. Birisi bir cappucino, bir sade kahve ödemek istiyor. “Hesap yapma fark etmez, fiyat aynı,1.20’den 2.40 alacaksın. Kesin kahve dediği lattedir, hesabı kasada öderken söylemiyor uyanık müşteri,” diyor patron. Ama fark ediyor işte. Ben hak yememeyi öğrenerek büyüdüm, sıkılıyorum. Bahşişleri patron bize yar etmiyor. Bugün cafede Polonyalı kıza bahşişlerin hakkımız olduğunu söylemiştim, gülerek, bu hırsızlık değil, hak ediyoruz, demiştim, ama yine de almadık. Gurbetçi arkadaşlarımızdan birini inandıramıyorum. Utanıyorum.


 İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ


Hocam bir ruh gibi görünüyor uzaktan gene. Yetişemiyorum. “aldınız mı hocam,gönderdiğim kartları?” , “aldım tabii, bak bir tanesini panoma astım” diyor, arkasındaki dünya haritasını göstererek. Beni yine eskisi gibi sıcak ve sevecen karşılıyor, ama ona yetişemiyorum, uzaktan konuşuyor. “size çok ihtiyacım oldu hocam, iki cümle kuracak sesinize” diyorum. Yolum hakkında bir şeyler anlatıyor. “Çok yollardan geçtim hocam, ama benim hala” diyorum, yabancılanmak korkusu ile. Kayboluyor. Sesini duyuyorum. “Gel beklerim” diyor. “Yolu biliyorsun!”


9 ISLINGTON PARK MEWS


Benjamin okuldan eve gelir gelmez playstation oynamaya başlıyor. Üst kattan gelen seslerle her şeyi karıştıran beynim, play station ekranında batan bir gemiyi kurtarmaya zorluyor beni. Dışarıda havai fişek sesleri var, “rüya görüyorsun Berna, bunlar senin ateş etmenin gürültüsü değil.” Su çok derin. Gemim bir o yana, bir bu yana yatıyor. Su altından gitmeye devam ediyorum. “Hadi Berna, dayan, ateş et, hızlan, çok az kaldı” derken, bahçeye açılan kapımın çok yakınında bir havai fişek patlıyor. Telefonumun melodisi aynı anda çalmaya başlıyor…fuga…kan ter içinde uyanıyorum. Arayan Christos olmalı, mesajıma cevap vermemişti. Bir de anneannem birine çok kızınca,Yunanlı gibi sinsi gavur, der. Halbuki en zor zamanımda o yunanlı gavurlardan biri yanımda oldu. Faruk abi arıyor. “Berna video kasetini izliyoruz. Ne güzel eğlenmişiz..Gel de bir gün izle. Nerelere kayboldun gene? Kendini fazla yorma be kızım, hadi bye!” “Eğlendik tabii!Tamam ağabeycim, gelirim” diyorum. Bir cumartesi akşamı, çıkmak istemiyorum. Evimi özlüyorum.


***


Rüya sona erdi, ama kahramanları yaşamaya devam ediyor. Yıllar sonra bir turist olarak gideceğim gri şehrimde, yağmurda, aynı Berna olarak ıslanmamak korkutuyor. Bir dostum geçenlerde her şeyin değişmesinden duyduğu hüznü anlatmaya çalışıyordu. Teselli edemedim, çünkü aynılıktan sıkılırken, değişimden çok korkan biriydim aslında. Tesadüf bu ya, Faruk Abi’yi romanının içinde geçen son tarihten beri görmüyorum.2003’ten beri yani. Bir daha karşılaştığımızda, o da,  saçlarındaki lülerden yağmur suları damlayan, hızlı hızlı konuşan sümüklü  kızı bulamayacak karşısında. Siz akıllı çocuklarsınız, uyumayın, adı aşk olanı bulun, derdi, cümleler tam böyle değilse bile. İçinde yalan olan her şeyden korkan, edebli bir Edip yaratmış romanında. “İkimiz de dolunaya bakıyoruz, bu dolaylı göz gözeliktir” dedirtmiş ona. Onurlu, duygulu, adam gibi bir adamdan, müzikten, şiirden,  çikolatanın tadını bilmeden çikolata yapımında saatlere çalıştırılan çocuklardan, sömürüden, medya patronlarının kaypaklığından, büyük şirketlerin politikalarından, ezilen kadınlardan, din ve vicdan sömürüsünden, gurbetten, göçmenlikten söz etmiş. Bir bilgi ile düşüncelere daldırırken, arka planda, adı aşk olan bir aşkın nasıl olması gerektiğini yerleştirmiş yürek sızısına. Birini yıllarca gelmeyeceği halde beklemeyi, ilk kadehi ona kaldırmayı, bir sevgiye sadık kalmayı işlemiş ince ince.


Zaman zaman gözüm uzaklara dalarak okudum satırları. Bazen bir metroda mavi koltuklardan birinde Victoria Line’da, bazen South Bank’taki Tate Gallary’de festival filmi seçerken, bazen Embakement’taki botun açık kısmında şarap içerek mektup yazarken, bazen Leister Square’daki tiyatronun önünde broşür dağıtıp önümden geçen gaylere bakarken, bazen Notting Hill’deki Potobello Market’te dolaşırken, bazen Covent Garden’daki sokak müzisyenlerini dinlemek için kaldırıma oturmuş kendi kendime Türkçe konuşurken buldum kendimi.


Aşk olsun yağmur kaçaklarının abisi, Faruk Abi, Adı Aşk Olana!….


“Elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu’ndan geçiyorum
akşamsa eylülse ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni.”


Atilla İlhan

BİR CEVAP BIRAK

three + eighteen =