Yanık ekmek kokusu*

Oturdukları apartmanın koridorlarına günün belirli saatlerinde yanık ekmek kokusu yayılıyordu. Komşuları, apartman boşluğundan üst katlara yayılan kokunun kaynağını araştırdı; buldular. Malatyalı yaşlı karı- kocanın kapısını çaldıklarında, onları, mutfak tezgâhının üzerine yerleşitirdikleri elektrikli sacda köy ekmeği pişirirken buldular. Elektrikli sacdan yayılan yüksek ısı, köydeki tezeğin, meşe odununun sıcaklığını yakalayamıyordu. Daha pişmeden yanmaya başlayan ekmekler, bütün apartmanı kokuya boğmuştu. Komşuları, onları polise şikâyet etmedi, ev kurumuna bildirmediler. Sadece uyardılar, ”bir daha yapmayın!” dediler.

Hiıkâyenin esas kahramanı Zarife hanım ( gerçek adı değil) ev hanımıydı. Eşi, Türkiye’de uzun yıllar öğretmenlik yapmış, 12 Eylül’den sonra birlikte çıkp gelmişlerdi. Görüşme isteğime önce olumsuz yanıt verdiler, ”Bizim neyimizi yazacaksın; yazacak başka bir şey bulamadın mı?” dediler. Sonra, Arif Bey (gerçek adı değil), Cumhuriyet adını duydu, ”Cumhuriyet, bizi kötüleyici yazı yazmaz”dedi. Sonra, bir an anılara gitti, geldi; ” Cumhuriyet, Zeki (Ön) hocanın okuduğu gazeteydi. Herkes, bayiden gazete almaya çekinirken, O, Cumhuriyet başlığı görünecek şekilde gazeteyi ceketinin cebinde taşırdı; Zeki hocayı, 12 Eylül’den önce öldürdüler!”

Balkonun bir köşesine attıkları paslanmaya terk edilmiş sacı gösterirken; ”İşte bizim hanımın emektar sacı!” dedi.

Zarife hanım, İsveçte, kendine küçük bir Malatya kurmuştu. Yazları, sütü, naylon bidonlarla yakındaki çiftlikten satın alıyor, yoğurdu, peyniri kendisi yapıyordu. Hatta, bu sütü, yoğurdu komşulara sattığı da oluyordu. Ama, tanıdıkları onu çabuk korkuttular: ”Sen, düpedüz ticaret yapıyorsun. Firma kurmamışsın, satış yaparken fatura kesmiyorsun. Bu memlekette, vergi kaçırmak, adam öldürmekle eşdeğerdir.Yaşlılık günlerinizde başınız belaya girer, mahkeme kapılarında sürünürsünüz.” dediler. Şimdi, kendi gereksinmeleri kadar yapıyor, yoğurdu, peyniri…

Yaz günlerinde kimse evde tutamaz onları. Azıklarını, ekmek çıkınlarını alır, evin yakınındaki ormana, derelere tepelere vururlar kendilerini. Geyiklerle, ceylanlarla aynı derelerden su içerler. Akşamları, torbalar dolusu mantar, ebegümeci, yemlik, ısırgan otuyla dönerler eve. Kimsenin ulaşamadığı kuytulardaki cevizlerin, fındık, kuşburnu, kızılcık çalılıklarının yerini en iyi onlar bilir. Yılın her ayında, evlerinin bodrumu, Zarife hanımın elinden çıkma turşu ve reçel kavanozlarıyla doludur…

Su deposunun yanında, belediyeden kiraladıkları bir de bahçeleri var. Derelerden, tepelerden arta kalan zamanlarını, bu bahçede, toprakla zorlu bir uğraş içinde geçirirler. İlk baharda, fasulye, patates, nane, soğan, maydanoz, domates, salatalık ekerler. Zarife hanım, salatalığın, domatesin, terenin, rokanın tohumunu Türkiyeden getirmiş. Ancak, kırmızı kırmızı domatesler yetiştirmeyi bir türlü başaramamış; ”Buraların güneşi ısıtmıyor; domatesler, daha sararmadan dalında çürüyor.” diyor.

Arif Bey, bu uğraşıların kendileri için bir ”terapi” işlevi de gördüğünü söylüyor. Farklı kültürlerden, hareketli toplumlardan gelen insanlar, İsveçte yaşadıkları dört duvar ve duraganlık karşısında çabucak bunalıma düşüyor, ruh ve bedensel sağlıklarını yitiriyorlar. Arif beyle, Zarife hanım, bu uğraşlarıyla, ruh ve beden sağlıklarını da korumaya çalışıyorlar.

Kendi dünyasında Anadolu geleneklerini de yaşatmaya çalısan Zarife hanım, ayrılırken elime bir reçel kavanozuyla küçük bir torba fasulye tutuşturuyor: ”Reçeli kahvaltıda yersiniz. Fasulyeyi,bahçede, kendi ellerimle yetiştirdim. Hanımın becerikli biri mi, götür, pişirsin, ye! ” diyor.

__________________

* alinergis@yahoo.se
* Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi’nin Pazar Yazıları sayfasında da yayımlandı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.